HOMO DIGITALICUS VE DİL KULLANIMI

Kasım 2019 - Yıl 108 - Sayı 387



        İnsanlar dili, bütün koşullardan soyutlanmış olarak değil, kendi çağlarının anlayışıyla, kendi toplumsal ve kişisel dünyalarından edindikleri donanımla kullanır. Kişinin yaşadığı zaman diliminde kökten bir farklılaşma ortaya çıkmışsa, dil kullanımı da farklılaşır. Farklılaştırıcı etki sadece dil kullanımını değil, tek tek bireyleri de genel anlamda insan tipolojisini de biçimlendirir. Herhangi bir insan tipolojisi kendi çağındaki karakteristik özelliğiyle, kendi çağında sergilediği etkinlikle adlandırılır. Bu meyanda örneğin homo economicus, ekonomik faaliyetle karakterize edilen insan tipini ifade eder. Yaşadığımız bu çağın insan tipolojisini ise “homo digitalicus” diye adlandırmak fevkalade isabetli gibi görünmektedir. (Bu kavram, 17-18 Ekim 2019 tarihlerinde, Osmangazi Üniversitesinde düzenlenen sempozyumda, Prof. Dr. Ali Osman Gündoğan tarafından tefekkür dünyasına sunulmuştur.) Ancak bu bağlamda dile getirilen bazı yazılarda, karşımıza “homo dijitalis” kavramı da çıkmaktadır. Düşünelim, homo digitalis mi homo digitalicus mu?

        Çağımızın insanını anlatmak için “homo digitalis” kavramı kullanılsa da bu adlandırma “homo digitalicus” teriminin içeriğini ifade edememektedir. Homo digitalis terimi “dijital insan” anlamı taşır. Bu kavram mükemmel biçimde geliştirilmiş ve âdeta insandan ayrılamayacak derecede ona benzeyen robotları, bir de birebir diyalog kurduğumuz yapay zekâları anlatabilir. Örneğin yapay zekâ, telefonun öbür ucunda konuşan bir insan gibidir ve âdeta “dijital insan”dır. Homo digitalicus kavramı ise dijitalleşen insanı, yani dijital çağın insanını ifade etmektedir.

        Homo digitalicus’un algısı ve duygusu, onun zihninin işleyişi, zihin algoritması dijital dünya tarafından belirlenmiştir. Bu insan kendi doğal yetilerine sahiptir; ama o, doğa dünyasından ziyade dijital dünyada etkindir; dijital dünyaya eklemlenmiştir. Dijitalleşen insan, dijital dünyanın bağımlısıdır ve kendine özgülüğünü bu dünyada kaybetmiştir. Sorunumuz da zaten dijital çağın teknolojini kullanan insan değil, algı ve duygusunu, bilme ve düşünme etkinliğini sadece bu dünyaya dayandıran homo digitalicustur. Çünkü insanlık dünyasında bu tipolojinin ağırlığı gittikçe artmaktadır. Homo digitalicus, mevcut kuşakları izleyen o bilinen anlamdaki “yeni kuşak” değil, bambaşka bir duyuş, düşünüş ve varoluşa sahip olanlar topluluğudur; yepyeni bir kuşaktır. Onun dili ve anlayışı önceki kuşaklara mesafelidir. Bu kuşak, Ahmet Haşim’in deyimiyle “melali anlamayan nesil”dir.

        Melali anlamak nedir?

        Melali anlamak, içinde yaşadığı toplumun ve kültürün değer dünyasını, hüzün ve mutluluğunu, duygulanım durumlarını kavramak, iç dünyasında hissetmektir. Bu, zihinde gerçekleşir. Şayet değer ve duygu dünyasında, özneler arası paylaşımda bir sakatlanma olmuşsa, yeni kuşaklarla toplumsal dünya arasında bir boşluk oluşmuş demektir. Aslında asıl çatlama, yeni kuşağın zihninde yaşanır. Bu, ilkönce dil dünyasında ve dil kullanımında gerçekleşir. Homo digitalicus da, eklemlendiği dijital dünyada dili kullanmaktadır. O, melali anlamasa da, başka kavram veya ideleri anlar. Melali anlatan dili kullanmasa da, iletişimini sağladığı bir dil kullanır. Öyleyse, onun zihnine ve dil kullanımındaki farklılığa göz atmak gerekir.

