Çuvaş Yazar İlpek Mikulayi [Nikolay Filippoviç İlbekov]

Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386



        Çuvaşistan’ın yetiştirdiği en önemli yazarlardan biri olarak görülen İlpek Mikulayi [Nikolay Filippoviç İlbekov] 19 Mayıs 1915 tarihinde Çuvaşistan sınırları içindeki Şĭmĭrşĭ rayonunda dünyaya gelmiştir. Çuvaşistan’da çeşitli düzeylerdeki okullarda eğitim gören Mikulayi, 1931’de Patıryel Pedogoji Meslek Okulundan mezun olarak öğretmenlik mesleğine ilk adımını atmıştır. Vasan yerleşimindeki bir ortaokulda gerçekleştirdiği etkinlikler sayesinde ismini tüm Şĭmĭrşĭ bölgesinde duyuran genç öğretmen, yörenin en bilinen komsomoletslerinden biri hâline gelmiştir. Daha gençlik yıllarında edebiyata ilgi duyan ve bu konudaki yeteneğini çeşitli şiir ve yazılarla ortaya koyan yazar, bu merakının da etkisi ile 1932 yılında, Şupaşkar şehrindeki Pedagoji Enstitüsü, Dil ve Edebiyat Fakültesinde eğitim almaya başlamıştır. Komünist Parti üyesi olan Mikulayi, partinin çeşitli birimlerinde görev almış, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine gönüllü olarak orduya katılmıştır. Dönemin siyasi ikliminin de etkisiyle eserlerinde ideolojik bir arka plan yaratma çabasına girişen yazarın edebî ürünlerinin büyük bölümü, Sovyet halkının gündelik yaşamını yansıtmış; savaş yıllarının kaotik ve zorlu yıllarını göz önüne sermiştir. Zengin ve güzel bir dil kullanan, edebî işçiliğe önem veren Mikulayi, kimi eserlerinde ağız unsurlarına da yer vermiş; söz varlığı ve dil bilgisine ilişkin bu yerel malzemeden okurlarını rahatsız etmeyecek biçimde yararlanmıştır. SSCB Yazarlar Birliği üyesi olan ve yaşamı boyunca çeşitli yayınevlerinde görev alan yazar, 12 Mayıs 1981 tarihinde hayata gözlerini yummuştur. İlpek’in yayımlanmış kitapları şöyledir: Kuçukpa Çĩrĩp [Kuçuk ile Kirpi] (Çocuk Hikâyeleri, 1948), Epir Sovyet Saltaksem [Biz Sovyet Askerleriyiz] (Hikâyeler, 1950), Tĭvatĭ Kun [Dört Gün] (Hikâyeler ile Povestler 1955), Hura Çĭkĭr [Kara Ekmek] (Roman, Birinci Kitap, 1957), Novallĭsem [Kısa Hikâyeler] (Hikâyeler, 1958), Çĩnĩ Çın [Yeni İnsan] (Hikâye, 1959), Kĭmpara [Mantarda] (Çocuk Hikâyeleri, 1960), Hura Çĭkĭr [Kara Ekmek] (Roman, İkinci Kitap, 1962), Surpan [Saban Demiri] (Hikâyeler 1964), Timĩr [Demir] (1971), Vĭrçĭpa Çĩnterü [Savaş ve Zafer] (1973).

        Çuvaş Edebiyatı’nda Sovyet İnsan Tipinin İnşasına Bir Örnek: Vasiliy İvanov

        Çuvaş Edebiyatı’nın en üretken yazarlarından biri olan İlpek Mikulayi’nin Dört Gün (Tĭvatĭ Kun) başlıklı uzun hikâyesi (povest), İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarından esinlenerek kaleme aldığı, başından sonuna kadar Sovyet propagandasının yapıldığı bir yol hikâyesidir. Eserde, yazarın Sovyet-Alman mücadelesi üzerinden kurguladığı iki farklı dünya ve ahlak anlayışı, yarattığı kişiler ile tek taraflı olarak okura sunulmaktadır. Mikulayi’nin uzun hikâyesinde yer alan asli ve tali kişilerin tamamı, Sovyet sisteminin mükemmelliğini ortaya koyacak şekilde kurgulanmıştır. Bunların bir kısmı uzun hikâye boyunca hiçbir fikrî ve ahlaki değişime uğramazken bir kısmının olaylar karşısında büyük bir dönüşüme uğradıklarına tanık oluruz. Dört Gün’de yer alan söz konusu kişi kadrosu içinde yazarın öne çıkardığı isim ise Teğmen Vasiliy İvanov’dur. Vasiliy İvanov tıpkı yazarın kendisi gibi tam bir homo soviecitus’tur. Sovyet düşüncesine ve değerlerine mükemmel şekilde uyum sağlamış bu insan tipinin uzun hikâyedeki temsilcileri arasında onun yeri apayrıdır. Çünkü yazar, ne söylemek istiyorsa bunu Vasiliy İvanov üzerinden gerçekleştiriyor gibidir. Hikâyenin başından sonuna kadar olaylar karşısında aldığı tavırla “Sovyet insanı nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabını veren Vasiliy İvanov, tahmin edileceği üzere hikâyenin gözlemcisi ve olayların kendisi etrafında geliştiği kişidir. Bu nedenle de dört gün boyunca konakladıkları Rumen köyünde gerçekleşen ne varsa Vasiliy İvanov´un ağzından dinleriz. 

