Yeni Bir Eğitim ve Öğretim Yılına Başlarken Türkiye’de İnsan Yetiştirememe Sorunu Üzerine Bir Derkenar

Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386



        Bir önceki yazımızda (Temmuz 2019) nazari felsefe esasında insanın doğuşu sorununu ele almıştık. Okumamızı Kuran-ı Kerim’de birkaç yerde küçük ayrıntılarla anlatılan ilk insan Hz. Âdem’in doğuşu kıssasına dayanarak yaptık. Bu ayki yazımızda da özellikle yeni bir eğitim ile öğretim yılının başlaması hasebiyle, bir bakıma bir önceki yazımızın devamı mahiyetinde “nasıl bir insan” sualine bir cevap aramaya çalışacağız.

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti birçok hayatî hususta sınıfta kalmış görünmektedir. Bu hususların neler olduğunu tek tek saymaya gerek yoktur. Zira aklı başında olan herkesçe malum olan sorunlardır bunlar. Eğitim ve öğretim sınıfta kaldığımız uğraşı alanlarımızdan belki de en ciddisidir. Öyle ki, Türkiye Cumhuriyetinde verilen eğitim ve öğretim neticesinde yetişen insan tipimizde göz ardı edilemez sıkıntılar mevcuttur. Öte yandan eğitim ve öğretim alanında son dönemlerde yapılmak istenen; hatta yapılmaya başlanan bazı yeni uygulamalarla da insan yetiştirememe yaramız daha da iltihaplanacak gibi görünmektedir. Bu yazının konusu doğrudan yetiştiremediğimiz insan tipi değildir. Asıl üzerinde durmak istediğimiz, olması gerekenin neyi kaybettiğimiz için gerçekleştirilemediğidir. Elbette üzerinde duracağımız mesele, dolaylı olarak yetiştiremediğimiz insan tipi hakkında da bir fikir verecektir.

        21. yüzyılın Türkiye’si ve bu dönemin Türk insanı, artık büyük kırılmalara ve kopuşlara gebedir. Görünen köy kılavuz istememektedir. Olması gerekeni, olmaması gereken iç ve dış müdahalelerle sürekli ertelemek zorunda kalan bir ülkedir Türkiye. Öyle ki, büyük devletlerin ömrü ölçü alındığında daha çocuk yaşta olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, maalesef çetin ve sarp yokuşu henüz aşamamıştır. İzan fukarası siyasî hamleler, Türkiye’nin ve Türk milletinin önünü her alanda tıkamış durumdadır. Kurtuluş için aklı başa alıp büyük bir silkelenişe ihtiyaç var. Siyasî ve maddî ikbal hevesleriyle atılan dar ufuklu hamleler uzun vadede devlete ve millete zarar vermektedir.

        Kuran-ı Kerim’de Beled Suresi’nde çeşitli lütuflarla donatılan insanın “sarp yokuşu aşamadığı” bildirilir. Kur’an-ı Kerim sarp yokuşun ne olduğunu sorar ve insanın neleri yapmadığını sayarak bir bakıma o yokuşu aşmanın nasıl mümkün olduğunun yolunu gösterir. İnsan gerçekten de henüz aşamamıştır o sarp yokuşu. Elbette göreli ve bölgesel olarak o sarp yokuşun aşıldığı zaman dilimleri olmuştur. Yahut bireysel anlamda o sarp yokuşu aşanlar vardır. Lâkin genel anlamda bir başarısızlık aşikârdır. 

        Türkler geçmişinde o sarp yokuşu aşan nadir milletler arasındadır. Karlı dağı aşarak ardını bilen nice insanımız gelip geçmiştir. Günümüz Türkiye’sinin eğitim ve öğretimde sınıfta kalmasının temel sebeplerinden belki de en belirgini o sarp yokuşu aşmayı becermiş olan gönül insanlarını unutmuş olmasıdır. Unutulanı hatırlatmayan bir eğitim anlayışımız en büyük zaafımızdır. 

