İnsanın Teolojik ve Felsefi Özgürlüğü Üzerine

Şubat 2019 - Yıl 108 - Sayı 378



        Tanımı gereği Tanrı’nın mutlak özgür olduğuna dair teoloji ve teist felsefe arasında görüş birliği vardır. Her iki yaklaşıma göre kavramın yüklemi nedeniyle Tanrı mutlak özgür olmak zorundadır. Çünkü eğer Tanrı mutlak özgür değilse bu hâlde Tanrı, Tanrı olamaz. Tanrı konusunda durum bu olmakla beraber varlığı kendi elinde olmayan, yaratılmış bir varlık olarak insan söz konusu olduğunda, insanın özgür olup olmadığı, eğer özgürse bu özgürlüğün nasıl temellendirilmesi gerektiği konusunda teoloji ve felsefe sözü bitirebilmiş değildir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, insanın özgürlüğü sorunu teolojinin ve felsefenin hem en münakaşalı konusunu, hem de temelini oluşturmaktadır ve bu konuda söylenecek söz bitirilebilmiş değildir. Çünkü bu konudaki öncüllerinize, dogmalarınıza, kabullerinize ve inancınıza bağlı olarak konuşurken yollar ayrılmakta, herkes kendi yoluna gitmektedir.

        Batı düşüncesinde insanın ontolojik mahiyeti ve pozisyonu ile bunun kaçınılmaz sonucu olarak özgür olup olmadığı konusunda geçen yüzyılda en fazla durmuş filozof olarak Sartre’ı işaret etmek yanlış olmayacaktır. Bilindiği üzere ateist bir filozof olan Sartre, ateizminin sonucu olarak insan denilen bu özge varlığın varlığının, bir başlangıca nasıl bağlanacağının felsefi olarak ne kadar zaruri ve aynı ölçekte müşkül bir konu olduğunun idrakindeydi. Çünkü bu bilgi olmadan yola çıkamıyordunuz.

        Vahyi Teoloji, insanın ve varlığın başlangıcına dair hemen cevap verir. İnsan ve insan dışındaki tüm varlığın, yaratmaya dair bilginin/ilmin kendisinde saklı olduğu Tanrı/Allah tarafından yaratıldığını söyler. Teoloji bizim sınırlı varlıklar olarak bu bilginin ne’liğine vakıf olamayacağımızı vurgular. Kur’an’a göre ifade edecek olursak “tüm denizler mürekkep olsa Rabbin bilgisini yazmaya yetmez.” Teist felsefe de bu konuda aslında teolojiden çok da farklı bir şeyler söyleyebilmiş değildir. Ancak eğer vahyi teolojinin ve teist felsefenin bu öncülünü reddeden bir filozofsanız, bu durumda felsefe yapabilmek için kendi izahınızı ve/veya kabulünüzü ileri sürmek zorunda kalırsınız. Çünkü bu konuda bir temel oluşturmadan felsefe yapmanın imkânları ortadan kalkmaktadır. İşte bu nedenle ateist felsefe de kendi öncüllerini geliştirmeye çalışmıştır. 

        Felsefede Tanrı’nın varlığına karşı mesafeli duran felsefi yaklaşımların en sakini kabul edilebilecek olan agnostisizmin bu konudaki öncülü/kabulü, “her nasılsa olmuş; biz bunu anlayamayız; biz verili olandan, yani varlıktan başlarız; onun nasıl olduğu önemli değildir, önemli ve elverişli olan var olandır; bu bize yeterli bir başlangıç sağlamaktadır” olmuştur. Varlık ve Tanrı hakkında deist bir kabule/imana sahipseniz eğer, burada da öyle uzun boylu ve yıkıcı tartışmalara yer kalmaz; bu yaklaşım konuyu tartışma dışı kılmaz ama tartışma ne kadar zorlarsanız zorlayın militan bir karaktere bürünemez. Buna karşılık militan felsefi ateizmin müminleri tıpkı vahyi dinlerin haricileri gibi davranırlar, tartışmayı çok sert bir zeminde ve düzeyde götürmekten imtina etmezler. 

        İnsanın felsefi olarak özgür olup olmadığı sorununda geçen yüzyılın en önemli figürü olarak belirttiğimiz Sartre ise bir ateist olarak, insanın varlık sahnesinde nasıl var olduğu hususundaki konumunu kendince tahkim etmeden yola çıkamayacağının bilinciyle işe buradan koyulmuştur. Ona göre insan, rastlantıyla meydana gelmiş ve bu dünyaya atılmıştır. Yani insanın rastlantı sonucu meydana gelmiş bulunması, Sartre’ın felsefesi için bir öncüldür; bir dogmadır. Çünkü bunu kanıtlamanın imkânı yoktur. 

