CENGİZ DAĞCI’NIN ROMANLARINDA SAVAŞ ORTAMINDA İNSAN İLİŞKİLERİ

Kasım 2019 - Yıl 108 - Sayı 387



        Cengiz Dağcı, eserlerinde hem ata topraklarından koparılan Kırım Türklerinin sesini duyurur hem de II. Dünya Savaşı’nda iki ayrı üniforma içinde savaşmaya zorlanan kurbanlardan biri olarak o “korkunç yılları” anlatır. II. Dünya Savaşı’nı işlediği eserlerin malzemesi gerçek yaşamdan alınmıştır. Hatıralarda Cengiz Dağcı adlı anı kitabı ile romanları karşılaştırıldığında yaşananlar ve anlatılanlar arasındaki ortak noktalar hemen fark edilmektedir. Cengiz Dağcı, Türkiye’de yayımlanan ilk romanı Korkunç Yıllar’ı Varlık Yayınları sahibi Yaşar Nabi Nayır’a gönderirken kullandığı Elhamdülillah Türküm, Müslümanım ve bu notlarımda yazdığımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim(Dağcı, 1956: 5) cümlesiyle de anlattıklarının yaşanılanlardan beslendiğini samimiyetle dile getirmiştir.

        Bu yazıda Cengiz Dağcı’nın II. Dünya Savaşı’nı işlediği romanlarından hareketle adına savaş denilen felâket içindeki insan ilişkileri üzerinde durulacaktır. Olağanüstü şartlar içinde insan ilişkilerinin farklı boyutlar taşıması, gücü ele geçirenin acizlere dilediği gibi muamele etmesi ve değişen güç dengesiyle millî varlığın tehlikeye girmesi karşısında güçsüzün mücadelesi Dağcı’nın romanlarında yer alan durumlardır ve bu insanî durumların adına savaş denilen silahlı mücadelede etrafa ölüm saçılırken daha da keskinleştiği görülmektedir.

        I. İşgal Altındaki Topraklarda İnsan İlişkileri

        A) Polonya

        Cengiz Dağcı Alman işgali altındaki Polonya’da savaş sonuna doğru yaşananları Varşova’yı merkez alarak Ölüm ve Korku Günleri ve Biz Beraber Geçtik Bu Yolu adlı romanlarında anlatır.

        Varşova sokaklarına ses ve koku hâkimdir. Yahudi cesetlerinin kül ve yanık kokuları ile Ghettodan gelen tüfek, bomba ve inleyen insan sesleri birbirine karışır. Gece saat sekizde başlayan sokağa çıkma yasağı sadece “fahişeler” için geçerli değildir; Almanlar onlara “fahişe vesikası” vererek on bire kadar dışarıda kalabilme imkânı tanımışlardır. Namuslu kadınlar da bu imkândan yararlanabilmek için birer “fahişe vesikası” peşindedirler. Örnek olarak Ölüm ve Korku Günleri’nde üç çocuk annesi profesör eşi Natalya çalıştığı pastaneden ancak dokuzda çıkabildiği için böyle bir vesika almak için uğraşmış, sonunda “fahişe vesikası” temin edebilmiştir. Normal zamanlarda kadını -hele bir de anne ve eş vasfı taşıyorsa- aşağılayan “fahişe vesikası”nın savaş günlerinde anlam değiştirdiği, çalışan namuslu kadın için ar vesilesi değil kurtarıcı olduğu görülmektedir.

        Varşova sokaklarında ölüm hem gündüz hem gece kol gezer. Ölüm ve Korku Günleri’nin en çarpıcı, hafızalardan silinmesi neredeyse imkânsız olan sahnesi, başkahramanın gece saat sekizden sonra karşısına çıkan bir Yahudi ile yaptığı konuşmadır. Teresa, sokağa çıkma yasağının başladığı saatlerde telaşla evine dönmeye çalışırken lağım kanalının açıldığını ve burada gizlenen perişan kılıklı, cılız Yahudilerin kaçmaya çalıştıklarını görür. İçlerinden biri kaçmayı başaramaz. Almanlara yakalanması an meselesidir. Çaresiz adamın son kurtuluş ümidi yanından geçen Teresa’dır. Adam, Teresa’ya yalvarır. Polonya halkının Yahudilere bakışı olumsuzdur; Yahudileri başlarına gelen felâketin sorumlusu olarak görmekte ve onlara karşı nefret duymaktadırlar. Teresa’nın bu Yahudi ile karşılaşmadan önce hayatta olanlar için “Pis Yahudiler… Sıçanlar…” (Dağcı, 1991: 15) diye düşünmesi, öldürülenler için “Yahudi paçavraları” (Dağcı, 1991: 11) ifadesini kullanması halkın genelindeki nefreti onun da paylaştığını göstermektedir. Kendisine yalvaran gözlerle bakan Aron Goldstein adlı Yahudi ile aralarında geçen konuşma ölüm kadar soğuk ama en duygusuz insanı sarsacak derecede etkilidir:

        “ - Yaralıyım.

        - Bana ne?

        - Kaçamıyorum.

        - Ben seni kaçıramam. 

        - Yaralıyım dedim.

        - Ne istiyorsun?

        - Kimsem yok.