        Gönül insanından maksat; gönül fukarası hacı, hoca, şeyh, imam maskesi taşıyan şarlatanlar değildir. Gönül insanı olduğu sanısı ile çeşitli çevrelerce açık ya da örtülü desteklenen ve öne çıkarılan hatta öne çıkan gönül katilleri, değil karlı dağın ardını aşmak düz yolda şaşmış zavallılardır. 

        Karlı dağın ardını aşan bir gönül insanı, basiret ve feraset sahibi için meçhul değildir. Zira karlı dağın ardını aşan gönül erenleri, gördüğü ile yaşadığının farkındadır. Görülüp yaşanamayanın ne olduğunu da bilirler ve hasretini çekerler. Gül alan bülbül ile alınıp satılan gülün değeri üzerine hasbihal ederler. Dünden haberdardırlar. Şimdinin idrakindedirler. Yarının seyrindedirler. Yerli yerinde yapılmayan yahut yersiz yapılanı düzeltme, engelleme peşindedirler. Bu nedenle gönül insanı dertlidir. Gamdan hâli değildir.

        İnsan olmayı başaran, sarp yokuşu aşan, en azından aşma yolunda gayret sarf eden niçin gamdan hâli değildir? Büyük gönül insanı Âşık Sümmânî, insanoğlunun gamdan hâli olmamasını efkârlı olmasına bağlar., Her bir insan, ta ervah-ı ezelde bir efkâra yazılmıştır. Efkâr fikrin çoğuludur. Fikretmek ise insana mahsus bir yetidir. Öyle ayırmış eskiler insanı hayvandan. Fikretmek, düşünmekten farklıdır. Hayvanlarda düşünür ama fikredemezler. İnsan olan hem düşünür hem de fikreder. Tabii garip varlıktır insan. Düşünüp fikredebilirken düşünüp fikredemez hâle de gelebilir. Onu hayvandan ayıran bir başka husus da budur. Çünkü o hayvandan daha aşağılara düşebilir.

        Gam, kaygıdır. Fikreden gamlanır. Dolayısıyla kaygılanır. Ama insan olan niçin fikrettiği, fikirli olduğu için kaygıya düşmektedir? Yönelttiğimiz sualin cevabını Yunus Emre vermektedir. Gönül insanı Sümmânî’nin el aldığı, diğer gönül sultanı Yunus Emre... Yunus Emre, fikrin yumuş oğlan olduğunu ifade eder. Nedir yumuş oğlan? Yumuş oğlan, ulaktır, uşaktır. Sağa sola gönderilen, yönlendirilen, hizmet eden, hizmetkârdır. Bu nedenle fikir, esasen hizmetçidir. Yönlendirilen oğlandır. Gördüğü iş itibarıyla da fikri doğuran düşünce (endişe) ile zahir olan kaygı ise onun kârıdır. Bir başka ifadeyle, fikir kaygının ulağıdır.

        Yunus Emre’nin sözünü ettiği hangi düşünce kaygıdır? Cevap Niyazi Mısrî’dedir, cevap insandadır. “Kaygıların hasıyım, ad oldu insan bana” diyen N. Mısrî, has kaygı ile donandığı için insan olarak isimlendirildiğinden söz etmektedir. Mevzu, has kaygının ulağı olan bir düşünmedir. Asıl meselede budur.

        Bugünün Türkiye’si sarp dağı aşan ya da aşmaya çalışan gönül erlerinin çizdiği yolun epey dışında bırakılmıştır. Artık ne siyasetçisi, ne akademisyeni, ne sanatkârı ne de bir başka kesimi kaygıların hası olabilmektedir. Günümüz insanı kaygısız değildir. Esasen aşırı kaygılıdır. Lakin kaygısı has kaygı değildir. Bu nedenle tuhaflaşmıştır, düşmüştür, düşkündür. 