        Zihin üzerine

        Ray Kurzweil “Bir Zihin Yaratmak” adlı eserinde, zihnin işlevlerinin nörotik temellerini soruşturur ve beynin bütün etkinliklerinin “şekil tanıma temeli”ne dayandığını öne sürer. Biz ise, zihnin yapısını değil kullanımını; karşıda olan, iletişim kuran, eyleyen, toplum oluşturan, bir şeyler üreten “şu özne”yi konu ediniyoruz. Bu özne, kendi zihninin işlevleriyle bunları yapmaktadır. Bu işlevlerin fiziksel yahut teknik manada temelleri değil, özne tarafından nasıl kazanıldığı sorusu bizi ilgilendirmektedir.

        Zihni karakterize eden; algılama, düşünme, ifade etme/dil kullanımı yetisidir. Bu yeti, zihnin içinde bulunduğu koşullardan etkilenir. Bugün zihnin dünyası dijital ortamdır. Dijital dünya algılamayı etkilediği gibi diğer yetileri de etkiler. Gerçekten de dijital dünyanın hızı, uyarımların değişkenliği, bilginin kolayca erişilebilirliği zihnin işleyişini farklılaştırmıştır. Bu dünyaya ram olan bir zihin, tutkularını ve heyecanını harekete geçiren uyarımları, eğlenceli olanı cazip bulur. O, gittikçe anlık kavrayışlarla sınırlı hâle gelir. Bu kişi, uzun metinleri titizlikle okumak yerine, tam okumadan ve sadece göz gezdirerek her şeyi algıladığını düşünür. Bu da, devamındaki zihinsel faaliyetleri etkiler ve onları yeniden şekillendirir. Örneğin, ciddi olanı ve ciddiyet gerektiren şeyi sıkıcı bulma, ona ilgi göstermeme, giderek de sorumluluk öngören temalara sırtını dönme, onların ciddiyetinden/ağırlığından ürkme! Bu zihinde, devamında ifade etme sorunu ortaya çıkar. Kendini veya düşüncelerini ifade ederken kelime seçememe, kendini doğru kelimelerle ve ayrıntılı biçimde ifade edememe… Çünkü zihin, kelimeleri çok sayıda seçenek arasından en uygununu bulduğunu düşünerek seçer. Şayet zihinde, ifade edilecek durumla ilgili bir kelime yoksa belli bir kavrayış gerçekleşse de o zihin ifade sıkıntısı yaşar. Algılamadaki sakatlanmayla yaşanan bu yoksullaşma tablosunda, zihin faaliyeti bir bütün olarak değişmeye yüz tutmuştur. Böyle bir zihin, ince ayrımlı ve soyut düşünme bakımından eksiklik yaşar.

        Dil ile düşünce, bilfiil düşünme etkinliği gerçekleştiğinde ve ifadede yoğun biçimde bağlantılı olur. Eğer ifade vasıtaları trajik biçimde değişmişse ifade etme ve ifade edileni algılama, duygulanım, düşünme biçimi de değişikliğe uğrar. Orada hayal gücü bile yok olmaya doğru gider. Hayalgücü duygu dünyasından beslenir. Ortadan kalkan hayal gücü kısırlaşan ve kurak iklimlere dönen duygu dünyası demektir. Böylece yaşanan şey, duygusal çöküş ve duygu bakımından fakirleşmedir. Dijital dünya tek başına duygu geliştiremez. Görsel iletişim, duyguları tetikleyemez. Duyguların görseli olmaz. Duygulu görsel sadece bir resimdir, bir yaşama durumu değildir. Yaygın olarak gözlemlenen tablo, bizzat yaşamak değil, yaşıyor/yaşamış izlenimi veren bir görsele dönüştürme; sadece fotoğraflama… İletişim hayatın bir karesi olmayan, sadece sergileme amacı ile çekilen görsellerden ibaret olduğunda, adeta insani ruh aradan çıkmış demektir.

        Görselleşen dil

        Dijital dünyada iletişim ve bilgilenme dili yanında kendini anlatma biçimi de gittikçe görselleşmektedir. Yüz yüze iletişimden ziyade elektronik yolla iletişim, mesaj yazımı ve sembol kullanımı öne çıkmaktadır. Bu, âdeta sonsuz bir hazine olan kelime dilinin özneler arası ortamda bilfiil kullanım düzeyini düşürmekte, dilin kullanım zenginliğini ortadan kaldırmakta, dil kullanımında yoksullaşmaya neden olmaktadır. Kelime dilindeki bu yoksullaşma, düşünüş biçimini ve düşünme derinliğini de olumsuz etkilemektedir. Dijital dünyaya batmış zihinler, kendilerini anlatmaktan düşüncelerini dışarı vurmaya kadar, dil kullanımında zafiyet yaşamaktadır. Bu durum, dile gelen dili anlama durumunu da etkilemekte, anlama ve dikkat düzeyi gittikçe düşmektedir. Bu tablo topyekûn zihinsel bir değişime işaret etmektedir. Bu nedenle, hem evrensel veya entelektüel bir bakışla hem de toplumsal sorumluluk perspektifinden, bunun üzerinde düşünmek lazımdır.