        - Daha iyi. Geride öksüz kalmaz.

        - Haklısın. Geride öksüz kalmaz.

        - Geliyorlar. Öleceksin.

        - Evet. Kaç artık.

        - Allah rahmet etsin sana.” (Dağcı, 1991: 17)

        Bu kısa ve duygudan arındırılmış ifadeler iki çaresiz insanın ağzından çıkmıştır. Teresa Yahudileri savaşın sorumlusu olarak gördüğü için değil, yaklaşmakta olan Alman askerlerinin korkusuyla yardım edememiştir Aron’a. Ölümün kendisi için kaçınılmazlığını anlayan Aron da hiç olmazsa Teresa’nın ölmemesi için kaçmasını istemiştir. Burada artık savaş ortamında etnik, millî ya da sosyal kimliğin, karşısındakini düşman olarak görmenin ötesinde bir durum, son derece insanî bir sahne vardır. Söz konusu olan bu insanî taraf, iki insandan hiç olmazsa birinin sağ kalmasıdır. Teresa uzaklaşırken Yahudi ona adını söyler; ardından öldürülür:

        “Yüzü beyazdı. Bembeyazdı. Bir damla kan kalmamıştı yüzünde. Mavi gözlerinin içinde dünyayı ve hayatı tanımaya başlayan bir çocuğun gözlerindeki gülümseyiş vardı… Tüfekler patladı. Yahudi sol bacağını uzattı. Uzattı, uzattı. Sonra yavaş yavaş titreyen bacağını altına topladı, toparlandı, bir kedi gibi büzüldü. Bacağı titrerken ensesini sımsıkı kavramış eli birdenbire gevşeyip yüzüne kaydı.” (Dağcı, 1991: 17) 

        Ölmeden önce söylenen isim Teresa’nın aklından hiç silinmeyecektir. Genç kadının bir insanı ölümden kurtaramamanın azabını, yaşadığı sürece hissedeceği ortadadır. Aron’un ölümü Teresa’ya acı ve çaresizlik hissettirirken bir başka Polonyalı bu ölüm karşısında aynı duyguları paylaşmaz. Savaş Varşova’sında ölüm o kadar sıradanlaşmıştır ki Aron’un öldürüldüğünü duyan Karbonski adlı Polonyalı, bozuk saati için usta bir tamirci bulmayı az evvel öldürülen bir insan için üzülmekten daha önemli bulur. Ölüm ile hayat arasındaki tezat bu sahnede de çok canlı verilmiştir. Karbonski’nin bozuk saatini bir sembol olarak düşünmek gerekir: Öldürülen masum siviller, bütün vahşetiyle devam eden savaş ve bozuk bir saat. Yaşamın sembolüdür saat. Ama tıpkı II. Dünya Savaşı’nın bozduğu, alt üst ettiği hayat gibi o da bozulmuştur. Bu bozuk saatin tamir edilmesi insanlığın kurtuluşu, ölümün sıradanlığının ortadan kalkması anlamını taşımaktadır.

        Savaş Polonya’sında Polonya halkı Alman işgal kuvvetlerine “haydut ve katil” nazarıyla bakmaktadır. Yurdunu Kaybeden Adam romanının kadın kahramanı Marya, Alman askerlerine karşı duyduğu öfkeyi dile getirirken adeta Polonya’nın sesi olur:

        “Sizler, o üniformalarınızla, imdada koşmak için değil, ölüm yağdırmak içinsiniz. Sırtınızdaki o üniforma, dünya durdukça bütün insanlığın zihninden silinmeyecek, nefretle anılacak. Sizden yardım dilemedim. Yardım, insanlardan dilenilir. Biz insanız diyebilecek yüz var mı sizde? Çıkın evimden! Defolun!.. Siz… Siz… İnsan kanıyla sarhoş olanlar! Defolun!” (Dağcı, 1989: 73)

        Almanlardan nefret etmenin yanı sıra onlarla yakınlık kuran Polonyalılar da vardır. Savaş ortamı içinde temel ihtiyaç maddeleri bulunmaz olmuştur. Almanlar, Polonyalılara piyasada bulunmayan ihtiyaç maddelerini satarlar ancak Almanlardan mal alanlar çevrenin son derece sert tepkisiyle karşılaşırlar. Örnek olarak Ölüm ve Korku Günleri’nde Alman askerinden sabun alan Teresa’nın annesi, alışverişe şahit olan Polonyalılardan dayak yer. Almanların gittiği eğlence yerlerini işletenler kendi vatandaşlarının saldırısına uğrarlar. Halkın içinde “Alman ambarlarından çalınma battaniyelerin altında” uyuyanlar vardır. Alman askerleri, Polonya halkına sattıkları mallardan kazandıkları parayı ya Polonya lokantalarına ya da Polonyalı kadınlara harcar. Daha önce böylesine para kazanamamış olan Polonyalı fahişeler için savaş yılları “bereketli yıllar”dır.

