Erol Güngör’de Din-Devlet İlişkisi ve Hilafet Meselesi

Nisan 2019 - Yıl 108 - Sayı 380



        Giriş

        Çorum İlahiyat Fakültesi’nde 1995 yılından bu yani İslâm Felsefesi eğitim ve öğretimini kronolojik olarak verirken,  problematik olarak da Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak bağlamında okumalar yapıyoruz. 

        Bu bağlamda İslâm dünyasının içinde yaşadığı ekonomik-politik sorunlara felsefi açıdan çözüm üretmeye çalışan ama farklı düşünce modellerine sahip alimlerin temel eserlerini çaprazlama okutuyoruz. Bu bağlamda Çağdaş İslâm düşünürlerinden Aliya İzzetbegoviç’in Doğu ve Batı Arasında İslâm (çev., S.Şaban, Klasik yay, İstanbul 2015)  Fazlur Rahman’ın İslâm (çev. M. Aydın, M. Dağ, Selçuk yay, İstanbul 1981) ve İslâm ve Çağdaşlık, (çev. M. H. Kırbaşoğlu, A. Açıkgenç, Ankara Okulu yay, 1990), Seyyid Hüseyin Nasr’ın Modern Dünya’da Geleneksel İslâm (çev., Ş. Ş.Barçın, H. Arslan, İnsan yay. İstanbul 1990) ve Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi  (çev.Ş.Yalçın, İz yay, İstanbul 1995),  Roger Garaudy’in İslâm’ın Vadettikleri (çe., S. Akdemir, Pınar yay, İstanbul 1984) ve Geleceğimizde İslâm Var (çev., C. Aydın , Türk Edebiyatı Vakfı yay, İstanbul 2017), İsmail Raci Faruki’nin Çağdaş İslâm Düşüncesi ve Bilginin İslâmileştirilmesi (M. Uyanık, Ankara Okulu yay, 2016), M. Aziz Lahbabi’in Milli Kültürler ve Medeniyet (çev., B. Yediyıldız, Tur yay, İstanbul 1980), Abdulkerim Süruç’un Maksimum ve Minumum Din, (çev. Y.Demirkıran Fecr yay, Ankara 2002) adlı eserlerini tahlilini istiyoruz. 

         Böylece İslâm dünyasında yaşanan sorunlara bilgi felsefesi bağlamında zihniyet analizleri yapan ve farklı düşünen bilim insanlarıyla tanıştırıyoruz. Ardından Türkiye’den Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlakı (Dergah yay, İstanbul 2016) ve Yarınki Türkiye (Dergah yay, İstanbul 2018)  İradenin Davası, (Dergah yay, İstanbul 1998)  İslâm ve İnsan, (Dergah yay, İstanbul 2016) ile Erol Güngör’in İslâm’ın Bugünkü Meseleleri (Ötüken yay, İstanbul 1997) İslâm Tasavvufunun Meseleleri (ötüken yay, İstanbul 1996) ve Türk Kültürü ve Milliyetçilik (Ötüken yay, İstanbul 1999) adlı eserlerini öncelikli olarak okutuyoruz. Bunlardan hareketle belirlenen bir sorunu merkeze alarak bir tez konusu belirleyip, derinlemesine okumalar yapıyoruz. 

        Seçilen konular genelde Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak bağlamında Türkistan-Türkiye irtibatının felsefi temellerini araştırmaya yönelik konular oluyor. Bu çalışmaların yakın hedefi öğrenciyi lisans düzeyinde bir ayağı Anadolu’da diğer ayağı dünyada olacak şekilde tikel/yerli/milli değerlerimizi tümel/evrensel hâle getirtmeye çalışmaktır. Uzak hedefimiz ise “Türk Felsefesi”ni güncellemektir. Çünkü Nermi Uygur’un dediği üzere: “Türk Felsefesinin gerçekten iyiliğini dileyen her Türk, gücü oranında; felsefe öğretenler ile felsefe öğrenenlerin, usta ile çırağın felsefenin gelişmesine en elverişli biçimde birlikte yetişebileceği bir ortamın ne yapıp kurulmasına ön ayak olmalıdır. 

        Biz “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma”nın yani Türkistan/Atayurt’tan getirdiğimiz siyasi, dinî ve dinî birikim ile Türkiye/Anayurt’ta bulduğumuz kadim medeniyetlerin kültürel birikimini günümüz felsefe verileri ışığında yeniden okunmasıyla olacağını düşünüyoruz.  Hareket noktamız, düşünce tarihinde “İkinci öğretici” diye anılan Tarkan sıfatlı Ebu Nasr el-Farabî’nin İlimlerin Sayımı adlı eseridir. Asabiyetimizin yani birey, aile ve toplumsal varoluşumuzu, medeni/siyasi aidiyetimizi İbn Haldun’un sebep/ırk ve nesep/din tasavvurlarını merkeze alarak temellendiriyoruz. Böylece Arap-Fars iktidar çatışmasına meşruiyet arayan felsefi, kelami müzakereler dışında gelişen “Türk Aklı ve Felsefesinin Teşekkül” sürecini takip ederek, jeo-felsefe yapmayı deniyoruz. Çünkü eğer günümüzün sorunlarına dair çözüm önerilerini çoğaltmak ve alternatif önerilerle zenginleştirmek istiyorsak, Atayurt’tan getirdiğimiz düşünce birikimiyle, “mukaddes yurt” olarak gördüğümüz Anadolu’da bulduğumuz kültürel yapıya dikkat ederek, düşünce-yurtluk ilişkisini yeniden kurmalıyız. Bunun fıkhi boyutunu Ebu Hanife’ye; kelam ve akaid boyutunu İmam Maturidî’ye; halka taşınması kısmını Ahmet Yesevî’ye yönlendiriyoruz. Teknik/pozitif bilimler kısmının araştırılmasının tarihsel temelinin de Birunî ve yöntemini ile olabileceğini vurguluyoruz.  