        Dil kullanımının sakatlanması, iletişimin ve iletişimle taşınan soyut idelerin de hasar görmesi demektir. Anlam ve değer cetveli, duygusal dünya ve özneler arası paylaşımlar da böylece sakatlanır. Bu da, bireylerin “birleşip buluşma”sını, özneler arası dünyanın oluşumunu ve devamlılığını tehdit eder. Diğer yandan, dijitalleşme bu çağın bireylerinin hayatından çıkarılıp atılamaz bir şey olduğuna göre, ortada âdeta bir “felaket hediyesi” var gibi görünmektedir.

        İfadenin görselleşmesi derken hem resimsi dil kullanımını hem de video ve fotoğraf gibi görsel vasıtaların kullanımını kastediyoruz. Bunların yaygınlaşması bir “ifade” trajedisine yol açar mı? Neden? Burada, çeşitli dillerden veya dil işlevi yüklenen farklı sistemlerden değil, kelime dilinden, yani konuşma dilinden söz ediyoruz. O durumda da, şu soru gündeme geliyor: Kelime dilini yaygın ve rahat kullanmanın koşulları nedir? Zihin hangi dili daha kolay inşa eder?

        İfade ve düşünme

        Dilbilimci Saussure’ün yaptığı dil ve söz ayırımı, dilin genelliği ile öznelliği arasındaki farkı ve bağlantıyı gayet açık biçimde ortaya koyar. Dil genel bir yapıdır, her öznede aynı biçimde mevcuttur; söz ise, tek bir öznenin bu yapıyı açığa çıkarmasını, yani mevcut olan dili öznel olarak kullanmasını ifade eder. Bu demektir ki, söz, yani tek bir öznede dile gelen dil öznel bir kullanımı ifade etmektedir. Özne, zihin dünyasındaki genel dil yapısını bireyselleştirmektedir. İşte bu noktada, bu bireyin dili nasıl bireyselleştirebildiği sorusu karşımıza çıkar. Tüm yapısı ve unsurlarıyla orada duran dilden, hangi sözcükleri hangi anlam derinliği ile seçer ve kendimde dile getiririm?

        Konuştuğumuz dil, yapı bakımından aynı dildir; ama o dili kullanım biçimimiz kendimize özgüdür. Aynı dili her kişi farklı ve kendine özgü biçimde kullanır. Herkes aynı yetkinlikte kullanamasa da her kişinin en azından kendi zihin yapısına ve gelişmişliğine uygun biçimde ve yetkinlikte, dili kullanabilmesi beklenir. Belli bir eğitim düzeyinde, öğrenci düzgün cümleler kurarak kendini, duygu ve düşüncelerini ifade edemiyorsa ortada bir dil kullanımı sorunu var demektir. Bu, bir sakatlanmadır.

        Dil kullanımındaki sakatlanmanın vahim sonuçları ortadadır ve hiç kimse bunun olmasını istemez. Ancak kişiler, entelektüeller ve karar alıcılar dil kullanımı ve sorunları üzerine derin bir bilinç geliştirmezlerse, dijitalleşme sürecine kendilerini teslim ederlerse dil ve ifade sorunu trajediye dönüşür. Konuşma âdeta ölüyorsa, anlam alışverişi sığlaşıyorsa kimse diğerinin dünyasında yer alamıyor demektir. Oysa diğer bireylerin kavram dünyasına, kelimelerle vakıf oluruz ve kendi dünyamızı böylece genişletiriz. Dil kullanımı sığlaşınca, doğrudan iletişim olmayınca vâkıf olma da zihin dünyamızın gelişmesi de gerçekleşmez. O noktada özgün ve yaratıcı düşünme bile anlamını kaybeder. Böylece düşünme sorunu da ortaya çıkar.