        Almanlarla ticari temas hâlinde olan bir başka grup, Polonya Yer Altı Gizli Teşkilatıdır. Polonya’yı Alman işgalinden kurtarma mücadelesi veren bir teşkilatın düşmanla böyle bir ilişkiye girmesi ilk bakışta garip görünmektedir. Ancak bu ticarî bağın amacı Gizli Teşkilata silah sağlamaktır. Paplawski adlı bir teşkilat üyesi, içinde sadece birkaç sigara paketi ve gazoz şişesi olan bir dükkân işletir. Bu dükkân aslında paravandır. Paplawski borsa telalığı yapar, Almanların borsada oynamasını sağlar. Parası olmayan Alman askerlerinden para yerine aldığı silahları yer altına gönderir. Onunla alışverişe katılan Almanlar durumun farkında olmalarına rağmen ses çıkarmazlar. Ancak günün birinde Almanlar dükkânı kurşunlar ve orada bulunan beş kişiyi öldürürler. Bunun sebebi silahların Polonya Yer Altı Teşkilatına gönderilmesi değil Yahudilerin piyasaya sürdükleri sahte dolarlardır. Borsadaki kazançlarını sahte para olarak alan Almanlar bunun acısını ölüme yol açan saldırıyla çıkarmışlardır. Şahsi menfaatin savaş durumunda dahi ön planda tutulabilmesi son derece çarpıcıdır. Onlar para yerine verdikleri silahların kendilerine yöneleceğini, Almanya’nın millî menfaatine zarar vereceğini düşünmezler bile. Savaşın ölümle aynı anlamı taşıdığını akıllarına getirmeden bu ölüm ortamında yaşam sonsuzmuşçasına para kazanma hırsına kapılmışlardır.

        Ölüm ve Korku Günleri’nin dikkat çekici bir sahnesi de Teresa’nın annesinin cenazesi sırasında karşımıza çıkar. Alman askerleri tabutun içinde ölüden başka bir şey olmadığına kanaat getirince mezarlığa giriş izni verir ve hep birlikte tabutu selamlarlar. Yazar bu tavrı “ölçülü ve sert” “Alman hassasiyeti” olarak niteler. Gözlerini kırpmadan insan öldüren bu askerler bir Hıristiyan’ın cenazesi karşısında kendilerinin de insan ve onunla aynı dinin mensubu olduklarını fark etmiş olmalıdırlar. Romanda “Alman hassasiyeti”ni yansıtan bir sahne daha vardır. Polonya Yer Altı Teşkilatı için çalışan Teresa’nın görevi propaganda evrakını belirtilen yerlere teslim etmektir. Teresa, bu evrakları her zaman koltuğunun atında taşıdığı nota defterinin içinde gizler. Almanlar tarafından öldürülen nişanlısı Mihal’in cebinden Teresa’nın resminin çıkması üzerine Teresa yakalanır; sorgulanır. Üstelik o sırada teşkilatın evrakları yanındadır. Ancak Teresa mucize eseri kurtulur. Çünkü müzik defterini karıştıran Alman subay, ilk sayfalarda Beethoven’ın besteleriyle karşılaşınca mest olur. Az önceki sert, tavizsiz askerin gözleri nemlenir. Melodiyi mırıldanır. Böylelikle bir Alman besteci, Polonyalı bir genç kızın hayatını kurtarmış olur. Düşmanın elinde kendi milletinin duygu dünyasını yansıtan notaları görmek Alman subayının içindeki öfkeyi, düşmanlığı yok ettiği gibi vazifesini yerine getirmesini de engellemiştir.

        Alman birliklerinin çözülmeye başlaması üzerine Rusya’dan aldıkları cesaretle isyan işareti veren Yer Altı Teşkilatının önderliğinde Varşova halkı 1944 Ağustosunun başında ayaklanır (Hart, 1998: 616-619). Bu ayaklanma Biz Beraber Geçtik Bu Yolu romanında günü gününe anlatılmıştır. Pencerelere, balkonlara Polonya bayrakları asılır. Herkesin elinde silah vardır. Barikatlar kurulur. Ancak Almanlar büyük çaba harcar ve direnirler. Alman uçakları isyanın sona ermemesi hâlinde bombardımana başlayacaklarını belirten kâğıtlar atarlar. Havaya yanık taş, tuğla, çul ve et kokusu hâkimdir. Çocuk ağlamaları, kadın çığlıkları her yanda işitilir. Şehirde yiyecek ve su sıkıntısı vardır. Varşova ateş içindedir. Ümitle, inançla savaşan Varşovalıların direnişi başarısız olur. Bütün ümitlerini bağladıkları Rusya’dan hiçbir yardım gelmez. Rusya’dan beklenilen yardımın gelmeyişinin halkta yarattığı infial bir Polonyalının feryatlarında dile gelir: “Neden! Neden! Neden! Bu savaşta dost değil miyiz?” “Senin Slav kardeşlerin Almanların son insanımıza kadar öldürmelerini bekliyorlar.” (Dağcı, 1996: 315)

        B) Ukrayna ve Kırım

        Rus hakimiyeti altında olup 1941 itibarıyle Almanlar tarafından işgal edilen Ukrayna ve Kırım’da yaşanılanlar da Cengiz Dağcı’nın belgesel niteliği taşıyan romanlarında işlenir.