        Düşünce tarihimizin bu seçkin zekalarıyla yolda/ş ettiğimizi, yöntemlerini hareket noktası olarak gördüğümüzü ama varış noktası olarak değerlendirmediğimizi özellikle belirtmek gerekir. Çünkü kendi dönemlerinde oldukça önemli dinî, siyasi, itikadi öğretiler geliştiren ve dönemlerinde insanların yüreğine hitap eden alimlerin fikirlerini mutlaklaştırmak ve günümüz eko-politik Şiî-Sünnî çatışmasının bir başka şekli olan Şiî hilaline karşı Sünnî hilali şeklinde bir meşruiyet arayışında olmak tutarsızdır. Türkiye Cumhuriyeti, laik, sosyal ve demokrat bir hukuk devleti olarak dini değerlere dikkat eder, ama ekonomi-politik bir savaşta dinin ve/ya mezhebin verilerini meşruiyet aracı olarak kullanmamalıdır. Özellikle Irak, Suriye, Güney Azerbaycan da Şiî öğretiye uygun olarak yaşayan Türk(men)leri düşündüğümüz zaman âlimlerimizi hareket noktası olarak görmek ile varış/nihai nokta olarak görmek arasındaki fark netleşecektir. 

        Bu tür okumalarla, Erol Güngör’ün ifadesiyle, objektif tarih olaylarıyla subjektif tarih anlayışını mukayeseli ve eleştirel okumalar yaparak mümkün olduğunca birbirine yaklaştırarak sağlam bir tarih şuuru oluşturulabilir. Ulus devletin kurulması aşamasında yapılan hatalı okumalar böylece giderilebilir ve “Millî Tarih Şuuru” oluşturulabilir.  Bundan kasıt, “millete ait tarihin basit olaylar yığını olmadığın, günümüzdeki kaderimizi çizen anlamlı bir zincirin halkaları hâlinde anlaşılmasıdır.  Çünkü tarih şuuru gerek günümüz gerekse gelecek için önemli sonuçlar doğurması bakımından önemlidir.” 

        Türkistan-Türkiye İrtibatının Kültürel Sürekliliğini Din ve Siyaset Üzerinden Takip Etmek 

        Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak için Selçuklu-Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti kültürel sürekliliğinin takip edilmesini önemsiyoruz. Bunun din ve siyaset irtibatı/ilişkisi çerçevesinde incelenmesini Tuğrul Bey, Sultan Alparslan, Osman Bey, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Mustafa Kemal Atatürk’ü simge siyasi şahıslar olarak alıyoruz. 

        Erol Güngör bu sürekliliği şöyle anlatır. “Bizimle çağdaş milletler içinde hiçbiri aynı ülkede veya çeşitli yerlerde bin yıllık bir devlete sahip olmuş değildir. Bize bu ülkeyi ve devleti Selçukoğulları’nın idaresi altındaki Oğuzlar kazandırdı. Bugünkü Türkler Alparslan’la birlikte ve ondan sonra Anadolu’ya, daha sonra da Rumeli’ye gelen Oğuzlar’ın torunlarıdır; Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti de Selçukoğlu Tuğrul ve Çağrı beylerin kurduğu devletin bir devamı olmuştur. Fakat bu devamlılıktaki sırrı iyi kavramak lazımdır. Osmanoğulları’nın siyasi dehası olmasaydı belki Anadolu Türk devleti de tıpkı Cengiz imparatorluğu veya Timur Bey’in imparatorluğu gibi dağılıp gidecekti ve belki biz bugün Doğu’da kalan amca çocuklarımızın kaderini paylaşacaktık” der.

        Simge liderlerimizi ana hatlarıyla verecek olursak, Tuğrul Bey, Arap ve Fars Akıllarının ortaya koyduğu Müslümanlık tasavvurlarının dışında gelişen Türk Aklı ve Müslümanlık tasavvurunun ortaya konulması açısından önemlidir. İktidar çatışmalarını dini tasavvurlarla meşruiyet sağlamak için “seyyid” kavramıyla Hz. Muhammed (sav) uzanmayı deneyen Fatimî/Şiî ve “imamlar Kureyşt’en olur” sözü ile iktidarına meşruiyet sağlayan Abbasi/Sünnî hilafet kavgalarının dışında gelişen Türk Devlet geleneğinde din ve devlet ilişkilerini özerk bir şekilde temellendiren Tuğrul Bey, önemli bir hareket noktasıdır. Sünnî paradigma içinde kalıp, dinî değerlere önem vermekle birlikte meşruiyeti için “Büyük Türk Tarihi“nin verilerini merkeze alan bu perspektifin temellendirilmesi ve yaygınlaştırılması bize göre Tuğrul Bey ile olmuştur. 

        Türklerin Müslüman olmaları oldukça karmaşık ve uzun araştırmalara ihtiyaç duyan siyasi, sosyal ve kültürel boyutlara sahiptir. Bununla birlikte yaşadıkları coğrafyada Sünnî İslâm’ın kurumsallaşmış siyaset geleneği, sistematik bir hukuk düzeni ve yazılı bir teolojiye sahip bulunması, kısaca çağın bir Müslüman devletinin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yapılanmanın imkânını sunduğu bir gerçektir. 

        Buna rağmen doğrudan incelediğimiz soruna yönelirsek Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk Sultanı (940-1063)  Ebu Talip Muhammed b. Mikail b. Selçuk nam-ı diğer Tuğrul Bey’in (993-1063) devlet olarak Abbasî Halifesi Kaim bi Emrillah’ın yanında yer alıp Büveyhioğulları devletine son verdi. Halife, Tuğrul Bey’in başarısı üzerine onun istediği unvanları verdi ve kurduğu devleti (438/1046-47)  tasdik etti. Ramazan 1047/ Aralık 1055 yılında Bağdat’a gelmeden halifenin emri ile Tuğrul Bey’in adı hutbelerde zikredildi.  Şiî İsmaili Buvehyi (Fatimî) söylemine karşı Sünnî temellere göre eğitim veren Nizamiye medrese/üniversitesini kurması, buralarda felsefe din ve temel bilimlerin bir arada okutturması son derece önemlidir. Günümüz İlahiyat Fakültelerinin temeli buraya kadar gider ve dünyada ilk devlet üniversitesi de denilebilir.  