        Hikâyenin kahramanı Vasiliy İvanov’a, onu yakından tanıyanlar Vaşşa diye seslenmektedir. O, aslında ülkesinde sakin bir hayat süren, üniversiteyi henüz bitirmiş bir Çuvaş gencidir. Kız arkadaşı Ulka ile evlenmek üzereyken İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine, müstakbel eşini geride bırakarak orduya katılmıştır. Sovyet ordusu ile birçok cephede savaşa katılmış olan İvanov’un ülkesi için gösterdiği fedakârlık Sovyet yurttaşlarına uzun hikâyede açık bir şekilde yazmasa da şu mesajı vermektedir: “Gerektiğinde Anne Rusya için her şeyi terk et!”. Öyle ki kahramanımızla omuz omuza savaşan pek çok Sovyet askeri de aynı fedakârlığı göstermiş, yakınlarını geride bırakıp gönüllü olarak cepheye katılmıştır. Örneğin İvanov’un birlikteki en yakın arkadaşı Teğmen Kovalev, bu insanların hikâyedeki başka bir örneğidir. Ancak, hikâye boyunca Sovyet insan tipinde mutlaka olması gereken koşulsuz adanmışlığın yoğun biçimde tanıklandığı kişi ise tartışmasız kahramanımız İvanov’dur.

        Eserde kahraman anlatıcı olan İvanov, kurgudaki işlevi nedeniyle hem anlatıcı yani gözleyen hem de anlatılan yani gözlenen konumundadır. Okuyucu, olaylara onun gözüyle bakar; onun göremediğini göremez; bilemediğini bilemez. İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanya topraklarını işgal eden Almanlarla savaşmak için Karpat Dağları’nı aşan Sovyet birliği ile oradaki yerel halk arasında yaşanan ne varsa İvanov’un kişisel gözlemleri ile okura aktarılır. İvanov, hikâyede pasif bir gözlemci değil aktif bir katılımcıdır. Karşılaşılan sorunların çözümünde, olayların gidişatını belirlemede etkin bir rolü bulunmaktadır. Daha hikâyenin hemen başında, Almanlardan kurtarmak için geldikleri Rumen köyünde pek de hoş karşılanmayışlarını sorgulayan İvanov, Almanların köyü boşaltıp kaçmadan önce Sovyet üniforması giyerek burayı talan ettikleri bilgisine ulaşır. Bunun bir kışkırtma olduğunu yerel halka anlatan kahramanımız, sabırla insanların kendilerine inanmalarını bekler. Ve sonunda başarır da.

        Hikâyede İvanov’un nasıl bir insan olduğunu ortaya koyan pek çok pasaj bulunmaktadır. İvanov’a ve birlikteki askerlere ilişkin tek bir olumsuz satırın yer almadığı metinde, kahramanımızın merhametini ve yardımseverliğini tanıklayan çok sayıda olayla karşılaşırız. Yol üzerinde karşılaştıkları fakir bir köylü olan ihtiyar Damyan ve küçük torunu Yelen´e yardım edip karınlarının doyurulmasını istemesi, daha sonra yalınayak dolaşan Damyan´a giymesi için kendi çizmelerini vermesi, üstelik bunu yaşlı adamın gururunu incitmeden yapmaya çalışması, anılan özellikleri ortaya koyar niteliktedir: “Amca, diyorum ihtiyara. Bu çizme hoşunuza gider mi acaba? Benim ayağımı iyice sıkar oldu.”. Burada aslında ideal Sovyet insanının bir başka özelliği ortaya çıkarılmaktadır. Kendi sınıfına karşı insan sever olma yükümlülüğü bulunan homo soviecitus, ezilen, fakir halkların da koruyucusudur. Hikâyede, Sovyet ordusu Romanya’yı işgalden kurtarmak için o topraklarda olsa da yöre halkı Sovyet ideolojisi ve işçi sınıfı hakkında net bir bilgiye sahip değildir. Neredeyse bir serf hayatı süren bu insanların fikrî dönüşümünün kısa vadede gerçekleşmesi de mümkün değildir. Bunun farkında olan İvanov, kendi sınıfına mensup olmasalar da kendi sınıfının müstakbel katılımcılarını öncelikli olarak kendi insani değerleri ile tanıştırır. Bir anlamda Damyan karakteri ile Rumen köylüsünün Kızıl Ordu ile karşılaşmadan önceki kötü yaşam koşulları da gözler önüne serilir.

