İkinci Yeni Türkiye’yi Düşünememe Batağından Çıkarmanın Yolu Maturudî Akıl

Mart 2019 - Yıl 108 - Sayı 379



        Türkiye büyük bir devlettir. Güçlü bir milleti, yüz akı bir tarihi ve medeniyeti vardır. Diğer yandan gerek coğrafî gerekse nüfus ve diğer bir dizi iç ve dış dinamikler bakımından da kayda değer bir öneme sahiptir. Bu nedenle Türkiye gibi bir ülkenin askerî istilalar ile işgal edilmesi oldukça zordur. Daha da ötesi Türkiye ve benzeri ülkeleri askerî müdahalelerle işgal etme girişimleri, işgalciler adına ciddi riskler taşır. Bizim bu tespitimizin doğruluğu ve geçerliliği, “15 Temmuz Kalkışması” olarak tarihe geçen ahlaksız işgal ve darbe girişiminin akamete uğramış olmasından ve “darbe girişimi” esnasında ve sonrasında yaşananlar düşünüldüğünde kolayca idrak edilebilir. Gerçekten de Türkiye’nin ve Türk milletinin dış mihraklı askerî saldırılar ve yıpratmalar ile işgal edilip ele geçirilmesi kolay görünmemektedir. Hatta mümkün değildir.

        Türkiye’nin bulunduğu konum ve tarihî müktesebat itibariyle dünyada etkin ve yetkin olarak ilerleyip büyümesini istemeyen kesimler Türk insanının hassaten dışardan gelen saldırılara karşı çok hassas ve dirençli olduğunu gayet iyi bildikleri kanaatindeyim. Öyleyse malum çevreler böyle bir bilgiye sahip oldukları hâlde niçin “birilerini” aptalca bir “darbe girişimi” ile Türkiye’yi işgal etmeye yeltendirdiler? Onlara bu cesareti veren ya da verdiren kimdi, neydi? Birçok yönden incelenmesi ve çözümlenmesi gereken bu suallere biz bu yazımızda Müslüman coğrafyada boy veren “din” anlayışları çerçevesinde bir yanıt bulmaya çalışacağız.

        Meseleyi ele alırken çıkış noktamız şudur: Bize öyle geliyor ki, Türkiye’de özellikle millî ve dinî hassasiyetin ve direncin sağlıklı olarak korunması ve geliştirilmesi muvacehesinde son yarım asrı aşan bir süredir yapılan ve yaptırılan yanlış uygulamaların neler getirip götürdüğünü görmek isteyenler, bir izan fukarası kalkışmaya destek vererek Türkiye’nin ve Türk milletinin direncini ve hassasiyetini bir kez daha bir sınamaya tâbi tuttular.

        Türk milleti adına bu tür uğursuz kalkışmalarda gözden kaçırılmaması gereken husus, işgal girişimlerinin doğrudan “dış kaynaklı askerî müdahaleler olmadığıdır. Ne demek istiyoruz? Demek istediğimiz şudur: Eğer Türkiye’ye ve Türk milletine düşman olan “dış güçler”, içerden destek alamamış olsalardı Türkiye gibi bir devlete, hele hele adı “Türk” olan bir millete alenen saldırmaya kesinlikle cesaret edemezlerdi. Hâlâ edemezler de. Bu durumda Türkiye’nin bir “dış işgale” maruz kalmaması için başta etkin ve yetkin konumda olanların, ardından Türk milletinin her bir ferdinin sahip çıkması ve güçlendirmesi gereken taraf, dıştan ziyade içtir. Aslolan iç güvenliğin sağlanması ve için bir arada tutulmasıdır. Milletin millî çıkar hususunda tek yürek olmasının sağlanmasıdır. İç sağlam olduğu müddetçe öncelikle tehlike arz eden “dış” süratle etkisizleşir. Ardından da sağlam olan bu “iç”, daha sağlam bir “dışı” kolayca inşâ eder.