        İkinci önemli simge siyasetçi Sultan Alparslan olup, Anadolu’nun fethiyle Türkleşmesi ve İslâmlaşması ve günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin misak-ı millî sınırlarının çizilmesi ve Anadolu’nun yurt edinilmesi açısından önemlidir. Millî tarihimiz açısından Malazgirt zaferiyle 11 asırda Anadolu’da Selçuklular bir dinî diriliş (Rönesans) başlattılar.  Ama bir yanda Moğol, diğer yanda Haçlı hücumları, içteki saltanat çatışmaları yüzünden çabuk söndü. Ama Türkler hanedan ve rejim değiştirmekle birlikte sürekli devlet kurmuşlar daima bağımsızlıklarına önem vermişlerdir. 

        Osman Bey, Moğol saldırılarıyla dağılan Anadolu Selçuklu Devleti’nde, beyliğini bir devlet hâline getirmesi açısından önemlidir. Farabî’nin ifadesiyle söyleyecek olursak, medeni ilimlerde küçük site/devlet kurması, Türk devlet geleneğinin devam ettirilmesi açısından bağlamında ayrıntılı incelenebilir.  

        Fatih Sultan Mehmet’in Anadolu Türk Birliğini sağlaması, İstanbul’u fethederek Osmanlıyı bir dünya devleti hâline getirmesi önemlidir. Farabî’nin siyaset felsefesi bağlamında söyleyecek olursak Osman Bey’in kurduğu site devletini orta ölçekli devletten dünya devletine dönüştürendir. Nizamiye medresesinin devamını Fatih külliyesi ile devlet üniversitesini bir dünya markası hâline getirmiştir. Nurettin Topçu’nun tespitiyle “Kılıç Arslan ve Alparslan ile başlayan Anadolu’nun Türkleşmesi/Müslümanlaşması Fatih’in bize bıraktığı miras Konstantiniye’nin fethedilerek İslâmbol’a çevrilmesinin felsefesini ve Türk Ruhu’nu gençlere iyice anlatmak gerekiyor.”  Bunu gerçekleştirdiği için Osmanlı Devleti uzun süre Batılılara karşı İslâmiyet’in hamisi oldu.

        Tuğrul Bey ile başlayan ve Fatih Sultan Mehmed ile zirvesine ulaşan Din ve Devlet ilişkilerini Papalık ve Şia’nın imamlık nazariyesi gibi bir kutuplaşmaya izin vermeyeceğini Şeyhü’l-İslâmlığı Bizans Patrikliğinde olduğu gibi kendisine bağlı bir kurum hâline getirmesiyle devam eder. Onu tayin ve azil yetkine sahip olması, A.Y.Ocak’a göre Osmanlı Devleti’nde hem devlet ve siyasetin hem de İslâm’ın en üst temsilcisi mevkiine Osmanlı sultanı yerleşmesi demek olup, bağımsız bir manevi otorite merkezi oluşturmanın önüne geçilmesi anlamına geldiği açıktır.  Hilafeti devralmaya rağmen Osmanlı’nın teokratik bir devlet olduğu söylemenin tutarlı bir tarafı olmadığını belirten Güngör, dinî değerlere dikkat etmek ile din adına karar vermenin farklı olduğunu özellikle belirtir. Burada Ocak’ın dediği anlamda İslâmiyet’in en üst mevkiinde olması, Şeyhu’l-İslâm’ı kendisine bağlaması, dinî konularda karar vereceği anlamına gelmez. Ayrıca hilafeti siyaseten kullanmaya da uzun yıllar hiç ihtiyaç duymadıkları da unutulmamalıdır.

        Buna ilaveten Fatih bir sanat Rönesans’ına hazırlık yaptı. 2. Bayezid bu Rönesans’ın ilim sahasında temellerini kurmaya çalışırken imanlı milliyetçilik davası ortaya koyan Yavuz Sultan Selim ise bunun uluslararası alanda ilanı demek olan hilafet tasavvurunu şahsında birleştirir. Oğuz Türklerinin Kayı boyundan olan bir hanedan artık Tuğrul Bey ve Fatih Sultan Mehmed’in alt yapısını hazırladığı Din ve Devlet ilişkisini seyyid ve şerif gibi unvanlarla kendini Kureyş kabilesine ulaştırmaya resmen hiç ihtiyaç duymayan fiilî (de facto) yapıyı hukuki hale (de jure) dönüştürür ve bütün dünyaya ilan eder. Zaten Mısır’da Memluklerin gölgesi altında yaşayan Abbasi Halifesinin ne siyasi ne de dinî açıdan bir hükmü bulunmuyordu. Dolayısıyla yöneticilerin tek ve Kureyş’ten olma şartı tarihte geçerliliğini sürdüremedi. Bana göre Türklerde hükümdarlık hakkının kendilerinde olduğunu iddia etmenin ötesinde hilafeti de alarak dünya devleti olduklarını Orhun Abidelerindeki “Kut Alma söylemine uygun olarak gerçekleştirdiklerini vurguluyorlardı. 