        Sartre’a göre bir rastlantı sonucu meydana gelmiş/var olmuş olan insan, yani var oluşunun arkasında sebep olarak bir yaratıcının bulunmadığı için özgürdür.  Çünkü o bir rastlantı sonucu var olduğu için bu varoluşta bir fail özne olarak Tanrı adı verilen bir yaratıcı bulunmadığı gibi, doğanın da bir dahli söz konusu olamamaktadır. O bir rastlantı sonucu her nasılsa olmuş olan bir varlıktır.  Sartre “öz”ün var oluştan sonra insanın kendisi tarafından yaratıldığını; bu nedenle varlığın önce, “öz”ün ise verili değil insan tarafından yaratılan bir şey olarak, sonra olduğunu söylemektedir. Sartre bu öncülünden hareketle insanın özgürlüğü kavramına geçer: Ona göre sahnede görünür olan insan önce var olur sonra kendi kendisini öz olarak inşa eder. Bir başka şekilde söylenecek olursa var olan insan, kendi özgür seçimleri ile kendi özünü kendisi yaratmaktadır. Hayatında ne olmuşsa olduğu o şey, kendi özgür seçimidir. Bu oluşta Tanrı, mutlak ruh ya da buna benzer ve fakat insanın dışında aşkın olan hiçbir etkin söz konusu değildir. Seçen ve yapan/eyleyen insandır. Özünü/ ne olmaklığını kendi seçimleriyle oluşturan; onları kendisi kılan, insanın yine kendisidir. Bu yaklaşımıyla Sartre neredeyse ölümlü bir varlık olmasına rağmen insanı Tanrı’ya yaklaştırmış, bunu felsefi olarak temellendirmeye çalışmıştır. Aşağıda, esasen çok uzun bir yazının konusu olması gereken bu kabulün dayanması gereken temeller kritik edilmiştir. 

        Aslında Sartre kendi içinde tutarlıdır. Çünkü eğer bir yaratıcının varlığını reddederek işe koyuluyorsanız, varlığın var olmaklığını ya bir tesadüfe ya da bir bilinmezliğe/bilinemezliğe bağlamak zorundasınızdır. Ancak problem tam da burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü insanın varlığının bir rastlantı sonucu olduğunu kabul ettiğinizde, akıl ve bilinç (yani özünü inşa etmek için lazım olan alet edevat) sahibi bu varlığın niçin bu alet ve edevata sahip olduğunu temellendirmeniz mümkün olamaz. Çünkü bu hâlde rastlantının insanı akıllı ve bilinçli bir varlık kıldığını, öyleyse rastlantının kendisinin de akıllı ve bilinçli bir varlık olması gerektiğini kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü akıllı ve bilinçli olmayan bir failden akıllı ve bilinçli bir varlık çıkmaz. Öyleyse rastlantı, akıllı ve bilinçli bir varlık olan insanı yaratan fail olamaz. O hâlde rastlantının ontolojik mahiyeti nedir? Mesela rastlantı bir varlık mıdır? Varlıksa, rastlantının varlığı kendinden midir? Eğer rastlantıyla doğadaki fiziksel, kimyasal, biyolojik girdi ve süreçler kastediliyorsa -ki öyle olmak zorundadır- bu hâlde de akıl, bilinç, irade vb. gibi insana dair içsel yetileri, bu fiziksel, kimyasal, biyolojik girdi ve süreçlere atfetmemiz gerekir. Ancak bu mümkün değildir. Çünkü tecrübemizle biliyoruz ki doğada bir düzen bulunmaktadır ama bu doğanın bize akıllı ve bilinçli bir varlık olduğunu göstermemektedir. Doğa doğadır. Akıllı, bilinçli, irade ve seçim sahibi bir varlık değildir. Çünkü biz nesnel dünyada olup bitenlere istesek de akıl, bilinç, irade atfetmiyoruz, edemiyoruz. Onlar sadece fiziksel, kimyasal, biyolojik yasalar ve/veya oluşlardır.