        Türkiye’nin ve Türk milletinin sözünü ettiğimiz “içi” -içini- fark etmesi ve bu farkındalığa sahip çıkan ve çıkacak olan siyasileri iktidara, yöneticileri yönetecekleri makama getirmesi elzemdir. Aksi takdirde yarım asrı çoktan aşan hatalar tekrar edilmeye devam eder. Korkarım sonrasında da gün günden daha zor gelir. Dünde ve şimdide yaşanan acılardan daha şiddetli acılara muhatap olunmak zorunda kalınır.

        Türkiye’nin acilen birleşmeye ve bütünleşmeye ihtiyacı vardır. Birleşmek ile bütünleşmekten kastım, her Türk evladının selim bir akılla düşünüp yol almasını becermelidir. Esasen aklıselimle duyma ve düşünme Türk milletinin gönül ile zihin dünyasının esasıdır. Fakat bugün itibariyle bize göre kalbiselimin bir tezahürü olan aklıselimle yol alma, ekseri dış kaynaklı yoğun algı yönlendirmeleri ve eğitim düzeyinin yetersizliği sebebiyle iyice örselenmiş ve ötelenmiş durumdadır.

        Türkiye’nin yeniden büyük Türkiye olmasını istiyorsak, Türk milletinin ölmek üzere olan alametifarikası aklıselim ile yol alma yetisinin yeniden canlandırılıp faaliyete geçirilmesi zorunluluk arz etmektedir. Bu nasıl sağlanabilir? Ölmeye yüz tutana yeniden can vermenin en kolay yolu, öncelikle geleneğin –törenin- sahiplerine onun ne olduğunun doğru olarak kavratılıp öğretilmesidir. Elbette sadece törenin kavranıp bilinmesi verim alabilmek için yeterli olmaz. Bu nedenle Türk insanının kazandığı kavrayışa muvafık hareket etmesi de sağlanmalıdır. Bunun için ülkede kültürel bir seferberlik ilan edip basın yayın, eğitim, edebiyat, sanat yoluyla millî bir görevdeşlik şuuru oluşturulmalıdır.

        Türkiye’de töre çiğnenmiştir ve çiğnenmektedir. Bu yok edici davranış ile tavırlar en etkin makam ile mevkilerde bulunanlarca sergilenmektedir. Hâsılı, gerek bireysel gerek toplumsal bağlamda balık baştan kokmuş görünmektedir. Kokan başın koparılıp atılması ve yerine sağlıklı bir başın konması milletin şahıs esasında aslî görevidir. Eğer milletin her bir şahsı görevini ihmal ederse, kokan başlar öncelikle ait olduğu bedeni sonrasında ise topyekûn milleti bozup kokutacaktır. Bu nedenle Türkiye’de henüz aslî beden –millet- tam olarak bozulmamıştır. Yaşanan sadece bireysel kafa karışıklıklarıdır. Zihinlerin bulanıklığıdır. Türk milletinin karışan kafası acilen düzeltilmeli, bulanan zihni sükûnetle durultulmalıdır.

        Sorunlu siyasi iktidarı korumaya yönelmiş, ancak yaşanan sıkıntıları kalıcı olarak çözmekten uzak görünen her türlü girişim, kafaları daha da karıştıracak, zihinleri daha da bulandıracaktır. Bu nedenle Türkiye’de öncelikle asıl sorunun “ne” olduğu doğru tespit edilmelidir. Bizim teşhisimize göre, Türkiye’nin ve Türk milletinin temel sorunu “içi” –kendini- ve yolunu –töresini- kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmış olmasıdır.

        Töre her bir nazarla beliren manzaraların tarihten süzülüp gelen noktainazarlarla bir bütün olarak zahirde olmasıdır. Bu hâliyle o nazarîdir. Zaten törenin yazılı olması gerekmez. Zira onun asıl mekânı milletin gönlüdür. Ve gönülden gönüle akıtılır. Ona maşerî şuur yahut maşerî vicdan da denebilir. Törenin yurdu gönlün ilim diline akıtılmasıyla da nazariyeler (nazariyat) doğar. 