        Erol Güngör, Yavuz Sultan Selim’i dünya çapında bir strateji dehası olarak görür. Suriye, Irak, Mısır ve Hicaz’ın Türk devleti bakımından ne ifade ettiğini çok iyi kavradığını, hatta Hint Denizi yolunu eline geçirdikten sonra Hindistan’a kadar gitmeyi bile planladığını söyler. “Ömrü bu projeye yetmiş olsaydı, Türkiye, daha sonraki yıllarda içine gireceği İktisadi krizi daha baştan atlatabilecekti” der. Yavuz ile Şah İsmail arasındaki Şiî Sünnî mücadelesini de Türklerin varoluşu açısından son derece önemli görür. Şah İsmail’in Türkçeye vurgusundan hareketle Türklüğünün öne çıkarılmasını tutarlı bulmaz, çünkü bir süre sonra Şah İsmail’in devleti bir İran Devleti olmuş ve Farsçayı benimsemiş, Yavuz’un devleti ise Türkçe’nin yegâne dayanağı olarak kalmıştır. Tabii bunda Yesevi’nin haleflerinin sünni fıkıh ve kelami öğretiyi halkın anlayacağı şekilde ve Türkçe ifade etmesinin de etkisini unutmamak gerekir.

        1789 yılında değişen dünya ekonomi politik modeline göre artık monarşi yerini Cumhuriyet’e, din merkezli yönetim laikliğe, çok uluslu devlet de ulus devletlere evrilmeye başladı. Bunun ayrıntılı incelenmesi için İpek Yolu’nun medeniyet mihveri olmaktan çıkması, coğrafi keşifler, Rönesans, reform ve aydınlanma süreçlerinin analizi gerekir.   Bu çerçevede Tanzimat ile dünya eko-politik paradigmasına uyum sağlamaya çalışan Osmanlı bu bağlamda ilk önce “Üç Tarz-ı Siyaset”in Osmanlılık kavramını gündeme getirilmişti. 2. Mahmud 1808 tarihinde Sened-i İttifak’ı imzalayarak kendi eli ile kendi yetkilerini kısıtlamayı kabul etti. 1839 yılında Tanzimat ilan edildi. Erol Güngör Tanzimat uygulamalarına oldukça eleştirel yaklaşır ama dönemin şartlarını düşününce bir derece de olsa mazur görülebilir, der.

        Bize göre aslında bu “Üç Tarz-ı Siyaset”in ilki olan Osmanlıcılığın devreye sokulmasıydı. Bununla zaman kazanırken Harbiye, Tıbbiye ve Mülkîye modernleşmenin üçlü sacayağı olarak görüldü ve yenilikler yapıldı. Bunu arka planında Batı’nın bilgi, bilim ve teknolojiyi kullanmak ve sanayileşmek olduğu, fikrî yenilenme (Rönesans) ile dinî yenilenmeyi (reform) gerçekleştirmesi vardı.  Dinî bir çatışma alanı olmaktan laiklik ile çıkartan Batı, yenidünya düzeninin belirleyicisi olmuştu. Tarihsel olarak bu süreci Viyana kuşatmasına kadar götürebiliriz. 1683 yılında yapılan 2. Viyana kuşatması sırasında Avrupa bilimde Newton düzeyine çıkmış, teknik buluşlar gerçekleştirilmeye başlamıştı. Ticaret ve keşiflerle sömürgecilik artmaya başlamıştı. 1699 Karlofça Antlaşması bizim Batı’nın üstünlüğünün resmen başlangıç tarihidir de diyebiliriz.  

        Osmanlıcılık siyasetinden sonra Üç Tarz-ı siyasetin ikinci aşaması olan İslâmcılık, Hilafetin manevi etkisini güncelleyip kullanılarak hayata geçirildi. Tabii bu uygulamada Türkiye’nin ittifaklarının özellikle Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Rusya’nın Panslavizm öğretisine karşı geliştirilen bir bilinçlilik oluşturma çabasının da etkisi vardı.     Türk Tarihi başlıklı eserinde bütün Osmanlı sultanlarını inceleyen Güngör sonuçta “Osmanlı Devleti dört yıllık savaş içinde dört cephede savaştı ve yüzbinlerce evladını kaybetti. Aslında çok iyi de savaşıldı. Özellikle Çanakkale’de, Irak cephesinde ordularımız müttefik kuvvetleri yendi. Daha sonra modern Türkiye’nin kurucusu olacak olan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) Çanakkale savaşlarında albay olarak kazandığı başarı ile ismini duyurmuştu. Türkler Filistin-Suriye cephesinde İngilizlere yenilerek Adana’- ya kadar çekildiler ve burada bir savunma hattı hazırladılar. Fakat Almanya’nın barış isteğiyle ittifaktan ayrılması üzerine Türkiye de bu kötü şartlar altında barış istemek zorunda kaldı. 1918’de savaş bitmiş, Türkiye de bitmişti” der. 

        Osmanlı Devleti, Balkanlar’da gayr-i müslim, Orta Doğu’da Müslim unsurların bu hareketleri karşısında askerî ve mülkî bürokratlarda gerekli önlemleri almaya çalışması da bir fayda vermedi.  Aslında 23 Nisan 1920 tarihinden beri fiilen mevcut olan Büyük Millet Meclisi 1 Teşrisani 1922 yılında Osmanlı Saltanatı’nın ilgasının zarureti hakkında Gazi Mustafa Kemal’in teklifini görüştü. Türkiye bir Cumhuriyet yönetimi olarak 29 Ekim 1923 yılında hukuki şeklini dünyaya ilan etti ve 3 Mart 1924 tarihinde hilafet ilga edilerek, bütün kamuoyuna artık din üzerinden Türkiye’ye yönelik bir tehdide izin verilmeyeceği açıklandı.  aslında siyasi hiçbir gücü kalmayan ve Papalık gibi manevi bir otoriteye dönüştürülmeye çalışılan halifeliğin kaldırılması doğaldı. 