        Korkunç Yıllar’ın kahramanı Sadık 1940 yılında Odesa Orta kumandan mektebinden teğmen rütbesiyle mezun olur. 57. tümenin 94. taburu 2. bölük kumandanlığına tayin edilir. Kırım Türkü Sadık, ailesini ve tüm hemşerilerini baskı altında titreten Rusların bir subayıdır. Sırtında düşman üniforması ile onlar için savaşmak zorundadır.   

        Avrupa’da tüm dehşetiyle süren savaş 1941 yılında Kırım’ı da etkilemeye başlar. Akmescit Rus askerleriyle dolmuştur. Tatarlardan askere alınanlar ise Akmescit dışında istihdam edilmektedir. Asker kalabalığını gören halk savaşa katılmanın kaçınılmaz olduğunu fark eder. Ruslaştırma politikası izleyen Komünist rejim bu sırada baskıyı arttırmıştır. Türkçe gazete isimlerinin Rusçaya dönüştürülmesi, Kril alfabesini kullanma mecburiyetinin getirilmesi şiddeti artan baskının somut örnekleridir. Yıllar boyunca maruz kalınan sürgünlerden sonra bir de Tatarcanın Rus harfleriyle yazdırılması Sadık’ı alt üst eder. O, bir insan topluluğunu millet seviyesine yükselten değerler içinde dil birliğinin ilk sırayı aldığını idrak etmiş bilinçli bir Türktür. Ama onunla aynı topraklarda yetiştiği hâlde farklı düşünenler de vardır. Romanda Sadık’ın yakın arkadaşı Süleyman bu grubu temsil eder; Rus üniformasını gururla taşıyan Süleyman Ruslaştırma politikası neticesinde millî kimliğini unutmuştur. Alfabenin değiştirilmesi onu rahatsız etmez. Milleti birbirlerine bağlayan kuvvetin “vatan sevgisi ve lisan” olduğunu Süleyman’a karşı Sadık savur. Süleyman’ın “Gazeteler Rusça mı çıkıyor, Tatarca mı; onun için hepsi bir. Dilin önemi yok onun için. O yalnız emir bilir” (Dağcı, 1956: 39) dediği Üsküt köylüsü Kerim vasıtasıyla Sadık dilin birleştirici gücünü yansıtır. Sadık, Türkçe konuşarak karanlıkta nöbetçi asker Kerim’in yanına yaklaşır. Parolayı söylemediği hâlde Kerim onu vurmamıştır. Ordu disiplini haricinde hareket etme sebebini soran Süleyman’a verdiği cevap bir millete ait kolektif tasavvurun o millete mensup fertlerin şuur altlarına nasıl yerleştiğini çarpıcı olarak yansıtmaktadır: “Müslümanca konuştu Süleyman Ağa. Ateş edemezdim ya!” (Dağcı, 1956: 42) Ağızdan gayr-ı ihtiyarî çıkan bu sözler bir halkı millet seviyesine yükselten iki önemli değeri işaret etmektedir: Dil ve din birliği.

        Aynı millete mensup şahısların II. Dünya Savaşı içinde Ruslaştırma politikasına bakışları birbirinden farklıdır. Ancak Süleyman azınlığı, Sadık ve Kerim ise çoğunluğu temsil ederler. Bu farklılık sadece Ruslaştırma politikasında görülmez. Savaş Kırım topraklarına sıçrayınca da aynı milletin fertleri arasındaki farklı tavırlar yine ortaya çıkar.

        II. Dünya Savaşı Ukraynasında hem Bolşevik hem Alman askerleri vardır. Bunların yanı sıra Petlüracılar[1], Banderacılar[2], Mahnolar[3] “hep Ukrayna’nın istiklâli için” insan öldürmektedirler. Ormanlar Bolşevik çetecilerin elindedir. Alman askerleri ormanlara girememekte, girenler ise sağ çıkmamaktadır. Bolşevik çeteleri demiryollarını bozar, trenleri devirir, köprüleri yıkar, Alman askerî birliklerinin haberleşmesini engellemek için telefon ve telgraf irtibatını keserler. Ukrayna’daki siyasî kargaşa topluma da yansımış; halk, Almanlar ile Ruslar arasında ikiye bölünmüştür.               

        Cengiz Dağcı, Bolşevik zulmü altında inleyen, ata toprağında kolhoz için çalışan, kendi toprağında yetiştirdiği ürünü devlete veren, dinî vecibelerini gizlice yerine getirmeye çalışan, Rusça konuşmaya zorlanan Kırım Tatarlarının Alman işgali sırasındaki durumunu en geniş olarak O Topraklar Bizimdi’de anlatır. Bu romanda mekân Çukurcadır. Kırım, Alman askerlerinin karargâhıdır. Halk, Almanları coşkuyla karşılar, kendileri için kurtarıcı zanneder. Çukurca’ya gelen Simferopol (Akmescit) Alman kumandanı muavini Her Hauptman Schreiber’i büyük ümitlerle karşılarlar. Ancak Schreiber konuşmaya başlayınca amacının sadece Ruslara karşı savaşacak piyonlar bulmak olduğu görülür.