        Nazariyeler farklı farklıdır. Biri ötekine karıştırılmamalıdır. Aksi takdirde doğru idrak hasıl olmaz. Bizim ikinci yeni Türkiye dediğimiz günümüz Türk insanının kafasının karışık, zihninin bulanık olmasında temel sâik, birbirine eklemlenmiş ve katkı sağlamış bu nazariyelerin bir ve aynı “şey” olduklarının sanılmasıdır. Özellikle etkin ve yetkin konuma gelen veya getirilen ulema sınıfının meselenin özünü idrakten yoksun olması hem siyasilerin hem de milletin gönlünü daraltmıştır ve daraltmaktadır. Bu hâl, nazariyelerin seyrinde güçlükler doğurmaktadır. Seyir selim olmayınca da “fikirler” (fikriyat) sağlıklı olmamaktadır.

        “Körle yatan şaşı kalkar” derler. (Bu atasözündeki kör ile şaşının doğal olarak yaşanan körlük ve şaşılık ile bir alakası yoktur. Tamamen mecazîdirler. Neden burada bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissettik? Bakarsın -Allah muhafaza- birileri bu yazıyı okur mokur (!) sonrasında da “bu atasözünde körler, şaşılar aşağılanıyor” der  (!) ve atasözünün sözlüklerden çıkarılmasını isteyebilir, hatta bunu yapabilir ya da yaptırabilir...) Maalesef Türkiye’de gittikçe belirginleşen bir körlük ve şaşılık dikkat çeker olmuştur. Öyle ki, gelenek bağlamında bir çözümleme yaparak ifade edersek, nazariyatta seyredileni fikriyatta katleden güruhlar Türkiye’de herhangi bir engele takılmaksızın pervasızca boy gösterebilmektedirler. Geleneği hangi noktainazardan okudukları meçhul görünen bu grupların devlet kademelerinde etkin ve yetkin olmaları Türkiye’nin başına çorap örmüştür ve örmeye devam edecektir. Bu guruplar dış güçlerin piyonu olmuşlardır. Nazariyatta seyredileni fikriyatta katledenlerin gelenekteki yansımaları haricîlik, vahhâbîlik, selefîlik gibi yapılanma ile düşünüşlerdir. Bugünün fetöcüleri, ışidçileridir… Kafaları ciddi anlamda karışık zihinleri bulanık olan bu tür gurupların faaliyet alanına dönen bir beldede çatışma, ayrışma eksik olmaz. Böylesi bir ortam ise, sadece bu tür grupları değil, yakınında yöresinde kim ve ne varsa dağıtır ve tüketir. Dağılan ve tükenen bir topluluğun ise denetimi oldukça kolaylaşır. Türkiye’de bu tür gurupların dıştan ve içten destek görmelerinin asıl sebebi de budur. Türk siyaseti ile irfanının böylesi oluşumların önünü derhal kesmesi ülkenin ve milletin şimdisinin ve istikbalinin huzuru için bir vazife ve zorunluluktur.

        Türkiye’nin ve Türk milletinin dönülmez akşamın ufkunu seyre dalmaması için tutulması gereken yol, mâturidî nazardır. Mâturidî nazarın “nasıl” bir idrak olduğunu daha iyi anlayabilmek için onu mutezilî ve eş’arî idrak ile karşılaştırarak izah edelim. Zira Türkiye’de bu çerçevede de birtakım akıl karışıklıkları söz konusu. -Burada meseleyi sadece nazarî zeminde itikat/inanç bakımından ele aldığımız için amelî (Hanefî, Şafiî, Hambelî, Mâlikî…) kısma girmedik.-

        Mutezilî yaklaşım İslam düşüncesinin serpilişinin işlevselliğini içerir. Hareket kabiliyeti oldukça yüksektir. Denetimi biraz zordur. Bu nedenle siyasilerce pek tercih edilmez. Öyle ki, İslam düşünce tarihinde de insanı zapturapt altına almada ciddî zorluklar doğurduğundan olsa gerek, gelenek dışına itilmek istenmiştir. Günümüzde de bazı çevrelerce denetleme güçlüğü içeren birçok yaklaşım “mutezilî” olmakla damgalanır. 

        Olgu ve olayları “mutezilî nazar” ile değerlendirmenin bir suç olup olmayacağı itikâdî açıdan ayrıca tartışılması gereken bir husustur. Biz bu yazıda şuan bunu yapmıyoruz. Bizim kavratmak istediğimiz, ifade ettiğimiz gibi, mutezilî ve eş’arî nazarların yanında mâturidî nazarı belirginleştirmektir.