        İnsan her ne kadar düşmüş bir düşkün olsa da düşünme ile fikretmeyi ihmal etmediği sürece düşmüş olduğunu bilebilir. Bu biliş ona birkaç temel varoluşsal soru sormasına neden olur. Sorduğu sorular onu içinde olduğu hâli anlamaya zorlar. Aksi takdirde fikredemeyen bir hayvan seviyesinde kalır. Gönül sağaltıcı N. Mısrî bu gerçek ile insan ile hayvan arasındaki belirgin farkı bir dörtlüğünde şöyle dile getirmektedir: “Kanden gelir yolun senin / Ya kande varır menzilin / Kanden gelip gittiğini / Anlamayan hayvan imiş.” İnsan evladı “yolunun nerden geldiğini, menzilin neresi olduğunu” unutmuş görünmektedir. Artık o, nerden gelip gittiğini anlamaktan aciz bir mahlûktur. Dünya insana unuttuğunu hatırlatmaktan çok uzaktır. Türkiye de olmaması gereken o yapının içinde kaybolmuştur.

        İnsan yitik bir var olan olarak hayat kuramaz. Bir müddet yaşar ve savrulur gider. Fakat savrulma da bir yere kadardır. An gelir sorulmayan sorular yeniden sorulur. Bazen o sorular er ya da geç sormadan sorulur. Kaçış yoktur. Zira ölüm mukadderdir. Dünya düşkünlük yeridir. Düşkün olan düşünür, fikreder ve sorar: “Ne idim, ne oldum, ne olacağım?” “Nerden geldim, neredeyim, nereye gidiyorum?” Bunlar düşkünün aşkında yanıt aradığı sorulardır. Lâkin yumuş oğlan olan fikir gönlü teskin edecek yanıtlar veremez, bu aşkına yüzünü dönmüş suallere. Bu kez hüzün doğar. Hüzün üzüntü değildir. Aradığını bulamayan, arayan has kaygı olan insan hüzünlenir. İnsan düştüğü yerin bir düşkünü olarak meşgaleler edinir, sevinir, üzülür. Genelde üzülmeler sevinmelere galebe çalar. Çünkü düştüğü yer ve içinde olduğu hâl itibariyle üzüntüye daha yakındır. Zayıf olduğundan eziyet çeker. Üzüntü, sevinç başkalarınca kolayca görünür duygulardır. Paylaşılırlar. Kıskanılırlar. Acınırlar. Ama hüzün görünmez. Kolay kolay sezilmez. 

        İnsan düşmenin hüznünü duyar. Düşkünlüğünü hüznü ile aşmak ister. Ama o düştüğü dünya tuhaflaşan bir varlığa dönüşebildiğinden, dünya hayatının baskısı veya arzusuyla görünmeyen hüznüne yabancılaşır. Unutur onu. Hüznü, hüznünü unutan bir başkasının hüznünü nasıl sezebilir? Ahvâl bu ise üzülmek ya da sevinmek, yalancı kış, yalancı bahardır. Yalancı kış ile yalancı baharın müntesipleri, yıkıcıdırlar. Rahatsızlık verirler. Ya yakınırlar ya da tehdit ederler. Hoyrattırlar. İncitirler. Kayboldukları dünya onları tüketmektedir. Farkında değildirler. Büyük işler yaptıkları düşünürler. Yıkarak, harcayarak başarıya ulaştıklarını vehmederler…

        Güzel Türkiye’m bugün böylesine bir açmaz içinde şaşkınlar yurduna dönmüş, dönüştürülmüş görünmektedir. Bu dengesiz ve pervasız gidişten çıkışın başı, unutulan hakikati hatırlamaktır. Sonrasında ise gereğini yapmaktır. Unutulan hakikati hatırlatmak, öğretmenlerin, hocaların, gönlü bilen her bir insanın sorumluluğudur. Eğitim ve öğretimde başarılması gereken öncelikle sözü edilen sorumluluğun bilincinde olan insanları yetiştirmenin bir yolunu bulmaktır.