        Kırımlılar içinde Almanların gerçek niyetlerini fark edemeyenler azımsanmayacak kadar çoktur. Gençlerin bir kısmı Alman ordusuna gönüllü asker olarak yazılır. Alman tarafında yer alarak Bolşevik zulmünden kurtulmayı umarlar. Aynı milletin fertlerini savaş ikiye bölmüştür. Yurdunu Kaybeden Adam romanında Alman üniforması giyen hemşerisi için bir Kırımlının söylediği “Sırtına Alman forması geçirdikten sonra korkmaya başladım kendisinden. Adamın yüzüne tıpa tıp bir gâvur askeri gibi bakıyor.” (Dağcı, 1991: 340) sözleri bir milleti yıkmak için kullanılacak en etkili yolun, bölücülüğün savaş sırasında hedefe ulaştığını göstermektedir. Yurdunu Kaybeden Adam’ın başkahramanı Sadık ile kardeşi Bekir’in kendilerini içinde buldukları farklı konumlar savaş sırasındaki trajik bölünmeyi son derece çarpıcı bir şekilde yansıtır. Savaş kardeşi kardeşle karşı karşıya getirmiştir. Bekir dağlardadır; Bolşeviklere katılmış, Almanlara karşı savaşmaktadır. Sadık ise Alman üniforması giymiştir.

        Kırım’ın hem Rusya hem Almanya için stratejik açıdan büyük önemi vardır. Kırım’a hâkim olan öncelikle Karadeniz’e hâkim olacaktır.  Kırım Türklerinin trajik kaderi bu noktada şekillenir. Onlar ya Almanları ya da Rusları destekleyeceklerdir. Kırım Türklerinin yaşadığı trajediyi daha da arttıran durum, savaşan her iki tarafta da yer almaları ve birbirleriyle savaşmak zorunda kalmalarıdır. Bu nereden bakılırsa bakılsın aynı zamanda bir milletin kendine karşı savaşıdır. Her iki tarafta yer alanların da beklentisi aynıdır. Hür ve müstakil bir vatanda yaşamak amacıyla farklı siyasi seçimler yaparlar.

        C) Savaşın Sonu

        1941’de Rus topraklarına giren Almanlar, 1942-1943 yıllarında giriştikleri yoğun saldırılara rağmen karşılaştıkları büyük direniş ile Stalingrad’da “dünya hâkimiyetinin bir hayal olduğunu” anlamışlardır. Stalingrad yenilgisinden sonra Alman ordusu çözülmeye başlar, Alman askerleri ümitlerini kaybederler, gelecek beklentileri ortadan kalkar.  “Meşhur Alman disiplini” yok olur.

        Alman üniforması giydirilen Türklerin temsilcisi Sadık Varşova’nın Rusların eline geçmesi üzerine sevgilisi Marya ile birlikte çok zor bir yolculuk yaparak Rusların eline düşmemeye çalışır. Yollar Rus askerleri, tanklar, Almanlar çekildikten sonra evlerine dönmek isteyenler ya da Bolşeviklerden kaçanlarla doludur. Halk kimin mağlûp, kimin galip olduğundan habersizdir. Varşova’dan çıkıp Sandomierz’e ulaşan Sadık burada yeniden Alman askerleri ile karşılaşınca çaresizce Alman kumandanlığına giderek bölüğünden ayrı düşmüş yaralı bir Alman askeri olduğunu bildirir; bir kere daha Alman üniforması giyer. Viyana’ya gönderilir. Viyana’da da kuzey İtalya’daki Rus Hürriyet Ordusu kıtalarına katılması emredilir. Kızıl ordunun yaklaştığı haberi üzerine Sadık 23 Nisan 1945 sabahı Marya ile Viyana’dan ayrılır. Yolda Amerikan uçaklarının saldırısına uğramalarına rağmen yaralanmadan İnnsbruck’a ulaşırlar. Almanya’nın savaşı kaybettiği artık bellidir Bu nedenle Sadık, Alman kumandanlığı emrindeki Rus kıtalarına katılmak yerine İnnsbruck’ta beklemeyi tercih eder. Almanlar bütün işçi ve esir kamplarını dağıtmışlardır. Sokaklar işsiz insanlarla doludur. Bir kısım insan Amerika’ya teslim olma çabası içindedir. Bolşeviklerden korkanların tercihi ise İsviçredir. Herkes kendi derdine düşmüştür. Marya ile Sadık, İsviçre sınırına ulaşmak amacıyla 4 Mayıs 1945’te İnnsbruck’tan trene binerler. Ama tren Amerikan uçaklarının saldırısına uğrar. Bu saldırıda yaralanan Marya dünya “harpsiz, kansız, ateşsiz ve ıstırapsız bir hayata başlarken” savaşın son kurbanlarından biri olur.