        İvanov’un öne çıkarılan bir başka özelliği ise tok gözlülüğüdür. İhtiyar Damyan, yanında çalıştığı toprak ağasının Romanya’yı terk edip geride bıraktığı altınları ve değerli taşları, kendisine yaptığı iyiliklere karşılık olarak kahramanımıza sunmak ister. Ancak İvanov, yaptıkları için bir karşılık beklemediğini belirtir. Zaten İvanov bunları, ihtiyarın kendisine sunmasından önce de görmüş ancak dokunmamıştır. İvanov´un altınla dolu kutuyu reddetmesi, Damyan’ı oldukça şaşırtmıştır: “Altın bu! Saf altın, teneke değil, işte burada akik de var… Siz bunları değersiz şeyler sandınız herhâlde?”. İvanov’un tok gözlülüğü, sahip olunanla yetinme şeklinde bir durumu ifade etmemektedir. Kendisinin savaş öncesinde tipik bir Sovyet yaşamı sürdürdüğünü daha önce belirtmiştik. İvanov’un bu tavrı, yazarın esere hâkim kıldığı şahsi servetini reddeden kolektif bilincin bir yansıması olarak görülmelidir. Muhtemelen yazar, hikâyenin kurgusunu oluştururken merkeze koyduğu İvanov’u,  “Bir insan daha ne kadar mükemmel olabilir?” sorusuna cevap arayarak yaratmaya çalışmıştır. Tabii bu mükemmellik anlayışının Sovyet insan tipine göre şekillendirildiğini hatırlatmalıyız. Öyle ki, Sovyet sistemi içinde yetişen ilk kuşağın temsilcisi olan İvanov, ana dili Çuvaşça dışında tüm halkları birbirine bağlayacağını düşündüğü Rusçayı da çok iyi bilmektedir. Bu, Çuvaşça eserler veren yazarın, o dönem henüz tek dilli kuşaklarının hayatta olduğu Çuvaş halkına da bir mesajıdır. İvanov’un Rumenceyi biliyor oluşu ise yazar tarafından yurttaşlarına öğrenmenin hiç bitmeyen bir süreç olduğunu aşılayan Sovyet tarzı eğitim sisteminin bir başarısı olarak sunulmuştur. 

        Sovyet insanının inşasında her yurttaşın kolektif bilince sahip olması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle öncelikli olarak her yurttaş, bir mesleği hakkıyla icra edebilmelidir. Sonrasında ise pek çok sanat ya da iş alanından en az birine ilgi duyması beklenir. Bu nedenle de edebî eserlerde yaratılan tipler, genellikle birkaç işi becerebilen, sanat zevki bulunan kişiler olarak sunulurlar. Bu anlayışa koşut biçimde kahramanımız İvanov sanattan anlayan, etrafında toplanan Rumenlerin beğenisini kazanacak kadar piyano çalmayı bilen, dinlediğinde ünlü bestekârların eserlerini hemen tanıyabilen biridir: 

        “Herkes alkışlıyor. Beni övüp utandırmasınlar diye hemen Çaykovskiy’in çok sevdiğim ‘Barkarole’sini çalmaya başlıyorum. Parmaklarım titriyor, yine de çalmayı tamamlıyorum. Anneta yanıma nota kitaplarını getiriyor. Beethoven’in ‘Rondo a capriccio’ adlı eserini seçiyorum, takılmamak için telaşlanıyor, çalmayı zorlukla tamamlıyorum.”. 