        Erol Güngör “Türkiye devlet reisinin İslam dünyasının lideri olduğu ve şeyhülislamın da kabine üyesi bulunduğu bir rejimden çıkarak cumhuriyet rejimine girmiştir” diyerek bu geçiş sırasında, ister istemez, eski rejimin temeli sayılan veya onunla yakın ilgisi bulunan müesseseler üzerinde köklü tedbirler alınması bir zaruret olduğunu düşünür. Bu çerçevede vakıfları devletleştirirken, cemaat teşkilatı kurulmasına izin vermeyerek, dinî müesseselerin ve din adamlarının devlet yönetimi altına alınmasını normal görür. Günümüzde bu önlemlere rağmen cemaatlerin ve tarikatların dernek adı altında yeniden siyasete eklemlendiğini düşünürsek, alınan kararların tutarlığına rağmen günümüzde bir “cemaat kapitalizmi”nin oluştuğu ve tehlikenin hâlâ devam ettiği de söylenilebilir.

        Mustafa Kemal Atatürk bu sürecin son simge siyasi figürü olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ekibin lideri olarak hilafeti ilga eder ve meşveret görevi demokrasinin bir işlevi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne devredilir.  Bu siyasi/fikrî ve kültürel sürecinin son halkası olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında kurulması bu tarihsel sürecin sürekliliğini gösterir. 1789 yılında değişen dünya siyasi paradigmasına yani monarşiden cumhuriyete; din merkezli yapıdan laikliğe, çok uluslu (imparatorluk) yapıdan ulus devlete geçişi sağlaması ve muasır medeniyet seviyesini aşmayı hedef olarak kurmasının önemi vurgulanabilir.

        Görüldüğü üzere, dünyada Türkler sürekli devlet kurmuşlardır. Türkiye Türkleri yeniden bağımsız bir devlet kurmuşlarıyla şimdiye kadar hiç esir olmamış, başka bir dil ve bayrak altında yaşamamışlardır. “Bu kadar uzun bir macerası olan bir millet hâlâ yaşadığına ve yakın zamana kadar dünyanın en büyük imparatorluğunu yaşattığına göre, her şeyden önce eşi az görülür bir hayat gücüne sahip demektir.” Üstelik bugün Birleşmiş Milletler Teşkilatının millet sıfatını verdiği birçok toplulukları idaresi altında tuttuğu da görülünce onun siyasi ve fikrî kültürünün gücü de ortaya çıkmıştır. 

        Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmanın Yerli Ayağı Olarak Erol Güngör

        Erol Güngör, Türkiye’nin çok gençte kaybettiği önemli bir alimdir, alanım adına söyleyecek olursam İslâm’ın Bugünkü Meseleleri ve İslâm Tasavvufu’nun Meseleleri adlı eserleri son derece vukufla yazılmış eserlerdir. Buna ilaveten profesörlük takdim tezi olan Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar Ahlâk Psikolojisi, Ahlâkî Değerler ve Ahlâkî Gelişme  (Ötüken İstanbul 1998) ile Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak (Ötüken yay, İstanbul 1997) adlı eseri, Mümtaz Turhan geleneğini devam ettiren ve ülkemizin birikimini sosyal psikoloji alanında değerlendiren yegâne çalışmalardandır. Türkistan Türkiye irtibatını en iyi temellendiren bilim insanlarında birisi olarak Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme (Paul Hazard, çev. E. Güngör, Tur yay, İstanbul 1981) bağlamında yerli/millî ve manevi değerlerimizi okuyarak tümelleştirmeye çalışmasının takipçisi olmaya çalışıyoruz.  Bu nedenle Tarihte Türkler adlı eserini merkeze alarak Din-siyaset ilişkisini ana hatlarıyla incelemeye geçmeden önce niçin Erol Güngör önemli sorusunun cevabını anlamak için hayatına kısaca bakmak gerekir.

        1938 yılında Kırşehir’de doğan Güngör, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne 1956 yılında kayıt oldu. Muhafazakâr gençliğin yetişmesinde isimsiz kahramanlardan birisi olan Fethi Gemuhluoğlu onu Mümtaz Turhan ile tanıştırdı. Mümtaz Turhan’ın önerisiyle aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi’ne geçiş yatı ve burayı 1961 yılında bitirdi. Aynı yerde
Tecrübî Psikoloji asistanı oldu. Bu sırada Türkiye’de yeni bir bilim dalı olan Sosyal Psikolojiye yöneldi. Bu disiplinin önemli eserlerinden Krech ve Crithfield’in Sosyal Psikoloji kitabını Türkçeye çevirdi. 1965’te “Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon” adlı teziyle doktor oldu. 

        Ziya Gökalp’tan biraz daha yoğun olmakla birlikte Mehmet Akif Ersoy, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Hilmi Ziya Ülken, Hüseyin Nihal Atsız ve Dündar Taşer gibi âlimlerden etkilenmiştir. 1966’da ABD Colorado Üniversitesi’nden tanınmış sosyal-psikolog Kenneth Hammond’un daveti üzerine Amerika’ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. Sosyal-psikoloji ders ve seminerlerini yürüttü. “Şahıslar arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü” konulu teziyle 1970 yılında doçent oldu. 

        Akademik çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerlerde yazılar yazmaya devam etti. Erol Güngör üniversitede verdiği derslerle, ilmî yayınlarıyla Türkiye’de sosyal-psikoloji dalını önemli bir saha hâline getirdi. Devlet Planlama Teşkilatı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığının çeşitli komisyonlarında görev alan Güngör, 1978 yılında «Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar» adlı teziyle profesör oldu. 

        Akademik metinlerin yanı sıra yaşanılan sosyo-politik sorunlarla dair gazetelerde kısaca yazılar (fıkra) ve dergilere makaleler de yazmıştır. Yazıları Türk Yurdu, Klinik Sempozyum, Hisar, Türk Birliği Dergisi, Töre, Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Millî Eğitim ve Kültür, Millî Kültür, Konevî, Toprak ve Diriliş dergileri ile Millet, Hergün, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Yol, Ayrıntılı Haber, Yeni İstanbul ve Orta Doğu gazetelerinde yayınlanmıştır. 