        II- Esir Kampında İnsan İlişkileri

        Cengiz Dağcı 9 Ağustos 1941 öğle saatlerinde Bug Nehri kıyısında Almanlara esir düşmüştür. İki gün sonra yaklaşık iki yüz esirle birlikte Kirovograd kampına götürülmüş burada iki ay kalmıştır. Kasım ayının ilk haftasında Kirovograd’dan Uman’a nakledilen “aç” ve “yarı çıplak” “binlerce esir” arasında Cengiz Dağcı da vardır. “Silahlı Alman askerleri”nin eşliğinde “kar ve karla karışık yağmur içinde” nakil gerçekleşir. Romanlarında esirlerin kat ettiği yolu, bizzat yazarın kendisi geçmiştir. Bu acı tecrübe için hatıra kitabında şöyle der:  

        “Tanrı’nın yaratmış olduğu insanoğlunun ne denli alçalabileceğini, kendisi gibi başka bir insanın gözyaşından, can çekişişinden ve ölümünden, ne denli zevk alıp hoşlanabileceğini körpe yaşımdayken geçtiğim o yolda anladım.” (Dağcı, 1998: 109)

        Korkunç Yıllardaki Sadık ve Biz Beraber Geçtik Bu Yolundaki İzmail Tavlı, Bug nehri kıyısında “gözleri kanlı, kaşları çatık, sert bakışlı” bir Alman askeri tarafından esir alınırlar. Esirlerin önce ceplerini boşaltılır. Aile fotoğrafları dışında kalanlara el konulur. Fotoğrafların iadesini ateş ortasında insanî bir davranış olarak yorumlamak mümkünse de fotoğrafın karşı taraf için tütün kesesi, çakı, para gibi cepten çıkan diğer eşyalarla aynı değeri taşımadığını unutmamak gerekir.

        Sadık esirliğin ilk gecesini karanlık bir ahırda geçirir. Almanların Rus subaylarına önce çukur kazdırıp sonra bu çukurun başında onları öldürmelerine şahit olur. Sadık, Türk olduğunu söylediği için öldürülmekten kurtulmuştur. İlk günler ona odun kırdırır, temizlik yaptırırlar. Sırf Türk olduğu için teneke kutunun içinde çorba verirler. Ancak Sadık Türklüğünü “ucuza sattığını” düşünerek çorbayı içmeyince şiddetli bir şekilde dayak yer. Ahıra kapatılır. Ahır o kadar doludur ki içerdeki bütün esirler ayaktadırlar.

        Bu esir kampında günlerdir aç olan beş yüz esire Almanlar kamyonla getirdikleri ekmekleri fırlatarak onların birbirlerine saldırmasını büyük bir zevkle seyrederler:

        “Alman elinde tuttuğu ekmeği esir kalabalığının içine fırlattı. Birden, bin el ekmeğe uzandı; beş yüz göğüsten aynı garip inilti çıktı. Çektikleri meşakkatten erimiş beş yüz esir yüzü vahşileşip korkunçlaştı. Ağızları köpük içinde, çıldırmış gibi, boğaz boğaza geldiler, birbirlerini tırmıklayıp, dişleyip kan içinde bıraktılar. Karşıdaki Almanlar, ekmekleri esir kalabalığının içine fırlattıktan sonra kahkahalar atarak geri çekildiler.” (Dağcı, 1996: 97)

        Bir tarafta aç, perişan, uykusuz, yarı çıplak, vücutları pislik içinde, korkan, hakarete uğrayan, dayak yiyen esirlerin çaresizliği; diğer tarafta onların çaresizliğini gördükçe bundan büyük haz duyan, ezilen karşısında gücün doruğuna ulaşan, şartları daha da zorlaştırmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan zalim askerler… Cengiz Dağcı savaş içinde ezilen-ezen, mağlûp-galip tezadını vermede çok başarılıdır. Savaşın bu iki ayrı görünüşünü, esir ve müstebitlerin, (özellikle esirlerin) psikolojik durumlarını da göz önünde bulundurarak verir.

        Aynı milletin mensubu olup da Alman ya da Rusların yanında yer alanlar da vardır. Alman saflarında yer alanlar ile Rus saflarında olanlar da esir kamplarında karşılaşınca birbirlerine düşman gözüyle bakarlar. Cengiz Dağcı bu düşmanlığı Yurdunu Kaybeden Adam ve O Topraklar Bizimdi adlı romanlarında çarpıcı sahnelerle gözler önüne serer. O Topraklar Bizimdi’de Almanlarla savaşırken kolunu kaybeden Selim esir kampındadır. Memleketlisi ve artık Alman ordusu mensubu Şevket esirler arasında onu görünce kurtarmak için teşebbüste bulunmak bir yana, mutlu olur. Şevket’in savunma mekanizması hemen harekete geçer. Karşısındakinin arkadaşı, komşusu, memleketlisi, ırkdaşı, dindaşı olduğunu hatırına getirmez. Rus üniforması içindeki Selim, Alman üniforması giymiş Şevket’in gözünde düşmandır:

        “Kucaklayıp gözlerinden mi öpmeliydim? Haa? Öyle mi? Öldürmediğime şükretsin! Yapabilirdim! Hem yapılması gereken iş beynine kurşun sıkmaktı. (…) Acıdım. Kolsuz olduğu için acıdım. Yoksa… O beni esir alsaydı acıyacak mıydı bana? Sırtımdaki bu Alman üniforması ile onun eline geçseydim acıyacak mıydı bana? Kurtaracak mıydı beni? Sırtına Alman üniforması giydin diye kurşununu gömmeyecek miydi beynime? Şükretsin… Onun sırtında hâlâ Rus üniforması!... (…) O sırtına Rus üniforması geçirmiş, savaşıyor; hem kendini haklı sanıyor. O, ne kadar haklıysa ben de sırtıma Alman üniforması giyip onlara karşı savaşmakta en az onun kadar haklıyım. Onu mu kurtarayım?” (Dağcı, 1991: 324-325)

        Şevket’in kendi milletinden, üstelik çocukluktan itibaren tanıdığı, birlikte büyüdüğü birini kendine ait olmayan bir davada düşman olarak görmesi ve esir muamelesi yapması galibin yenilen üzerinde hâkimiyet kurması ile ilgili psikolojik bir durumdur. 

