Eğitimde Hangi Değerler Verilmeli?

Eylül 2019 - Yıl 108 - Sayı 385



        Yıllardır değer eğitiminden uzak durulmasının nedenlerinden biri, hiç şüphesiz eğitimde hangi değerlerin kazandırılması gerektiği konusunda uzlaşma zorluğuydu. İktidara gelen partiler böyle bir konuyu ortaya attıklarında karşı tarafın da iktidara geldiğinde kendi değerlerini kazandırmaya çalışacağını bildikleri için konuyu gündeme getirmiyorlardı. Bu gündeme almamanın olumsuz yansıması ise kendi içlerinde bile değerler konusunda uzlaşamamak oldu. Herkes değerleri bildiğini ve hatta sahip olduğunu düşünüyordu ama bu değerleri irdelemeye kalktığınızda herkes farklı anlayışlarla karşı karşıya kalıyordu. Bunun olumlu yanı ise herkesin değerlerinin diğerleri (en azından kendi tarafındakiler) tarafından paylaşıldığını düşünmesiydi. Böylelikle değerler varmış gibi yapılan ama ne olduğu bilinmeyen şeylerdi. Onlar bir açıdan UFO’ya benzetilebilirdi. Bilindiği gibi UFO bilinmeyen uçan nesne demektir ama UFO deyince herkes onun ne olduğunu anladığını düşünür. 

        Dini ve ideolojik yaklaşımlar kendi değer eğitimlerini öne sürerken Değer Açıklama Yaklaşımı imdada yetişti. Değer Açıklama kimseye değer empoze etmediğini, değerleri açıkladığını, herkesin bunlardan istediğine sahip olabileceğini öne sürüyordu. Bu iddia değer eğitimine karşı tavrı yumuşattı. İnsanlar, böyle olursa değer eğitimi verilebilir diye düşünmeye başladılar. Ama onların iddiaları doğrulanmadı ve Değer Açıklama işe yaramadı. 

        Değer eğitimi uzun süre sürüncemede kaldı. Ancak 1990’lı yıllarda Daniel Goleman Duygusal Zeka diye bir kitap yazınca insanların aklına yeniden düştü. Küreselleşmenin etkisiyle toplumlar kendi kültürlerinin tehlikede olduğunu hissetmeye başlayınca değer eğitimi yaygınlaştı ve uygulanmaya başladı. Değer eğitimi verenler hala değer empoze etmediklerini öne sürüyorlardı ama yaptıkları basbayağı empoze etmekti. Çünkü öğrencilere çoğunlukla bazı değerleri –dini değerleri- kazandırmaya çalışıyorlardı. 

        Milli Eğitim Bakanlığı değer eğitimi yapmaya kalktığında birtakım değerleri belirledi ve uygulamaya çalıştı. Ancak bu arada UNESCO, 12 değerlik bir liste hazırlamış ve dünyaya sunmuştu. Ayrıca özel kurumlar da değer eğitimi yaptıklarını iddia ediyorlardı, onların da kendilerine göre listeleri vardı. Bu listelerin uzunluğu ise 64’e kadar çıkmıştı. Bu 64 değer açısından bakıldığında, yılda bir öğrenciye 10 değer kazandırılsa, yaklaşık olarak 6 yıl süren bir değer eğitimi öngörülüyor gibiydi. Bu değerlerin herkes tarafından doğru anlaşılması, hatta basitçe anlaşılması bile büyük sorun oluşturdu. 