        Nedir mutezilî nazar?

        Mutezilîlik, nazariyatta seyredileni fikriyatta kat etmektir. Burada gelenekten bir kopuş vardır. Ancak bu kopuş, gelenekle karşı karşıya gelmek değildir. Bizzat geleneğin içinden neşet eden bir çıkış söz konusudur. Yol ise elde edilen bu fikirde içkindir. Bu nedenle mutezilî nazarda etkin olan ve ilerlemeyi sağlayan fikrin temel dayanakları ilke esasında ferdin zihninde içselleşmiştir. Bu hâliyle de mutezilî nazar yüksek bir düşünüş ve kavrayıştır.

        Mutezilî idrakin karşı yakasında eş’arî nazar yer alır. Bu iki bakış bir nehrin âdeta iki yakasıdır. Ancak arada kalan nehir onları birbirine bağlamaz. Çünkü eş’arîlik, nazariyatta seyredileni fikriyata katmaktır. Eş’arîlikte aslolan seyredilendir. Seyredilen fikir olarak görünür. Ve o fikir sadece seyredileni muhafaza ediyorsa doğru kabul edilir. Burada ilerlemeden ziyade geri dönüşe dayalı bir durağanlık öne çıkar. Hareketin ve ilerlemenin ancak geleneğin ihyası ile mümkün olabildiğine inanılır. Lakin bu düşünüş hakikatte gelenekten koparak ilerlemek isteyen mutezilî akıldan daha risklidir. Çünkü insanları (dinî, siyasi, dünyevi…) üstyapıların insafına terk eder. Geriye yapılan dönüşler açığa çıkan sorunlara genelde çözüm üretmeyeceğinden müntesiplerini ya ikiyüzlü bir hayata ya da zihinsel buhranlara ve çarpıklaşmalara sürükler. Günümüz İslam dünyasının yaşadığı ikiyüzlü gerçekliğin altında yatan asıl sebep, felsefî temelleri yeterince irdelenmemiş olan bu düz “eş’arî” kafadır. Burada ciddi sıkıntılar ve açmazlar vardır.

        Gerek mutezilî gerekse eş’arî aklın ortaya çıkardığı ve çıkaracağı muhtemel sıkıntılardan kurtuluş “ne” ile mümkün olabilir? Biz mâturidî nazarın gönüllere yerleştirilmesinin sorun çözücü olabileceğine inanmaktayız.

        Mâturidîlik, nazariyatta seyredileni fikriyat ile kat etmektir. Seyredilenin fikriyatla kat edilmesi, ne seyredileni fikriyata katmak ne de fikriyatta kat etmektir. Bir meseleyi fikriyatla kat ederek çözüme kavuşturmak, bir nehrin iki kıyısını birbirine bağlayan bir köprüye benzer. Normal akışta belki de birbirine kavuşma ihtimali sıfır olan iki uzlaşmaz bakışın sıkıntılı yanlarını bırakıp olumlu yanlarını alarak karşılaşılan meselelere dünü ihmal etmeden bugünün ihtiyaçlarına da cevap veren bir çözüm sunmaktır. Orta yoldur. Dengedir. Birleştirmedir. Bütünleştirmedir.

        Türk milletinin tarihte nice coğrafyalarda etkin olması ve oralara nizam vermesinin altında yatan asıl sâik, binlerce yıllık tarihî tecrübesinden sıyrılıp gelmiş olan -bizim burada “mâturidî nazar” kavramı ile idraklere sunduğumuz- bu dinamik kavrayıştır. İkinci yeni Türkiye’nin birtakım ehline malum çevrelerce şu veya bu beklenti ve gerekçelerle yanıltılarak başta ilahiyat fakülteleri olmak üzere eğitim ile öğretim mekânlarının Türkçe bir düşünüşün özü olan mâturidî nazardan uzaklaşan ve uzaklaştıran bir yola sürüklenmesi ne büyük talihsizliktir. Ehline arz olunur.