        Âdeta “şiddet ve zulüm” terbiyesi görmüş olan Alman askerleri, esirleri Kirovograd’a naklederler. Bu nakil, bir başka psikolojik işkencedir. Esirler şehrin kenarında kamyonlardan indirilip esir kampına kadar yürütülürler. Amaç onları halka teşhir etmektir. Cengiz Dağcı Kirovograd kampına götürülen esirlerin yaşadıklarını ve bu kamptaki insanlık dışı şartları Biz Beraber Geçtik Bu Yolu adlı romanında da anlatır. 

        Esirler, Kirovograd esir kampında da aç bırakılırlar. Sadık ve İzmail Tavlı, güçlünün karşısında acizin çaresizliğini bu kampta yoğun olarak yaşarlar. Sadık’ın postalları sağlam ve yenidir. Bu postalları gözlerine kestiren Romanyalılara karşı koyabilmiştir. Ancak silahlı Alman subayına direnmesi mümkün olmaz. Sadık o gün hayatta kalmak için mücadele etmeye mecbur olduğunu anlar. İzmail de şahit olduğu ve maruz kaldığı insanlık dışı davranışlar karşısında Alman askerlerinin “Tanrı tarafından yaratılmış insan olduklarından” kuşku duyduğunu ifade eder (Dağcı, 1996: 163). Her iki kahraman cesetler için çukur kazan esirler arasındadırlar. Cepheye dönüp savaşmak, silaha silahla mukabele etmek esir kampındaki silahlı güçlerle ve ölmemek için etrafındaki herkesi kolaylıkla ölüme gönderebilecek, insanî duyguların hepsinden sıyrılmış diğer esirlerle mücadele etmekten herhâlde çok daha kolay ve adildir. Sadık ve İzmail’in içinde bulunduğu koşullar, savaşta esir düşmenin dayanılmaz acısını gözler önüne serer.

        Sadık’ın iki gün sonra sevk edildiği toplama kampında şartlar çok daha ağırdır. Etrafı dikenli tellerle çevrili kırmızı kerpiç yapıların ortasındaki meydanda adeta mahşer kalabalığı vardır. Esirler gömlek ya da pantolonlardaki bitleri ezmekle ya da avuçlayıp yere atmakla meşguldürler. Bazı esirler yerde hareketsiz yatmaktadır, onların ölü oldukları ancak kokmaya başlayınca anlaşılır. Kaskatı cesetleri odun misali bir duvarın yanına yığarlar.

        Kampta açlıktan, susuzluktan, hastalıktan her gün “yüzden fazla” esir ölmektedir. Bir hafta boyunca hiçbir şey yemeyen Sadık açlığın hissettirdiklerini şu cümlelerle anlatır:

        “Açlık bütün vücuduma, iliklerime siniyor, beynime kadar yükseliyor. Gözlerimin önüne ekmek, bir dilim köy ekmeği geliyor ve saatlerce gitmiyor. Bazen avuçlarımın içinde ekmek görür gibi oluyor, ellerimi ağzıma götürüp ısırmak istiyorum.” (Dağcı, 1956: 113)

        Alman askerleri açlıktan ölmek üzere olan esirlerle alay etmekten geri durmazlar. Yemek verileceği duyurulur ama iki gün boyunca müzik -caz, fokstrot, tango- dinletilir. Üçüncü gün ise her esire elli gram “taşlı, samanlı, kerpiç gibi” ekmek ve çorba namına yarım litre “yeşil bir su” verilir. Esirler kendi aralarında takas usulü ile alışveriş yaparlar. Yarım sigara, tarak, tıraş bıçağı, kuşak, yüzük takas için kullanılan eşyalardandır. En çok aranılan, boş konserve kutusudur. Herkes kendi acısıyla meşguldür. Birbirleriyle konuşmazlar bile. Akşam olunca uyuyacak yer bulmak başlı başına bir meseledir. Odalar, kapı ağzına kadar doludur. Kapalı mekâna girebilmek için esirler birbirleriyle boğuşur. Tuvalet çukurlarının çevresinde dahi yatacak yer bulmak zordur.