        Bu arada akademik dünyada da değerlerin sayısı konusunda farklı görüşler ortaya çıktı. Milton Rokeach iki adet 18’lik liste hazırlamıştı, toplam 36 değerden oluşuyordu. Ama ekonomistler onların kendileri için yeterli olmadığını söyleyip yeni değerler ihdas ettiler. Shalom Schwartz da 36’yı yeterli bulmayıp listedeki değer sayısını 57-58’e kadar yükseltti. Schwartz’ın amacı eğitim olmadığı, tespit amacı taşıdığı için bu sayı onun çalışmalarında olumsuzluk yaratmadı, zaten ölçeğinde kendisi gerekli açıklamaları veriyordu. Sonra o da değerleri azaltmaya karar verdi. Önce 40’a düşürdü, sonra 20 değerlik liste hazırladı. Hatta 10 değerin işe yarayabileceği bile düşünüldü. 

        Eğitimciler açısından bakıldığında herkesin kendine göre değer listesi yapması herkesin işine gelebilirdi. Öyle de oldu, ama ortalık değer karmaşası ile doldu. Çünkü değerlerin ne olduğu konusunda herkesin kafası karıştı. Eğitim, program anlayışı ile birlikte ortak bir hedefe yönelmeyi kendisine amaç edinmişti, değer eğitimi ile birlikte tekrar herkes dağıldı, kafalar karıştı. Dolayısıyla günümüzde değer eğitimi yapanların asgari bir tek değeri bile yoktur. Herkes sevgi  -saygı- sorumluluk üçgenini benimsemiş görünür ama bunlardan herkes başka şeyler anlar. Dolayısıyla değer eğitimi yapanlara sorulabilecek hiçbir soru yoktur. Soru sorulamayınca sorgulanabilecek bir şey de yoktur. İnsanlar çok rahat bir şekilde “biz onu ele almıyoruz” veya “biz onu öyle anlamıyoruz” diyebilirler. Bu da eğitimde belirsizliğe ve keyfiliğe yol açar; kimin ne yaptığı belli olmamaya başlar. Günümüzdeki manzara da budur. 

        Bütün bunlara karşılık YÖK’ün eğitim fakültelerinin programlarına “değer ve karakter eğitimi” dersi koyması yeni bir kargaşanın habercisidir. Hangi değerler konusundaki belirsizliğin yanı sıra, değerlerin nasıl kazandırılacağı konusundaki belirsizlik de işi bulanıklaştıracaktır. 

        Bu kadar belirsizliğe rağmen, eğitimde kazandırılması gereken değerlerin ne olduğunu belirlemek mümkün müdür? En azından değer eğitimine bir hedef koymak mümkün müdür? Değer eğitimi yaptığını iddia eden kişilere siz şunları kazandırdınız mı, demek mümkün olabilir mi? Bu soruların cevabını vermek kolay değildir, ama ümitvar olmak iyidir. Bu sorulara evet cevabı verilebilir. 

        Hangi değerler kazandırılmalı sorusuna, kuşkusuz herkes önem verdiği kavramlara göre cevap vermeye çalışacaktır. Dindar kişiler dini değerlerin, milliyetçi kişilerin milli değerlerin, sosyal demokratların evrensel olduğu düşünülen değerlerin verilmesi gerektiğini öne süreceklerdir, bu da doğaldır. Benzer bir mantıkla ticaretle uğraşanların, sağlık mesleklerinin, ziraat ile uğraşanların, hatta bilgi işlem ile ilgilenenlerin önerecekleri değerler de farklı farklı olabilir. Yani farklılaşma sadece dünya görüşü açısından değil, meslekler açısından bile ortaya çıkabilir. 

        Değerler konusunda psikolojide çığır açan Milton Rokeach değerlerin hiyerarşik bir yapıya sahip olduğunu öne sürmüştür. Yani bir kişinin değerleri bir değerler sistemi şeklinde örgütlenir. Değer genellikle kendi başına var olmaz. Kişi bir değere sahipse, başka değerlerle bir bütünlük oluşturan bir yapı içinde sahiptir. Bu yüzden bazı değerler bazı değerlerden daha üstündür. Bu düşünce bireylerin değerlerini ayrıştırmaya zorladığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Schwartz’ın değerleri ise 7’li bir dereceleme ölçeği kullanır. Onun değerlerinde de çok önemli değer vardır (bu genellikle 1-2 tanedir), ama değerlerin çoğu az çok önemli olma sürekliliğinde bir yerde bulunur. Bir açıdan bakıldığında Schwartz, değerlerde Rokeach’in hiyerarşisini kaldırmamış olsa bile, yumuşatmıştır. 

        Ama eğitimciler olarak hala aynı soruyu sormaya devam edebiliriz: En üst değer nedir? Değerler birbirlerine göre nasıl bir yapılanma gösterirler? Olmazsa olmaz değerler var mıdır? Değerleri nasıl ayrıştırmalı, nasıl gruplandırmalıyız? Son olarak da, hangi değerlerin öğretiminden vazgeçmemeliyiz? 

        Literatür bu soruya cevap vermez, çünkü eğitim büyük ölçüde psikolojinin etkisi altındadır ve psikologların değerleri araştırmalarının amacı da eğitim olmadığı için bu sorulara cevap vermekle ilgilenmezler. Onlar fotoğraf çekmekle ilgilenirler; “Bazıları şu değerlere bazıları bu değerlere önem verir” demek onlar için yeterlidir. Ama bu resim eğitimcilerin işine yaramaz, çünkü eğitim hedef koymak zorundadır. Belki bu duruma bir istisna olarak Pozitif Psikolojiyi eklemek gerekir. Seligman karakter gücü olarak çeşitli kültürel kaynaklardan 24 karakter gücü veya değeri belirlemiştir. Ancak onlar da oldukça geneldir ve eğitim için kullanışlı değildir. 

        Tong Keun Min. 20. Dünya Felsefe Kongresi’nde (10-15 Ağustos, 1998) sunduğu Değer Hiyerarşileri Üzerine Bir Çalışma (A study on the hierarchy of values) adlı çalışmasında felsefi çalışmaları değerlendirmektedir. İlgili yazıda Min, önce W. G. Everett’in değer kategorilerini vermiş, ardından M. Scheler’in değerlerin sıralanması ile ilgili ilkelerini sıralamıştır. 

        Değer ne kadar uzun yaşarsa, o kadar yüksektir (zamansızlık). 

        Değer niteliğini düşürmek veya yükseltmek ne kadar zorsa, o kadar yüksektir (bölünmezlik). 

        Daha yüksek değer daha düşük değerler için temel oluşturur (bağımsızlık). 

        Değerin sırası ile getirdiği doyumun derinliği arasında içsel bir ilişki vardır (doyum derinliği).

        Değer duygusu, taşıyıcısının varlığıyla ne kadar az ilgiliyse, o kadar yüksektir (soyutluk).

        Bu ilkeleri genişleten N. Hartmann, dört varlık katmanı öngörür: 

        Zihinsel Varoluş Katmanı

        Bilinçli Varoluş Katmanı

        Canlı Varoluş Katmanı

        Fiziksel Varoluş Katmanı

        Cansızlar sadece dördüncü katmanda yer alırken, bitkiler buna ek olarak üçüncü katmanda, hayvanlar onlara ek olarak bilinçli katmanda yer alır. İnsan ise dört katmanı birden içerir. Bu düşüncelere dayanarak Min şu sınıflamayı ortaya koyar: 

        En üst düzey değerler soyut değerlerdir. Bunlara Eflatun’dan kanıtlar getirilebilir: Mutlak adalet, mutlak güzellik, mutlak iyilik gibi. Kant’ın en üstün iyilik kavramı da bu grupta değerlendirilebilir. 

        İkinci yüksek değer grubu insanlığa onlara mutluluk verecek yola yönlendiren eylemlerdir. Tarihte “büyük insan” olarak değerlendirilen kişiler bu gruba girer. Söz gelimi eskiden tartışılan “Edison cennete gidecek mi” sorusu Edison’un elektriği bularak insanlığa hizmet ettiği düşüncesinin bir sonucudur. Toplumların medeniyete katkıda bulunmaları ile gurur duymalarının altında yatan da budur. Einstein, Buda, İbn-i Sina, Dostoyevski’yi bu değerlere katkıda bulundukları için severiz. 

        Üçüncü yüksek değer grubu bir devlete veya millete katkıda bulunan eylemleri içerir. Bir millete yapılan iyilikler, bir kişiye yapılan iyilikten daha değerlidir. Millet için kendini feda edenler ve onun için yararlı işler yapanlar bu gruba girer. Söz gelimi Fatih Sultan Mehmet’i veya Kaşgarlı Mahmud’u kimse küçümseyemez. 

        Dördüncü grup değerler bir köy, mahalle, işyeri veya okulun gelişimine katkıda bulunmayı ifade eder. Zaman zaman duyulan “A kişisinin bu şehre veya köye çok yararı dokunmuştur” ifadesi bu değer grubunu yansıtır. Neşet Ertaş’ın Mehmet Ali Altın türküsü bu noktada güzel bir örnektir. Halka yararlı olan onların sağlıkla ilgili bakımlarına özen gösteren ve insanları mutlu eden bu kişi Neşet Ertaş’ın takdir dolu türküsüyle bir anlamda ölümsüzleşmiştir. 

        Beşinci grup değerler ise kişinin kendini geliştirmesi ve evini yönetmesi ile ilgili etkinlikleri kapsar. Tevazu, ılımlılık ve sebat böyle değerlerdir. Tevazu sahibi, ılımlı ve sebatkâr olan insanlar hem kendi gelişimlerine katkıda bulunurlar, hem bundan yararlanırlar, hem de etraflarına iyi örnek oluştururlar. 

        Daha soyut olandan daha somut değere doğru yapılan bu sıralama oldukça işlevsel görünmektedir. Önce mutlak değerle ilgili, sonra insanlıkla ilgili, ardından büyük işler başarmakla ilgili, daha sonra milletiyle, devamında köyüyle, en sonra da kendisiyle ilgili erdemli işler yapmak yararlı bir sıralamadır. Bunun değer eğitimi için önemi ise bireylerin sahip oldukları önceliklerden ileri gelir. Eğitim görmemiş kişiler, bu değerleri tersine yaşarlar. Yani öncelikle kendileri ile ilgili, sonra mahalleleriyle, sonra milletleriyle, vb ilgili değerleri sıralarlar. Eğitim bu sıralamayı tersine çevirmelidir. Eğitim insanların dünyalarını genişletiyorsa ki öyle olması beklenir, değerlerinin kapsamını da genişletmeyi hedeflemelidir. Eğitim bireyi bencillikten kurtarıp toplumsallaştırmayı, insanlaştırmayı amaçlamalıdır. Bu amacı gerçekleştirmenin yolu da onu soyut ve üstün değerlere yöneltmekten geçer. Bu aynı zamanda insanın dünyadaki varoluşunun gereğidir. İnsanlık için yararlı işler yapmayı, milleti için faydalı olmayı çocuklara öğretmek her toplumun eğitiminin sorumluluğudur. 

        Rahmetli Nurettin Topçu çocuklara önce hürmet (saygı), sonra merhamet, ardında hizmet duygusunun öğretilmesi gerektiğini belirtmişti. Bu değerler bencil olmayan değerlerdir ve insanlığa saygı, milletine yakınlık ve içinde bulunduğu topluma hizmet etmeyi öğretmeyen bir eğitim görevini yapmıyor demektir. Kişiler anlayışları miktarınca mutlak değerlere ulaşırlar ve her durumda kendileri için uygun ve gerekli kişisel değerlere sahip olurlar. Eğitim yetiştirmek ve eriştirmekse bireyi bencilliğinden çıkarıp topluma ve insanlığa kazandırır.