        Güngör ayrıca 1974-77 yılları arasında Orta Doğu gazetesinin başyazarlığını yapmıştır. 1982 yılında YÖK tarafından Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edildi ve bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te geçirdiği bir kalp krizi sonucunda fiziken aramızdan ayrıldı ama eserleriyle her daim yanımızda olmaya devam ediyor. Onunla Dündar Taşer hakkında söylediklerini aynen kendisi için de geçerli görüyoruz. “Onunla münasebetimizi” devam ettirmenin en iyi yolu herhalde bize öğrettiklerini başkalarına da öğretmek, yetiştirirken yarım bırakıp gittiği gençlerin eğitimini onun bıraktığı yerden devam ettirmek olacaktır.” 

        Erol Güngör’e Göre Din-Siyaset İlişkisi ve Hilafet

         İslâm aleminde din ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl olacağı genelde siyasetçiler tarafından belirlenmeye çalışmasının tutarlı olmadığını, bunu Türk Tarihini bilen aydınların görevi olduğunu belirtmesi makalenin ilk hareket noktasıdır. Çünkü ona göre “Türkler daha ilk Müslüman oldukları yıllardan başlayarak dinle devlet arasında tam İslâmiyet’e uygun bir ayırım yapmışlardır. Türklerde devlet reisi, aynı zamanda dinin de reisi olmuyordu. Öyle olsaydı, siyasi bir mevkide bulunan insanlar dini istedikleri gibi yorumlayabilir ve istedikleri uygulamayı yapabilirlerdi. Hâlbuki Türkler din konularında hüküm vermeyi devlete değil, siyasetle hiç ilgisi olmayan âlimlere bıraktılar. Böylece devlet idaresinde bulunanlar dini kendi istedikleri gibi değil, âlimlerin yorumladıkları şekilde uygulamak zorunda kaldılar. Böylece hangi devlet idaresinin Allah’ın emrettiği gibi adaletli, şefkatli, haksever olup olmadığı konusunda objektif ölçüler kullanmak imkânı doğdu.  Bu çerçevede Güngör, ilk önce dini manevi meselelerin çözüm arayışı olarak inceler. Sonra tarihî açıdan yeni bir medeniyet (İslâm ve medeniyet) inşasında dinin rolünü araştırır.  Son olarak, toplumsal ve sosyolojik açıdan laiklik ve din irtibatını inceler. 

        Makale konusuna doğrudan gelecek olursak, tarihte görüldüğü üzere tek bir halifelik hiçbir zaman olmadığı aynı anda Abbasi, Fatimî ve Endülüs Emevi Hilafetlerinin bulunmasından hareketle tezini destekleyen görüşlere sahiptir.  Ona göre, İslâm’a göre hareket eden her siyasi lider, bir çeşit halifedir, yani yöneticidir. Ayrıca İslâm dünyasının tek bir devlet altında birleşmesine gerek olmadığı için, ulus-devletlerin varlığı İslâmiyet ile çelişmez. 

        Bu çerçevede ümmetçiliği romantik bir hayal olarak gören Güngör, millî farklılıkları dikkate almayan İslâmcı söylemler, siyasi motivasyonlardan hareket etmektedirler. Pan İslâmcılık ile hilafet arayışları İslâm dünyasındaki milliyetçilik hareketleriyle eş zamanda ortaya çıkar. Bu açıdan II. Abdülhamid’in politikasını İslâmcılık olarak değil de Batı emperyalizmine karşı bilinçlendirip parçalanmayı engellemek için hilafeti siyaset aracı olarak kullandığı hususuna dikkat çeken A.Y. Ocak’a göre “hilafetizm” diye adlandırmak daha tutarlıdır. Bu noktada Güngör, temelinde merkezî otoriteyle sorunları olan etnik azınlıkların ideolojisi ve İslâmcılık adına bu söylemlerin gizlendiği kanaatindedir. Bu noktada insanların kendi kavimlerini sevmek, onun yücelmesini istemek demek olan Milliyetçiliğin İslâmiyet’e aykırı olmadığını düşünür. Burada çokluk içinde birlik anlamında bir mensubiyet duygusu vardır ki, birini diğerinden üstün görmeyi gerekli kılmaz.

        Bu aşamada Osmanlı’nın Balkanlar ve Arap dünyasında yaşanılan kırılmalar, misyonerlik faaliyetleri karşısında İslâmcılık ve halifelik kavramlarının kullanılmasının bir neticede vermediğini de hatırlamak gerekir. Güngör, kavimleri, kültürlerin çokluğu ve farklılığı olarak görür ve temel ilkenin iyilik ve güzellikte yarışmak olduğunu belirtir. Bu anlamda Türk milliyetçiliği fikir sistemiyle hemhâl olduğunu söyler, burada gözden kaçırılan hususun dinî bir kültür meselesi olmaktan çıkıp ideolojiye dönüştürülmesi gerçeğidir.

         Bu noktada ilk baskısı 1975 yılında yapılmış olan eserinde günümüzde hâlâ önemli bir sorun olarak bulunan Milliyetçilik, Atatürk Milliyetçiliği veya Kemalizm denilen tasavvurları müzakere etmesi onun sosyal-psikoloji ve felsefe alanındaki vukufiyetini gösterir. Ona göre, “henüz elimizde işlenmiş ve hazırlanmış bir Türk milliyetçiliği görüşü mevcut değildir. Günümüzde ideolojik aşırılıklara engel olmak ve plüralist demokrasinin ayakta kalmasını sağlamak gayretinden başka bir manaya gelmeyen Atatürkçülük bir siyasi tedbirden ibarettir, yani bazılarının Kemalizm adını verdiği ve bir siyasi partinin bayrağını teşkil eden sloganlarla ilgisi yoktur. Bu tedbirlerin başarılı olması elbette Türkiye için hayırlı olurdu, fakat alelacele alınan tedbirlerin veya masa başında icat edilen kurtuluş prensiplerinin ne başarılı ne de uzun ömürlü olması beklenebilir. Bu durumda Türkiye›nin kültürü ve sosyal yapısı üzerinde temellenmiş bir milliyetçilik anlayışı geliştirilmelidir. Bu bağlamda milliyetçilik hakkında ileri sürülen eleştirileri ayrıntılı bir şekilde inceler ve bir medeniyet oluşturulmasındaki yerini tikel/tümel değerler bağlamında inceler.”