        Almanlar sağlamlar arasından seçtikleri esirleri Kirovograd’dan Uman’a naklederler. Esirler bu haberi duyduklarında köylerde çalıştırılacaklarını zannedip kafileye katılmanın mücadelesini verirler. Oysa bu nakil, Uman yolunda mümkün olduğu kadar esirin telef olması içindir. Esir kafilesi durmadan dinlenmeden hızlı bir tempoyla yürümek mecburiyetindedir. Kafilenin gerisinde kalan, yere çöküp elindeki ekmeği yemeğe çalışan esirler hemen öldürülürler. Bazen de Almanlar kahkaha atarak yaylım ateşi açarlar. Katliamın bir başka yolu, bostanlara dalan birkaç esire ses çıkarmayıp bundan cesaretlenerek onları takip edenler olunca hepsini kurşunlamaktır. Esirler geceleyin kamyon farlarının ışığı ile gök gürültüleri ve yıldırımlarla karışık müthiş bir yağmur altında, çamur içinde uyurlar. Esirlerin perişanlığını gören Ukraynalı kadınlar en azından ekmek vermek istediklerinde Almanlar tarafından öldürülürler. Bu korkunç esir sevkiyatının asıl amacı mümkün olduğu kadar çok esirin telef olmasıdır. Sonunda geriye kalan az sayıdaki esir Uman kampına ulaşır. “Aksi suratlı Alman askerleri” tüfeklerinin dipçikleriyle vurarak ayakta kalanları “sağlamlar”, yere düşenleri ise “zayıflar” grubuna ayırır. Henüz 23 yaşında olan Sadık, zayıfların arasındadır. Penceresiz, küf kokulu bir barakada bulur kendisini. Bu esir kampında da soğuk, açlık, pislik, bit, hastalık, aşağılanma ve işkence vardır. Yahudiler burada da yaşanan felâketin sorumlusu olarak görülür ve linç edilirler. Almanlarla anlaşan bazı Yahudi esirler hayatta kalabilmek için ya kendi dindaşlarını ya da sünnetli gördükleri tüm esirleri ihbar ederler. Sünnetli olduğu fark edilen esir, Yahudi sanılarak öldürülür. Ölülerin kıyafetleri diriler tarafından paylaşılır. Hatta can çekişen bir esir varsa gözünün içine baka baka can vermesini bekleyenler veya başucunda kıyafeti için boğuşanlar vardır. Şartların ağırlığı ve hayatta kalabilme mücadelesi esirlerdeki insanî duyguları ortadan kaldırmıştır.

        Cengiz Dağcı, silahsız esirlerin öldürülme sahnelerine sıklıkla yer verir. Bu sahnelerde zaman zaman roller değişir. Esir alan taraf bazen Almanlar, bazen Ruslar; esir konumunda olanlar da oların hasımlarıdır. Korkunç Yıllar’da Rus askerleri, esir aldıkları Polonyalıları vahşice bir haz ile öldürmeye götürürler. Oysa bu esirler yargılanmamış ve ölümle cezalandırılacak bir suç işledikleri “henüz” tespit edilmemiştir. Ama düşmanı ele geçirmenin vehmettiği kuvvet, esirlerin suçlarının olup olmadığı gerçeğini önemsiz kılmıştır. “Muzaffer” Rus askerlerinin dudaklarından dökülen “Az mı geberttik bunlardan?.. Kabahat mi soruyorsunuz…” (Dağcı, 1956: 53) cümleleri orantısız kuvvetin adaleti ortadan kaldırmasını çarpıcı şekilde yansıtır. Yurdunu Kaybeden Adam’da Almanların işlediği bir cinayet Türkistan lejyonu subaylarından Akın’ın şahitliğinde anlatılır:

        “Biz ölüleri çukura atıyorduk… Ötede Almanlar, işlerini bitirmiş sigara içiyorlardı. Binanın gerisine, sürükleye sürükleye bir insan getirildi. Zayıf, ufak tefek biri. O da öldürüleceklerdenmiş. O da öldürülmeliymiş. Adam, şimdi gözlerimim önüne geliyor. Anasını kaybetmiş bir çocuk gibi, ince sesiyle garip garip ağlıyordu. Ne acınacak bir mahlûktu! Ona hangi el kalkar, insan eli onu nasıl öldürürdü! Ama öldürdüler… Hans, onu gözlerimin önünde öldürdü… Zavallı adam yalnız son dakikalarında ağlamadı. Kirli avuçlarıyla gözlerinin yaşını, yanaklarının ıslaklığını sildi, yavaş yavaş yürüdü, çukurun kenarında diz çöktü. Ama Hans, ayağa kalk! diye emretti. (…) Sırtından esvabını aldı. Esir, çırılçıplak olmuş, çukurun kenarında tekrar çökerken Hans, sol eliyle saçlarından tutup sağ elindeki tabancasının namlusunu ağzına soktu ve ateş etti. (…) Adamı öldürürken sessiz ve suratsızdı. Dirseklerine kadar sıvalı beyaz, tüysüz kollarına esirin ağzından kızıl kanlar fışkırdığı zaman güldü bile. Ayaklarının yanında yatan esvaba ellerini sildi, sonra cebinden sigara kutusunu çıkarıp bir sigara yaktı, gene gülerek, esvapları koltuğunun altına sıkıştırıp kampın yolunu tuttu.” (Dağcı, 1989: 67-68)     

        Akın’ın beyni, sinirleri, kalbi ve vicdanıyla aktardığı bu cinayet Cengiz Dağcı’nın romanlarındaki tüyler ürpertici ve okura “sözün bittiği nokta” dedirten, vicdanın, insafın, yüreğin, aklın kabulüne sığması mümkün olmayan sahnelerden biridir. Kendisi de insan cinsinden olan bu “katilin” nasıl bir ruh hâli içinde bulunduğunu, savaşın onun temsil ettiği ruhlar tarafından nasıl algılandığını açıklamak şüphesiz psikoloji sahasının işidir.