2020’ye Girerken Başarıya Dair

Eylül 2019 - Yıl 108 - Sayı 385



        Kulağımda bir öğretmen türküsü,

        Yüreğimde mırıldanır Türk’ün ülküsü…

         

        Eğitim fakültesinden başarıyla mezun olup istediği şehre atanabilmek hemen hemen her öğretmenin hayalidir kanaatimce. Bundan on iki yıl önce eğitim fakültesinden dereceyle mezun olup sınava günler kala her bilgiyi, kitapta yazan her satırı hafızama almaya çalıştığım günleri hatırlıyorum. 

        - Eğitim nedir?

        - Bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı bir biçimde istendik değişiklikler meydana getirme süreci (Ertürk, 1991).

        - Kaça ayrılır?

        - İkiye: formal ve informal. Formal eğitim de kendi içinde ikiye ayrılır. Biri örgün diğeri yaygın eğitimdir. Yaygın eğitim hizmet içini kapsarken örgün eğitim okulöncesi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretimdir.

        Bunun gibi eğitime ve öğretime dair pek çok bilgiyi, pek çok kuramı hafızamın en kolay ve en hızlı getirebileceğim yerlerine saklamıştım. Öğretmen olarak atanabilmek için aklıma gelen her kitabı okumuş, her türlü sınav stratejisine hazırlanmıştım. Nitekim “91” puan olarak Ankara yazan ama Konya’ya daha yakın bir yerde sanki ağacın, suyun, yolların küstüğü bir yere Türkçe öğretmeni olarak atanmıştım. Kararnamemi alıp okulumu bulmak için yollara düştüğümü hatırlıyorum. Hiç bitmeyen bir yol… Her karşıma çıkan köy okulunda “İşte bu!’” diye bağırıp ardından şoförün “Hocanım, daha çok yolumuz var.” demesini…  Tam umudumu kaybetmeye başladığım sırada yolun kenarında beliren birkaç ağaçla okulumun isminin yazdığı tabelayı görüşümü… 

        Okulun ilk günü kalbim yerinden çıkacakmış gibi atarken elimi sınıfın kapısına besmeleyle atmış ve birkaç saniye öğrencilerime bakıp sadece gülümsemiştim. Mutluluğun resmi bence o gün, o sınıfa bakan öğretmenin gözlerinde saklıydı. Ben o gün o sınıfa öğretmen olarak girmiştim ama okulun son gününde öğrenci olarak çıkacaktım. Sonradan öğrendim.

        Bütün kitaplara, bütün tanımlara çalışırken hayata, insana çalışmayı unuttuğumu da çok sonra anlayacaktım. Mesela her çocuğun hayalinin öğretmen mühendis, doktor, pilot olmak olamadığını… İlla da sınavda birinci olmak zorunda olunmadığını, kazanmanın sınavla hiç ilgisi olmadığını. Hayatın sınavlardan ve rakamlardan daha gerçek ve daha ciddi olduğunu.

        Sınava hazırlık kitaplarından ve hazırladığım testlerden oluşan tomarı bir kenara atıp onlara el sabunlamanın püf noktalarını, kitaba zarar vermeden kitabın nasıl okunması gerektiğini; sıraların, kapıların bizim için önemli olduğunu ve sonraki sınıflara sağlam bırakmamız gerektiğini, insanlara saygı duymayı, birinin pantolonu yırtıksa ona gülmemeyi… Paylaşmayı, sevmeyi… Bütün bunları öğretirken ben de elbette onlardan daha önemli şeyler öğreniyordum. 

        - Ödevini neden yapmadın Muhammet?

        - Öğretmenim, vaktim yoktu. 

        - Nasıl vaktin yoktu Muhammet. Ödev için on dakikanı ayırman yeterliydi. Neler yaptın dün?

        - Önce eve gittim öğretmenim. Koyunları çıkardık Cengiz’le. 

        - Neden sen çıkardın koyunları?

        - Babam yok benim. Ablamla annem dağa çıkamaz. Ben çıkarmalıyım koyunları. Sonra onlar otlarken Cengiz’le top oynayalım dedik. Baktık hava kararıyor, hemen eve döndük. Tam yemek yiyecektim ki ahırdan ses geldi. Kuzulama zamanı öğretmenim. Boncuk kuzuladı. Ben başını bekledim. Sonra saat kaç oldu bilmiyorum. Ahırda uyumuşum. Annem sabah uyandırdı, servise bindim. Ödevimi de unuttum öğretmenim. 

        - …

        Ben o gün ödev vermemeyi öğrenmiştim. Başarı kavramı benim için gittikçe farklı bir mana kazanıyordu. Kitaplardaki tanımlara da pek benzemiyordu artık “başarı” denilen şey. Sınavları kazanmakla alakalı değildi artık. Arkadaşından daha yüksek bir puan almak, teneffüste ip atladığın Ayşe’yi geçmek falan da değildi. “Başarılı öğretmenlerin öğrencileri de başarılı olur.” ilkesi aynıydı gözümde ama başarmak, yüksek puan almak değildi artık. Başarmak mutlu olmaktı, paylaşmaktı, düşeni kaldırmaktı başarı. İnsan olmak, insanlığa değer vermekti. Okulun bahçesindeki fideleri yeşertmek, köpeğe “yal” hazırlamak başarıydı mesela. Yal hazırlamanın da püf noktalarını öğrenmiştim. Yal nedir diye sessizce sözlüğe baktığım günden o güne epey gelişim göstermiştim. Başarmıştım nitekim. 