        İslâmiyet’in Hristiyanlıkta olduğu gibi bir laiklik olmadığını, bunun inanç ve vicdan özgürlüğü açısından önemli olduğunu düşünür. Dinin bir ideolojiye dönüştürülmemesi bağlamında laikliği önemser. Bununla birlikte İslâm’ı kamusal alandan ayırmanın zorluğunu bilir ve dinin hayatın içinden ayrılamayacağını da ileri sürmekte ve devletin dine müdahale etmesinin sakıncalarını da belirtir. Çünkü “Laik bir devlette umumi hayatı düzenleyen kaideler dini hayatı düzenleyen kaidelerden ayrılmıştır; fakat devletin kanunları ile dinin kaideleri umumi hayatı bozacak şekilde birbiriyle çatışamaz. Bizde bu prensip umumiyetle “devletin dine, dinin devlete karışmaması” şeklinde ifade edilegelmiştir. Mamafih, iş burada söylendiği gibi basit ve kolay değildir. Kamu nizamı ile ferdi hürriyetler arasındaki sınır meselesi her zamanın hâl ve şartlarına göre yorumlanmakta, objektif bir çözüm tarzı bulunamadığı için” sorunlar güncelliğini korumaktadır. 

        Türklerin Müslüman olma süreçlerini ve İslâm önceki dinî tasavvurlarını ana hatlarıyla inceleyen Güngör’e göre de “Türkler dünyanın idaresinin Tanrı tarafından kendilerine ısmarlandığına inanırlardı. İslâm’a girmekle onlar Allah’ın askeri oluyorlar, ellerine hiçbir yerde bulamayacakları eşsiz bir dayanak geçirmiş oluyorlardı.” Türklerin ilk temasta oldukları Araplar Sünnî Müslümanlığın temsilcileriydi.  Yaşadıkları coğrafya Hanefi fıkhı ve Maturidî akaidinin etkisi altındaydı. Yesevîlik bu resmî söylemin halka yansıyan popüler İslâm diyebileceğimiz ve bir süre sonra Tekke İslâmı hâline gelen yapısıydı. Dolasıyla Şiîlik ve Bâtınîlik şeklinde gelişen muhalefet hareketlerine -birkaç istisna dışında- katılmadılar. Büyük çoğunluğu Hanefî mezhebini tercih etli ve hep öyle kaldılar. Türkler Peygamber Sülalesine karşı büyük bir sevgi ve saygı gösterdiler ve Emevilere karşı Abbasileri desteklediler. Emevi saltanatının yıkılıp yerine Abbasiler’in gelmesinde önemli rol oynadılar.  Ama yönetime karşı kendi geleneklerini korudular ve Devlet olarak doğrudan mevcut halifenin kontrolü altına girmediler. 

        Bu girift meselenin boyutlarını müzakere etmek için Güngör “Büyük Türk Tarihi” üzerinde çalışmalar yapar.  Bu konuda oldukça şanslı olduğumuzu düşünür, çünkü “Türk’ün bütün tarihî kaybolsa, sadece Orkun Abideleri’ne bakarak bu milletin yüksek medeniyetini, devlet kurucu dehasını, ahlak ve faziletini, askerî kahramanlığını, devlet ve kanun anlayışını öğrenmek mümkündür.”  Nitekim Türk-İslâm düşüncesinin şaheserlerinden ve bizim Türk Felsefesinin kurucu metinlerinden birisi olarak ele aldığımız Dîvân- Lûgai’t-Türk adlı eserde, Kâşgarlı Mahmud, Peygamberimizin Türkleri övdüğünü, Dünya hâkimiyetinin Allah tarafından Türklere verilmiş olduğunu söyler. Bu yüzden Türklerin dilini öğrenmekte herkes için büyük faydalar bulunduğunu belirtir. Kamil bir Orta-Asya Türk çocuğu olan Yusuf, hem dönemin doğu ve batı felsefe ve ilmine hem de Türklük gelenek, görenek ve terbiyesini de tam anlamıyla hazmetmiş, özümsemiş bir âlim olan Kâşgarlı Mahmud bu eseri 1077’de Bağdat’taki Abbasi halifesine takdim ettiğini belirtmesi bana göre bu özgüvenin simgesidir. Bu çerçevede Karahanlılar devrinde yazılan bir başka önemli eser de Karahanlı Saray Nâzın Yûsuf Has Hâcib’in (1075) kaleme aldığı Kutadgu Bilig ve Selçuklu başveziri Nizamülmülk’in Siyasetnamesi ayrıntılı olarak incelenebilir. 

        Görüldüğü üzere bu husus bütün Türk geleneğinde zaten vardı, Tuğrul Bey ile birlikte başlayan sürecin Yavuz Sultan Selim tarafından resmen Oğuz Kayı boyunun İslâm dünyasının lideri olarak ilanı olarak düşünüyorum. Nitekim Erol Güngör de Türkler siyasi hâkimiyete alışkın olduklarını, çok eski bir devlet geleneğine sahip oldukları için İslâm medeniyeti içine girdikleri zaman bunu kolayca devam ettirdiklerini söyler. İslâm’ın devlet anlayışıyla temelde çatışmadığını söylerken (Sünnî) Müslümanların başında Abbasi halifesinin otoritesi olduğunu düşünüp, “Halîfe” tabirini Peygamberimizin “vekili” anlamında kullanıyorlar, hükümranlıklarını sürdürmek içinde bunu kullanmaya devam ediyorlardı. Ama “Hz. Muhammed son Peygamber olduğuna göre, dinî otorite bakımından kimsenin ona vekalet etmesi düşünülemezdi. Halife ancak İslâm devletinin reisi olarak ona “Halef” olabilirdi. Bunun için de devlet reisinin İslâm esaslarına göre hükmetmesi yetiyordu.