        Konuyu tartışmaya şuradan da devam edebiliriz: Bu olan varlık, yani insan, varlık sahnesine ya tüm donanım, yazılım ve programıyla gelmiş olacaktır, ya da böyle gelmemiş ise eğer, bunları kendisi için kendisi yaratacaktır. Var olmanın olmazsa olmaz koşulu fiziksel, kimyasal, biyolojik nesnellik ise eğer -ki öyledir-; bu hâlde bunları insanın önce var olup sonra edinmesi felsefi olarak imkânsızdır. Çünkü bunların varlığı hâlinde bir varlıktan söz edilebilir. Öyleyse Sartre’ın insanın rastlantı sonucu var olan varlığından kastının, onun fiziksel, kimyasal ve biyolojik kısmı olduğunu söylemeliyiz. Yani bu durumda var olan sadece insanın maddi ve biçimsel varlığıdır. Ancak bu varlığın özünü inşa edebilmesi için bunu inşa edebilecek bir altyapı ile; yeti ile donanmış gelmesi gerekir. Bir başka şekilde ifadeyle fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak var olan bu insanın kendisini inşa ederek kendi özünü yaratacak olan bir yazılıma ve bir programa ihtiyaç duyacağı apaçıktır. Aksi hâlde biçimlenmiş bir madde yığınından başka bir şey olmayacaktır. Bu tespit kaçınılmaz olarak bizi şu noktaya getirir: insan var olduğu andan itibaren kendi seçimleri/yapıp etmeleri ile kendi özünü inşa ediyor olsa bile, varlığının var olduğu andan itibaren sadece bir madde yığını değil, aynı zamanda yazılım, aynı zamanda bir programdır. Yani mütekâmil bir varlıktır. İnsan bu mütekâmil yanıyla seçimde bulunmakta; neyi ne için, nasıl, ne zaman, nerede yapacağına karar vermektedir. Yani insan özünü inşa eden bir öze sahip olmalıdır ki özünü inşa edebilsin. Bu hâlde insan özüyle birlikte var olan ancak seçimleriyle yapıp eyleyen; bu anlamda hayatının içini dolduran şeylerin sahibi olan varlık olmak durumundadır.

        Sartre sanki burada biraz Platon’a yaklaşmış gibi durmaktadır. Platon her bir insanın sahip olduğu/yaşamış olduğu/yaşayacağı hayatı, ilahi dağıtım esnasında kendisinin seçtiğini, mitolojik bir anlatıya dayanarak savunur görünür. Bu anlatıya göre, ilahi planda insan seçenekler arasından nasıl bir hayat yaşayacağını özgür iradesiyle kendisi seçmiştir. Tanrı bu seçimden sorumlu tutulmamalıdır. Her ne kadar nasıl bir hayatın tercih edileceği; yani seçim, kişilik özelliğine bağlı olacaksa da yine de kendi hayatını özgür iradesiyle seçen, kişinin kendisidir. Bu mitolojik hikâyenin ana temasından ve göndermelerinden şu sonuçların çıkacağı açıktır: İnsanın ağlayıp sızlanması doğru değildir. Çünkü bunu kendisi seçmiştir. Kimseyi suçlamaya hakkı yoktur. Görüleceği üzere bu anlatıda da kişi önce varlık olarak vardır ve seçim sonradan gelmektedir. Sartre’ın varlık ve öz yaklaşımı ile bu anlatının benzerliği dikkat çekicidir. Ayrıca Platon’un anlattığı ve yaslandığı bu mitolojik anlatıda biz, Hristiyan İlahiyatının Aziz Paulus tarafından dogmalaştırılan ve hatta 16’ncı yüzyılın Lutherci protestosunun teolojik temellerini de oluşturan; “nasıl isen, hangi durumda isen öyle kal; işçi isen işçi, köle isen köle, esnaf isen esnaf, köylü isen köylü, kral isen kral” dogmasının imalarını da bulur gibi oluruz. 

        Ayrıca belirtmek gerekir ki, tanrıtanımaz boyutunu görmezden gelirsek Sartre’ın, insanın yapıp etmelerinin yaratıcısının ve failinin kendisi olması ve tüm seçimlerinde özgür olması nedeniyle eyleminden tamamen sorumlu olduğu düşüncesi, aynı zamanda İslâm Kelâmı’ndaki Mutezile ve Kaderiye ekolünün görüşleri ile de örtüşmektedir. Mutezile ve Kaderiye de Allah’ın adaletini korumak gayesi ile insanın kendi fiilinin yaratıcısı, faili ve dolayısıyla sorumluluğunun sahibi olduğunu söylerken, Sartre Tanrı’yı yok saymış olmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak, yapıp eyleyen insana, filinin yaratıcısı, eyleyicisi ve sorumluluğunun sahipliğini vermiştir.

        İnsanın özgürlüğü bahsinde Kant’a uğramadan geçmek olmaz. Kant’a göre özgürlük, Tanrı ve ruhun ölümsüzlüğü gibi aklın bir idesidir ve fenomenal alana değil, numenal alana dair bir şeydir. Ancak özgürlük idesinin fenomenal alanda geçerli olan nedensellikle ilişkisini tespit etmek gerekir. Nedensellik insanda, onun istemesi, irade etmesidir. Ama bu nedensellik insanın hayatını sürdürdüğü doğal ortamda ve oluşlar içinde olduğu için, onların etki ettiği doğal hayatın işleyişi içerisinde görünür. Ama bu nedensellik (özgürlüğe ve ahlaka ilişkin nedensellik) doğada olan nedensellik gibi işlemez.