        Okulun bahçesinde gökyüzüne bakıp hayaller kurmaya, sonra hayallerimizi anlatıp yazmaya başlamıştık. İlk zamanlar iki satıra zor sığan hayaller zamanla “Öğretmenim diğer sayfaya da yazmaya devam edebilir miyiz?” sorusuyla gittikçe genişliyordu. Her insanın özellikle de her çocuğun içinde olan öğrenme, keşfetme, kendini tanıma isteği ortaya çıkmış; Türkçe dersleri daha keyifli bir hâl almaya başlamıştı. Ancak okuduğum hayallerin hiçbirinde para, mevki, kıdem yoktu. Okulu birincilikle bitireyim, sınavda istediğim liseyi kazanayım vb. satırlar aradı gözlerim. Yoktu. 

        Öğrencilerinin sınavda derece yapmasını isteyen öğretmen de yoktu. 

        Geçen hafta bir arkadaşım bana, “Çocuğun büyüdüğünde hangi mesleği seçmesini istersin?” diye sordu. Çocuğumun geçimini sağlayacağı ve hayatının büyük bir kısmında icra edeceği mesleğin ne olması gerektiğine sadece çocuğum karar vermeliydi. Arkadaşıma bakıp “İster çöp toplasın ister uzaya çıksın, beni ilgilendirmez.” dedim. Arkadaşım şaşkınlıkla “Senin gibi bir akademisyen çocuğunu da çok yüksek mertebelere getirmek ister, gerçekten dediğin gibi mi düşünüyorsun?” diye sordu. “Mutlu olsun, yeter.” dedim. Sahiden, çocuklarımız çok yüksek mertebelere geldiğinde veliler, öğretmenler olarak mutlu mu olacağız? Mutlu olmamız için gereken şey gerçekten bu mu? Mesela çocuğumuz 24 saatin 15 saatinde çalışan yüksek maaşlı bir yönetici olduğunda başarılı mı olmuş olacak? Yıllarca ders çalışıp sınava hazırlanarak oyun saatinden kısıp arkadaşlarıyla maç yapmak istediğinde, soru bankasında kaç sayfa çözdüğüne bakıp ona göre izin verecek ardından da maaşı çok olan bir iş bulduğu için mutlu mu olacağız? Gülmeyi, bir ağacın gölgesinde kitap okumayı, bisiklet sürmeyi, kampa gidip yıldızları gözlemeyi, sevmeyi sevilmeyi bir kenara bıraktırıp çocuklarımızdan başarılı olmasını mı bekleyeceğiz?

        Eğitim programlarının başarılı olup olmadığı gelecek nesillerin ülkesine yaptıkları katkılarla ölçülür. Çok çalışan, sınavlarda bütün soruları doğru işaretleyen hem zamanla hem de arkadaşlarıyla yarışan bir neslin sınav kaygısı, endişe bozukluğu gibi sorunlarla mücadele ederken mutlu olması pek mümkün değildir. Mutsuzluk ve başarı ise birlikte var olamazlar kanımca. Gerçek başarı mutluluktur. Mesela sabah uyanıp yaşadığın için şükretmek, ciğerlerine batmadan nefes alabilmek, kapının önündeki çöpleri süpürmek ve bundan mutlu olmak bir başarıdır. 

        Sınavda burnu kanayan arkadaşını görüp başını çevirmek, sınava devam etmek ve o sınavdan yüksek not almak başarı değildir. Başarı arkadaşına mendil uzatmaktır. Sınav süresi azalacak bile olsa “Öğretmenim arkadaşımla lavaboya ben de gideyim, yardım edeyim.” demektir başarı ve özünde bunların hepsi mutluluktur. Dewey’in dediği gibi “Eğitim, yaşama hazırlıktan öte yaşamın ta kendisidir.” Eğitim hayatında başarılı olmak da insan olmanın ta kendisidir kanımca. 

        Okul, bir yarış pisti değildir. Aksine aynı yaştaki çocukların öğrenme ve kendilerini geliştirme ortamıdır. Çocukların yürekleri yardımlaşmaya, sevmeye, öğrenmeye meraklıdır. Merakı alıp yerine hırsı koymak çok üzücü sonuçlara sebebiyet verebilir. Matematikten neden 60 aldın? Ayşe kaç aldı peki? Seni geçmiş mi?  diye sormak faydalı olmayacaktır. Her çocuğun yolculuğu kendine hastır. Biz veli ve öğretmenlerse o yolculukta onların daha hızlı koşmalarını değil, yolculuğun kendisinden keyif almalarını sağlamalıyız. Rekabetin, hırsın, bencilliğin olduğu bir yolculuğun sonu başarıyla bitmez. Bütün çocuklar bizim. Başarı ve mutluluk hepsinin olsun. Yeni eğitim öğretim yılı, hepimize hayırlı olsun. 2019-2020 eğitim öğretim yılı başlarken çocuklarımıza sınıf arkadaşlarından daha iyi, daha yetenekli olmasını değil; sadece mutlu olmasını temenni etmeniz dileğiyle…