        Hikâyede vatansever ve cesur bir savaşçı olarak betimlenen İvanov, neredeyse sekiz yıldır doğduğu topraklardan uzakta bir yaşam sürmektedir. Cephede gördükleri ve yaşadıkları nedeniyle sıradan bir insanın dayanamayacağı acıları soğukkanlılıkla göğüsleyen kahramanımızın verdikleri kayıpları hatırlayarak gururla karışık bir üzüntü duyduğuna tanık oluruz. Onun savaşın feci manzarası karşısında törpülenen duygularını harekete geçiren ise ailesi ve sevdikleridir. Annesinden aldığı mektup sonrasında son derece duygusal anlar yaşayan İvanov’un iç monoloğu bunu ortaya koymaktadır: 

        “Ah annem! Dilimin açıldığı andaki ilk sözüm. Bu savaşta biricik ağabeyimi kaybettiğimiz için, o kederle gece gündüz teselli bulmadan ağlıyor. Hissediyorum, o her gece beni rüyasında görüyor, sıcak yatağından kalkarak zemin boyunca yürüyor, üzülüyor, canı sıkılıyor, kederleniyor. Benden bir iki kelimelik bir mektup alınca da oğlum sağmış diyerek bir süreliğine seviniyor. Ne zaman eve dönecek diye her sabah köşedeki pencerenin yanına gidip sokağa doğru bakıyordur. Asker gibi giyinmiş herkese bu oğlum değil mi, diyordur. Her yemek pişirip yediğinde de masaya fazladan bir kaşık koyup içinden ‘Vasili, bu senin için.’ diyordur.”

         İvanov, sevdiklerine büyük bir tutkuyla bağlıdır. Güzeller güzeli Rumen kızı Anneta’nın ilanıaşkı karşısında takındığı tavır, bunu gözler önüne sermektedir. Anneta, İvanov ile yaptıkları sohbetler neticesinde ondan hoşlanmaya başlamış; bu konuyu konuşmak için Yelen’in annesi Adela’yı kendisine aracı yapmıştır. Bir araya gelen iki genç birbirleriyle zorlukla konuşabilmiş; İvanov, kız arkadaşı Ulka’yı sevdiğini söyleyerek bu aşkı karşılıksız bırakmıştır. Neticede, Vasiliy kendisini tam sekiz yıldır hasretle ve aşkla evinde bekleyen sevgilisine ihanet etmemiştir.

        İvanov’un ideal Sovyet insanına örnek teşkil eden kişilik özellikleri, hikâye boyunca sürekli öne çıkarılır. Onun Sovyetler Birliği’ni uzun uzun överek komünizm propagandası yapması ise homo-sovieticus’u tamamlamaktadır. Kahramanımız; Anneta, ihtiyar Damyan ve diğer Rumenlerle olan sohbetlerinde Sovyetler Birliği’nin eğitim, sağlık gibi alanlarda sunduğu imkânları uzun uzun anlatmış; geçmişte sefalet içinde yaşayan, aralarında Çuvaşların da olduğu pek çok halkın insanca yaşama şansına kavuştuğunu belirtmiştir. İvanov’un hikâye boyunca süren bu propagandası, başta Anneta olmak üzere yerel halktan insanların üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Öyle ki, Sovyet ordusunun köyde geçirdiği dört günün sonunda neredeyse tüm köylüler artık Sovyet gibi yaşama isteği ile tutuşan insanlar hâline gelmişlerdir.

        Görüldüğü üzere İvanov, hikâyenin başından sonuna kadar karakteri hiçbir şekilde değişime uğramayan, mensup olduğu Sovyet dünyasının özelliklerini abartılı biçimde yansıtan bir tiptir. Sovyet sistemine mükemmel şekilde uyum sağlamış bu Çuvaş subayı, Sovyetleşme sürecindeki Çuvaş halkının önüne konulan örnek insan modelidir. İvanov’un “Çuvaşlar büyük Rus halkının yardımıyla saygınlık kazandılar, Şimdi parlak güneş Çuvaşları da aynı şekilde ısıtıyor.” şeklindeki sözleri, Çuvaşların Ruslara yönelik bakış açısının nasıl olması gerektiğini ortaya koymakta; Çuvaş-Rus birlikteliğinin mahiyeti hakkında bir model sunmaktadır. Çuvaş Edebiyatı’nda sosyalist realizmin başarı ile uygulandığı pek çok eser olsa da pek azı Dört Gün gibi akıllara kazınmıştır. Bunda kahramanımız İvanov’un büyük bir etkiye sahip olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır.