Aileye Ne Oluyor?

Mayıs 2019 - Yıl 108 - Sayı 381



        Son dönemde medyaya her zaman olduğundan daha fazla aile içi iletişim bozukluğu, aile içi geçimsizlik, aile değerlerinde kayıp hatta aile içinde işlenen cinayetler gibi istenmeyen, ailelerde dolayısı ile de toplumda yaşanılan çözülmeleri gösteren olaylar yansımaya başladı. Ailelerde yaşanılan bu istenmeyen durumların eskiye oranla daha fazla medyaya yansıyor olmasında medyanın eskiye oranla daha etkin olmasının etkisini göz ardı edebilmek mümkün değil. Ancak bir gerçek var ki o da göz ardı edilemeyecek kadar çok sayıda, ailelerde istenmeyen bahse konu davranış şekillerini ortaya koyan örneklerin olduğudur. Türk kültüründe aileye atfedilen kutsiyet, İslam kültüründe aileye verilen önem bilinirken Müslüman Türk ailesinde yaşanılan bu istenmeyen örneklerne ile ve nasıl açıklanabilir? Bu olayları münferit olarak düşünmek mümkün tabi ki. Tek tek olaylar arasındaki bağlantıları tespit ederek aile kurumunda meydana gelen değişimin kaynağını ortaya koymak, olaylar arasındaki bağlantıları tespit ederek sosyo-kültürel yapıda aksayan veya fonksiyonunuyerine getiremeyen kurumlara dikkat çekmek; bu kurumların değişen dünyada, değişen şartlara uygun değişim ve dönüşümlerini gerçekleştirebilmeleri için yapılması gerekenler üzerine kafa yormak gerekmektedir.Ancak o zaman, olaylar üzerinde konuşarak, geçici pansuman çözümler üretmek yerine; değişime aynı hızda ayak uyduramayan kurumlarda olması gereken değişimlere ışık tutmak, önemli bir fonksiyon ortaya koyacaktır.

        Aile, hem toplumların en küçük yapı taşı hem de toplumu temsil eden en önemli öge olarak kabul edilmektedir. Toplumlar ailelerden oluşmakta, ancak toplumları şekillendirenler de aileler olmakta ya da toplumların şekillenmesinde aileler çok önemli fonksiyonlar üstlenmektedirler. Her toplum bireylerine kültürel normlarını sosyalizasyon süreci vasıtası ile öğretmektedir. Bu öğrenme sürecinde ail,e ilk ve en önemli fonksiyonu yüklenen kurum olarak kabul edilmektedir. Anne karnından başlayan süreç ile aile bireylerine, toplumun kabul ettiği duyuş, düşünüş ve davranış şekillerini kazandırmaktadır. Bu anlamda etkin ve birebir bireyi kabullenen, şekillendiren ve yaşadığı toplum ile bütünleştirebilen bir başka kurum bulunmamaktadır. Bu noktada eğitim kurumunun katkısından bahsetmek gerekir. Ancak eğitim kurumunun da zaman içinde ailenin devretmiş olduğu fonksiyonlardan sadece birisini yerine getirmekte olduğunu ve aileden bağımsız bir şekilde eğitim kurumunun istenilen düzeyde etkili olamayacağını ortaya koyan pek çok çalışmanın olduğunu da bilmek gerekir.

        Bu noktada aile kurumunun nasıl bir işleyiş ortaya koyduğuna bakmak gerekir. Aile kurumu, en yaşlısından en gencine verilen statüler çerçevesinde hiyerarşik bir yapılanma ortaya koymaktadır. Bu yapılanmada sosyalizasyon sürecinden önce geçenler, sonra geçmekte olanlara rehberlik etmekte, onlara toplumsal normları öğretmek sureti ile toplumla bütünleşmelerinde yardımcı olmaktadır. Önceki kuşaklar, yeni kuşakların toplumla bütünleşmesini önemsedikleri için bu görevi üstlenmektedirler. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Tek başına yaşayamaz, yaşasa bile mutlu olamaz. O halde yeni doğanın içine doğmuş olduğu o toplum ile bütünleşmesi gerekmektedir. Aksi halde toplum onu dışlayacaktır, cezalandıracaktır. Bunun bir insan için ne derece zor bir durum olduğunu bilen, kendileri de aynı süreçlerden geçen tecrübeli aile bireyleri çocuklarının, torunlarının böyle bir durum ile karşılaşmamaları için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. 

        Tarım ve hayvancılığın olduğu geleneksel yapılarda yaşanılan geniş aile modeli, üç kuşağın bir arada bulunmasına imkan sağlamaktadır. Aynı evde yaşayan, aynı tarlada çalışan ya da aynı hayvanların bakımını üstlenen aile fertleri, birbirleri ile sürekli yüz yüze iletişim halinde oldukları için kültür aktarımını çok daha kolay bir şekilde gerçekleştirebilmektedirler. Gözlerini ilk açtıkları andan itibaren dedeler, nineler, amcalar teyzeler, yeğenler, kuzenler bir arada oldukları için hem birbirlerini önemsemekte hem birbirlerini ve birlikte yaşamayı kabullenmekte hem de onları kendilerine rol model almaktadırlar. Böylece yaşlı kuşaktan genç kuşağa kültür aktarımı çok daha kolay olmaktadır. 

        Ancak sanayileşmenin getirmiş olduğu kent hayatı, geniş ailenin yerini çekirdek aileye bırakmasını zorunlu hale getirmiştir. Çekirdek aile anne baba ve çocuklardan oluşurken diğer aile fertlerini dışarda bırakmıştır. Çekirdek ailelerde geniş ailelerde olanın aksine aile fertleri evlerinden uzakta ve farklı iş kollarında çalıştıkları için eskisi kadar bir arada vakit geçirememektedirler. Bir arada oldukları zaman kısıtlı olduğu için kültür aktarımı aile fertleri vasıtası ile değil, aile fertlerinden çok daha fazla etkileşim halinde oldukları çevredekiler ve sanal alem üzerinden gerçekleşmektedir. Eskiden aile bireyleri tarafından gerçekleştirilen eğitim ve meslek edinme sürecinin çok önemli bir kısmının formal eğitim kurumlarına bırakılmış olması da aile fertlerinin iletişim düzeylerini azaltmıştır. Aile fertlerinin aynı evde olsalar dahi yüz yüze iletişimlerinin azalması, kültür aktarımının aileden değil de dış unsurlar tarafından gerçekleştirilmesinde etkili olmuştur. 

        Küreselleşen dünyada kitle iletişi araçlarının da etkisi ile toplumların kültürel değerleri yerini global değerlere bırakmıştır. Bu da toplumların kendi değerleri ile global değerlerin zaman zaman çatışmasını beraberinde getirmiştir. Geleneksel yapı içinde hakim olan biz duygusu yerini ben duygusuna bırakmış, böylece toplum için yaşayan bireyler yerini kendisini, kendi konforunu düşünen bireylere bırakmaya başlamıştır. Yaşamış olduğu toplum ile bütünleşerek, toplumun çıkarlarını kendi çıkarlarının önünde gören bireylerin olduğu bir toplumda toplumsal huzur ve barış ortamının sağlanmasının son derece kolay olduğunu belirtmeye gerek yok. Öte yandan bireyselleşmenin hakim olduğu, bireyin kendi çıkarlarını toplumun ve toplum içindeki tek tek bireylerin önünde tutan sistemlerin oluşturulduğu sosyo-kültürel yapılarda da hukuk sistemleri sayesinde sorun yaşanmamaktadır. Çünkü bireyler kendi haklarını savunup, kendi hayatlarını yaşarken diğer bireylerin haklarını ihlal etmemekte, ihlal etmek istediklerinde de yazılı ve yazısız kurallar buna izin vermemektedir. Ancak şu anda bizde yaşanılan şartlara bakıldığında ne sadece geleneksel bir yapılanmanın ne de sadece bireyselleşmiş bir yapılanmanın olmadığı, zaman zaman birisi zaman zaman diğeri zaman zaman da her ikisinin birlikte yaşanmaya çalıştığı son derece karmaşık bir yapılanmanın olduğu görülmektedir.

        Geçiş toplumları olarak adlandırılan bu yapılanmalarda her iki toplumun kültürel değerleri bir arada bulunduğu için zaman zaman bireylerin geleneksel kültür normları ile zaman zaman da modern dünyanın kültür normları ile hareket ettikleri ve beklentilerinde de bu çeşitlilikleri gösterdikleri görülmektedir. Bu durum toplumsal düzenin tesisini zorlaştırmaktadır. Toplum içinde bireyler elde etmiş oldukları statüler ve onlara uygun roller çerçevesinde hareket ettiklerinde, toplumsal düzenin sağlanması son derece kolay olmaktadır. Aksi halde belirsizlikler kaosun da habercisi olmaktadır. Son dönemde yaşanılan olumsuz örneklerin kaynağının da bu nokta olduğunu görmek gerekir.

        Şöyle ki…Yukarıda toplumsal düzenin bireylerin statüleri ve statülerine uygun rolleri vasıtası ile gerçekleştirilmiş olduğundan bahsedildi. Aile, ister geniş aile ister çekirdek aile özelliği göstersin birinci, ikinci ve üçüncü kuşağın ev içinde veya ev dışında farklı etkileşim ağları vasıtası ile iletişim kurmaları üzerinden varlığını devam ettirmektedir. Bu etkileşim ağı içinde her bir aile bireyinin statüsü ve rolleri bulunmaktadır. Buna göre yaşamış olduğumuz kültür içinde yeni yetişen nesil kendisinden önceki nesillerin formal veya informal eğitiminden geçmektedir. Bireyin sosyalizasyon sürecinde etkisi olan veya olduğunu düşünen her birey, geleneksel değerlerin de etkisi ile saygı beklemektedir. Ancak sosyalizasyon sürecinde sanal alemin daha fazla etkisinde olan genç nesil, bireyselleşmenin de etkisi ile yaşlıların beklemiş olduğu saygıyı göstermelerinin gerekliliğine inanmayabilmektedir. Bu durum aile içinde istenmeyen olayların başlangıcı olabilmektedir. 

        Her ailede statülerin olduğundan bahsedildi. Ülkemizde ataerkil bir yapılanmanın söz konusu olduğu bilinmektedir. Ataerkil yapılanma toplum içindeki statüleri de belirlemektedir. Buna göre aile içindeki statülere bakıldığında şöyle bir tablo ile karşılaşılmaktadır:

        Baba: Ataerkil yapılanmanın kendisine hem birtakım ayrıcalıklar hem de birtakım sorumluluklar yüklemiş olduğu, aynı zamanda aile içinde kendilerine en üst statüyü verilmiş olduğu aile bireyleridir. Çocukların her türlü ekonomik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü kılınmış olan babalar, bu yükümlülüklerini yerine getirirken diğer taraftan da aile ile ilgili her türlü kararı alma ve bu kararları uygulamaları için yaptırımda bulunma hakkının kendilerinde olduğu bilgisi ile sosyalleştirilmektedirler. Ataerkil yapılanmalarda baba çocuk için güven anlamına gelmektedir. Bundan dolayı da babaların yanlış karar alma, yanlış eylemlerde bulunma ve yanlış süreçleri yönetmelerinin tahribatı, genç kuşaklar için çok daha fazla olmaktadır.

        Anne: Ataerkil yapılanmalarda erkeğin almış olduğu kararlara itaat etmesi, sorgulamaması, özellikle çocuklarına sorgulatmaması ve uymasını sağlaması beklenen aile içindeki kişidir. Aile içinde baba ve çocuklar arasında iletişimi sağlayan en önemli birey olup bir yandan her iki tarafın daha uzlaşmacı tavırla yaklaştığı, diğer taraftan uzlaşmazlık olması durumunda günah keçisi muamelesi yapılan birey olması sebebi ile statüsünün kendisine son derece zor rol ve görevler yüklemiş olduğu bireydir. Aile bireyleri için anne sevgi anlamına gelmektedir. 

        Çocuklar: Anne baba için topluma faydalı bireyler olarak yetiştirilme sorumluluğu olan, bu sorumluluğu hissetmelerinden dolayı da zaman zaman sert yaptırımlar uygulanabilen ailelerin en küçük bireyleridir. Geleneksel toplumlarda büyük oranda aile bireyleri tarafından şekillendirilen genç nesil, modern toplumlarda ailelerinden daha fazla formal eğitim kurumları ve sanal dünyanın etkisi ile şekillenmektedir.

        Büyük Anne ve Büyük Babalar: Geleneksel toplumlarda ailenin kültür aktarımını sağlayan en önemli kişilerdir. Geleneksel toplumlarda, yaşlarından dolayı ailelerin en üst statülerindeki bu kişiler aynı zamanda ailelerde en çok sözü geçen bireylerdir. Yaşları sebebi ile aktif olarak çalışamadıkları için ailelerin en genç bireyleri ile daha fazla zaman geçiren büyük anne ve büyük babalar, geleneksel toplumlarda gençler üzerinde son derece etkili olmaktadırlar.

        Geleneksel toplumlarda var olan bu düzenin modern toplumlara geçilmesi ile aile kurumunun birtakım fonksiyonlarını özellikle de eğitim fonksiyonu ile ilgili yetki devrinde bulunması, aile içindeki bireylerin statü ve rollerinde değişimi de beraberinde getirdi. Yaşlı kuşak yani büyük anne büyük babalar, anne babalar modern toplumların alışık olmadıkları normlarını reddederken genç kuşaklar, modern toplumların normlarını daha fazla benimseme sürecine girdiler. Eskiye oranla daha az zaman geçiren aile bireyleri, bir arada olduklarında da farklı sosyalleşme aşamalarından geçtikleri için bir arada olduklarında veya bir konuda karar vermeleri gerektiğinde aynı noktalardan bakamamaya başladılar. Bu durum onların birbirlerinden daha fazla kopmalarına, ortak kararlar alamamalarına, birbirlerine ve fikirlerine tahammül edememelerine de sebep oldu. 

        Medyaya yansıyan olaylara bakıldığında genellikle babaların geleneksel toplumların kendilerine yüklemiş olduğu rolleri devam ettirme isteğinde olurken kadın ve özellikle de kız çocuklarının modern toplumların kurallarına daha fazla uyma meyli içinde olduklarını ortaya koymaktadır. Özellikle geleneksel toplumların içinde yetişen ve geleneksel toplumların bu anlamda erkeğe sunmuş olduğu ayrıcalıkları kullanma isteğinde olan erkekler, var olan sistemi değiştirmek istememekte, isteyenlere de direnç göstermektedirler. Çünkü erkek köyünün geleneksel yapısı içinde görmüş olduğu saygıyı modern toplumlarda görememektedir. Geleneksel toplum içinde söz sahibi olan, ailenin diğer fertleri ücretsiz aile işçisi olduğu için paranın dolayısı ile de gücün sahibi olan erkek, şehre göç edildiğinde vasıfsız bir kişi olarak iş bulmakta güçlük çekmektedir. İşini kaybeden baba önce para, sonra da evdeki iktidarını kaybetme korkusu ile karşı karşıya kalmaktadır. Eşi ve çocukların da çalışma hayatına girmesi, erkeğin bu korkularını her geçen gün arttırmaktadır. Tüm bunlar erkeğin moralinin dolayısı ile de iletişim şeklinin bozulmasını beraberinde getirmektedir.

        Modern toplumlarda yani göç ettikleri şehirlerde doğup büyüyen ve eğitim alan kız çocukları, değişen dünyanın ve şartlarının daha fazla farkına varmakta ve almış oldukları eğitimin de etkisi ile daha fazla bireyselleşerek yetişmektedirler. Modern dünyanın kadınlara erkeklerle eşit şartlarda sunmuş olduğu eğitim ve imkanlarısayesinde değişen toplumsal cinsiyet rollerinin de farkına varan kız çocukları, sadece kendi haklarını korumak ile kalmamakta, annelerinin de haklarını koruyabilmek, annelerinin de hak ettiğini düşündükleri yaşam şekillerini sürdürebilmelerini sağlayabilmek için çaba sarf etmektedirler. Bu durum aile içinde kadın ve erkek olmak üzere ikili bir kutuplaşmanın başlamasında son derece etkili olmaktadır. Kutuplaşma bir kez başladığında da tarafların birbirlerine olan müsamahaları azalmakta, bu da aile birlikteliğine son derece olumsuz yönde etkide bulunabilmektedir.

         Basına yansıyan haberlere bakıldığında, işini dolayısı ile de evdeki iktidarını kaybetme korkusu ile karşı karşıya kalan erkeklerin, eşleri ve çocukları üzerinde baskıcı bir tavır sergilemeye başlamaları ile başlayan süreç, istenmeyen vakaların yaşanmasını da beraberinde getirmektedir. Erkeğin gücünü kaybetmemek için baskıcı tavrını arttırırken, kadın ve özellikle de kız çocuklarının kendi haklarının farkına varmaya başlamaları, iki tarafın karşı karşıya kalmasına sebebiyet vermektedir. Geleneksel kültür içinde bir evde yaşayıp aynı işi yapan dolayısı ile de birlikte daha çok vakit geçiren, yüzyüze iletişimi fazla olan bireylerin şehirde aynı imkanları bulamaması birbirlerine olan gönül bağlarının zayıflamasını, birbirlerine olan tahammül ve saygılarının da azalmasını beraberinde getirmektedir.Böyle bir durumda erkeğin baskısını arttırması, diğer aile bireyleri karşısındaki değer ve saygısının sorgulanmasına sebep olurken diğer taraftan da aile içi dinamiklerde bozulmalar söz konusu olmaya başlamaktadır. Bu da aile içi şiddet şeklinde kendisini göstermektedir.

        Tüm bu anlatılanların toplumun genelini yansıttığını söyleyebilmek tabi ki mümkün değil. Tüm göç eden veya geleneksel aile hayatını sürdürmeye çalışan ailelerde erkeklerin baskıcı, kadın ve kız çocuklarının da isyankar olduğunu söylemek gerçekleri yansıtmayacaktır. Ancak toplumun çok hızlı bir değişim yaşıyor olduğunu ve geçiş aşamasında olduğunu dikkatlerden kaçırmayarak, toplumsal dönüşümü kolaylaştırmanın yollarını bulmak gerekmektedir. Bu noktada en etkin çözümlerden birisi, bir taraftan toplumsal değişimi hızlandırmak, dolayısı ile geçiş toplumu olarak arada kalmışlıktan toplumu kurtarmak iken diğeri toplumsal değişime bağlı olarak toplumsal cinsiyet rollerindeki dönüşümü gerçekleştirmektir. Böylece aile bireylerinin cinsiyete ve yaşa bağlı olan iktidarlarını, aile içindeki bir birey olmanın önemine dönüştürmeye ve bunun önemini topluma benimsetmeye çalışmak önem arz etmektedir. Ev içindeki hiyerarşik yapılanma ve toplumsal cinsiyet rollerinde yaşanacak değişimin toplumun geneline yansıtılması, bireylerin aileye ve topluma olan katkıları oranında elde edecekleri statülerin öneminin fark ettirilmesi, bu değişim ve dönüşümün başlangıç noktası olacaktır.

        Tarih içinde farklı toplumlara bakıldığında ailenin ne derece önemli bir kurum olduğunu ve ne derece önemli bir fonksiyon ortaya koyduğunu görmemek mümkün değil. O halde aile kurumunu önemsememek, önemini fark etmemek, aile üzerinden ülke genelindeki istendik yönde davranış değişikliklerinin geliştirilebileceğinin farkında olmamaksöz konusu olamaz. Devletin daha güçlü olabilmesi için aile kurumunun güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla da ülke gelişimi ve bütünlüğü için bu derece önem arz eden bir kurumun kendi içinde çatışmalar yaşamasına müsaade etmeyecek, değişen şartlara göre iç bütünleşmesini ve dayanışmasını sağlamasına yardımcı olacak projeler üretmenin önemini fark etmek ve fark ettirmek gerektiği kanaatindeyiz.