        Kısacası, Müslümanlığa hakkıyla uyan bir Türk ve/ya başka milletten- hükümdarla Abbasi Halifesi arasında herhangi bir fark olamazdı. Aslında Türk hükümdarlarının yaptığı bundan başka bir şey değildir.  Önceden beri Türklerde devletin en büyük vazifesi halkını korumak, adaleti yerine getirmek, asayiş ve sükûneti sağlamaktı. Törenin hükümleri karşısında Sultan’ın bile boynu kıldan ince idi. İslâmiyet›ten sonra örfün yanı sıra şeriatın hükümleri de titizlikle uygulanır olmuştur. Bu dikkat sayesinde herkes canından ve malından emin bir şekilde yaşardı. Bu bağlamda ilk dönemlerde kendilerinin hükmetmeye hak ve yetkileri olduğuna dair Halifelerden “menşur” aldılar.  O zamanlarda Sünnî düşüncede Abbasi Halifeleri, kendilerine Şiî/Fatimî hilafetine karşı destek veren Türk hükümdarlarına “Emir”, “Hakan” gibi unvanlar verdiler. İlk defa Gazneli Mahmud, sonra Tuğrul Bey “Sultan” unvanın aldılar. Malum olduğu üzere sultanlık en büyük siyasi otorite anlamına geliyordu. Zaten Abbasi halifelerinin sadece gelenekten ibaret manevi bir otoritesi kalmıştı, asıl kudret Türk sultanlarında idi. Yavuz Sultan Selim’in bu fiilî durumu hukuki şekle dönüştürmesi önemlidir. Mustafa Kemal de yeni dünya düzenine uyum sağlayan Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde bunu tamamen kaldırarak nesep üzerinden bir saltanat sürme gereksinimi tamamen ortadan kaldırdı. 

        Sonuç

        Tarihte sürekli devlet kuran Türkler, uzun süre dönemin şartlarına uygun bir şekilde hanedan merkezli farklı siyasi birlikler kurdular.  Hanedan ve beylikler şeklinde başlayan bu siyasi birliklerden bazıları kadim dünyanın birçok yerini ele geçiren imparatorluklara da dönüştü. Ed-Din anlamında Tanrı’nın farklı zaman ve mekanlarda aynı temel ilkeleri (Tevhid) farklı dillerde peygamberlere (nebi/rasul) gönderdiğini, hiçbir topluluğa vahiy gönderilmeyeceğini düşündüğümüz zaman Mete Han/Oğuz Kaan’dan bu yana dinî değerlere öncelik veren yapıları bulunduğu da malumdur. Orhun Abidelerinde yöneticilerin Tanrı’dan Kut aldığı ve bu mesaja göre insanlara adaletle hükmetmeyi vazifeleri gördüğünü düşündüğümüzde bu ilahi boyutun önemi de ortaya çıkar. 

        Ed-Din’in son uygulaması Hz. Muhammed’e gönderilen şekli olan Müslümanlığa geçişleri hakkında birçok iddia varsa da önceki dinî tasavvurlarına uygun yönlerinin baskın olması nedeniyle kabul ettikten sonra bu dinin hadimi ve hamisi (koruyucu ve hizmetçisi) oldukları bir gerçektir. Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti sürekliliğini din ve devlet ilişkisi bağlamında incelediğimiz zaman Türklerin Fars ve Araplardan farklı bir Müslümanlık tasavvuru olduğu görülür. Fars/İran geleneğinin Hz. Hüseyin üzerinden Kureyş kabilesine; Arapların Kureyş kabilesinin farklı kollarına aidiyetini sağlayarak siyasi hükümranlığına dinsel meşruiyet aramaları Türkler açısından çok anlamlı olmamıştır. 

        Selçuk Bey ile birlikte başlayan dinî değerlere öncelik veren monarşi/hanedan yönetimi, Fatih Sultan Mehmet ile Patriklik ve Şiî Velayet tasavvurlarındaki gibi bir nevi yanılmaz buyrultusu veren bir statü olması engellenmiş, Şeyhu’l-İslam devlet başkanına bağlı bir kurum hâline getirilmiştir. Yavuz Sultan Selim, Arap dünyasında dinî ve hukuki bir anlamı kalmayan ve gölge bir kuruma dönüşen Halifeliği devralarak Fatih’in geleneğini bütün dünyaya ilan etmiştir. 

        Osmanlı’nın dağılmasıyla Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu tarihsel sürekliliği dikkate alarak hilafet/saltanat kurumunu resmen kaldırmış, Şeyhu’l-İslam’ı Diyanet İşleri Başkanı olarak görmüş ve DİB anayasal bir kuruluş olarak ilan etmiştir. 

        Üniversite öğrenciliğim ve akademisyenliğim sırasında fikirlerinden oldukça istifade ettiğim merhum Erol Göngör’ün de hilafet ile ilgili görüşleri bu doğrultuda olduğu görülmektedir. Türkiye’nin millî tarihinden hareketle milliyetçilik tasavvurunu hayata geçirilmesinde Onun felsefi tahlillerinin yanı sıra sosyo-psikolojik yönlerini açıklaması açısından son derece önemlidir. Bu anlamda Mümtaz Turhan ve Erol Güngör geleneğini takip eden Yılmaz Özakpınar’ın İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü, Kültür Değişmeleri ve Batılılaşma hakkındaki fikirleri, bir medeniyet teorisi oluşturma çabaları başka bir yazıda ayrıca incelenecektir.