        Görsel anlatımlar zihinde soyut ve kapsamlı bağlantı kurmayı gerekli kılmaz. Kişi bu anlatımlara kolayca vakıf olur. Zira resimsi ifade zihinde hemen kopyalanır ve ondan edinilen ilk izlenim, bu ifadenin anlamı olmuş olur. Bir resimden herhangi bir anlam edinmek için, hiç de yoğun bir zihin faaliyetine ihtiyaç yoktur. Doğrudan kopyalanan görsel veya başka nitelikteki uyarımlar zihinde bir dalgalanmaya yol açmaz. O veri, adeta kütüphane rafına yerleştirilen kitap gibi, alınır ve zihindeki bağlantılı yerine yerleştirilir; böylece sıradan bir zihin unsuru olarak yerini alır. Başka bir deyişle, görsel ifade vasıtaları ya olayı ya da paylaşılan/genel duygu durumlarını iletir. Onlarda rasyonel bir kurgu, soyut bir kavram anlatılamaz. Görselleşmiş ifade bu nedenle zihnin incelikli düşünme biçimini ortadan kaldırır ve onu sığlaştırır. Sığlaşan zihin ise yaratıcı ve üretici olamadığı için, kendini başka zihinlerin üretimleriyle tamamlar. Bu da zihinlere hükmedilmesi veya zihinlerin ele geçirilmesi demektir. Zihinlere hükmetmek, zihnin kendiliğindenliğini, yani sadece kendi içinde ve kendisine özgü biçimde bir sentez, analiz ve kurgulama etkinliğini örtülü biçimde onun elinden almaktır. Böylece o zihnin özgürce düşünmesi, yaratıcı ve üretici etkinliği, insanın insani doğası ele geçirilmiş olur.

        Dil kullanımı

        İfadenin değişimi ve düşünme ile ilişkisi çerçevesindeki sorun, aslında aklın/kavrama yetisini hangi verinin yahut uyaranın harekete geçirdiği hususudur. Aklı gözünde olan, resimle yetinir; resim ona yeter. Söz yahut yazı onun zihnini harekete geçirmez. Daha doğrusu bu kişi, zihnini harekete geçirecek bir söz yahut yazıdan uzak durur. Akıl gözdeyse şayet, görmek yeterli olur; görülen şey gerçeğin kendisi olarak kabul edilir. Bu durumda görsel vukufiyet öne çıkar. Muhakemeye gerek duyulmaz. Muhakeme, içten duyulan bir ihtiyaçtır; dıştan gelen ve edinilen yapay bir gereklilik algısı değildir. Görsel algı zihnin gerçeklik arayışını mutmain ediyorsa kişide akılcı muhakeme duygusu ve isteği uyanmaz. O, böylece hakikati kavradığını düşünür. Oysa bu, bir yanılsamadır. Sözlü veya yazılı bildirim, yani kelime dili “kopyalanan algı malzemesi” değildir. Ona bir soyut içerik, anlam tahsis etme zorunluluğu vardır. Bu da zihnin âdeta topyekûn harekete geçmesine yol açar. Kelime dilini kullanmak düşünceyi harekete geçirmektir.

        Dili en iyi, yetkin ve zengin biçimde, iç dünyamızdaki ve dıştaki koşullara göre kullanırız. Sözcükleri de böyle seçeriz. İç koşullar tasarım dünyamız, dil becerimiz; dili kullanabilme, sözcükleri seçebilme, anlamlı bütünler oluşturabilme becerisidir. Dış koşullar ise, karşı karşıya kaldığımız uyaranlar dizisi, bu uyarımların dilsel ifade 

        taşıyıp taşımaması, dili kullandığımız ortamın bize sunduğu imkânlardır. Örneğin eğitim ortamında, dili daha derinlikli ve daha anlamlı kullanırız. Bu, kavrayışımızı etkilediği gibi, düşünüş biçimimizi ve düşünme derinliğimizi de etkiler. Düşünmemizi harekete geçiren, dilsel ifade dünyasıdır. Herhangi bir dil ifadesi algılandığı zaman zihinde dalgalanmaya yol açıyorsa, yani kişi o bildirimin içeriğini birçok içerikle bağlantı içine sokabiliyorsa veya onu bir soruşturmaya tabi tutabiliyorsa bu ifade, zihni harekete geçirmiş demektir. Bu zihin, kendisi harekete geçmiş olması bakımından özgün ve özgürdür. Özgün ve özgür olmak, dijital mağaranın zincirlerinden kurtulmuş olmaktır.

        İnsan homo digitalicus olmaya mahkûm edilmiş değildir. O, kendini kuşatan dijital etki bombardımanında bile pekâlâ özgün ve özgür düşünen bir zihin olabilir. Özgün/özgür düşünme veya düşünmenin özgünlüğü, kişinin kendi algoritmasını kendisinin ve dilediği şekilde oluşturabilmesidir. Bu algoritma, aynı zamanda değer de üretir. Değer üretmek, sadece zihindeki bir imge/karar değildir. Kişi bir şey için, bir nitelikte, kendisini de ötekileri de etkileyecek bir anlamlılık/önemlilik tasarlar. Bu, değer üretimidir. Bu bakımdan, değer üretimi kendilik bilincinden ayrılamaz. Kendinin bilincinde olan bir zihin, değerli olabilir yahut değerli bulabilir. Bu da onu özgür ve özgün kılar.