        Bizim kanaatimize göre de gerçekten dikkatlice bir içsel ve dışsal gözlem yapılırsa görülür ki insan iki tür nedensellik/zorunluluk altında edimde bulunur; akıl/ruh ve doğa. Doğa olarak tanımladığımız nedensellik doğal dünyada, doğa yasalarından gelmektedir. Bu yönüyle insanın hayvandan bir farkı bulunmamaktadır. Buna karşılık akıldan ve/veya ruhtan gelen nedensellik, görünürlüğünü ve sonuçlarını doğal ortamda gösterse de başka bir nedenselliktir. Çünkü akıl/ruh bizi hayvandan ayıran yetimiz/özümüz olmak hâliyle, bizi irademizle, seçimimizle hayvan gibi davranmaktan alıkoyduğu gibi, çoğu zaman bizi zorunluluk altında tutmaya çalışan doğa yasalarına da muhalefet eder, direnir. Öyleyse akıl/ruh bizi özgür kılan şeydir.

        Bir Yaratıcı Tarafından Yaratılmış Olmak İnsanın Özgür Olmasını Felsefi Olarak İmkânsız Kılar mı?

        Sartre, Tanrı’yı yok saymakla insanın özgürlüğüne kapı aralayacağını inanmış ve buna bağlı olarak Tanrısız bir felsefenin imkânlarını yaratmaya koyulmuştu. Ancak bu mümkün değildi ve olmamıştır. Buna karşılık teoloji haklı olarak bir yaratıcıdan yola çıkar. Teolojinin argümanlarını ise şu şekilde tartışmak mümkün görünmektedir: Bunlardan insanın mutlak zorunluluk altında bulunduğunu savunan görüşe göre İnsanı yaratan Allah, bu insanın tüm yapıp etmelerini de onun herhangi bir dahli olmaksızın takdir etmekte ve bu insanı dünyaya, doğal ortama salmaktadır. Bu yorumda insan kader karşısında hiçbir etkinliği olamayan bir varlık olarak hayat sürmektedir. Tabii ki bu hâlde insanın özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir. İslam Kelâmı’nda cebriyenin görüşü de budur. Bu görüş üzerinde durmayı gerekli görmüyoruz.

        Cebriyenin yaklaşımının dışında kalan seçeneklerde ise (i) Allah, insanı yaratıp kendi hâlinde bırakmakta; insana müdahil olmamakta, insan kendi fiilinin de yaratıcısı olarak yapıp eylemekte, (ii) insan fiillerinin/eylemlerinin faili ancak yaratıcısı olmayıp; El-Hâlık olan Allah, insanın özgür seçimlerinin nesnesini yaratmaktadır. 

        Allah’ın insana hiç karışmadığını ifade eden durumda seçim yapan insan, bu seçimini kendi yetileri marifetiyle yapmakta fiilini de kendisi yaratmaktadır. Bu durumda insan fiili eylemekte ya da eylememektedir. Yine bu durumda -insanı Allah yarattığı için- insanın karar verme, yapıp eyleme yetisini yaratıp onu insan organizmasına dâhil eden de Allah olacaktır. Ancak bu yorumda insanı yaratıp dünyaya gönderen Allah insanı –eğer özgürlüğü ahlaki bağlamı ile değerlendirirsek ki öyle yapmak zorundayız- doğru/yanlış, iyi/kötü, çirkin/güzel gibi değer ölçütleriyle donatmış olmasının yanında, bu yetilerine dayanarak bir fiili yapıp yapmama, edip etmeme tercihinde bulunma bakımından birbirine eşit iki tercih gücü ile teçhiz etmemişse; bir başka ifade ile insanı karar verme baskısı altında bırakan bu değer hükümlerinin içsel insandaki kuvvetini eşit vermemişse, adil davranmamış olacaktır. Bu hâlde de insanın özgürlüğünden bahsetmek mümkün olamayacaktır. Eğer iyi ve iyi olmayan seçenekleri seçme özgürlüğü anlamında Allah insanı eşit kuvvette iki içsel dinamik ile yaratmış ve aynı zamanda insana bu dinamik altında seçmiş bulunduğu fillerinin yaratıcılığını da vermiştir dersek bu defa, İslâm Kelamının Halik-i Mutlak sıfatı karşısında insana yaratıcılık sıfatı verilmiş olur ki bunu savunmak Kur’an ve diğer kaynaklara göre mümkün değildir.

        Son yorumda ise Allah insanı, seçimlerinde özgür iradesi ile karar veren bir yapıda yaratmış ve o insanı bu nedenle yapıp etmelerinden sorumlu kılmıştır. Bu argümanda insan yapacağı seçimlerde, yap/yapma, eyle/eyleme seçenekleri arasında eşit derecede iki içsel baskı ile karşı karşıya kalmakta, seçimini eşit kuvvetteki bu iki baskı altında yapmakta, bu seçimi yaparken tamamen özgür davranmakta, yaptığı seçimin nesnesi ise tek yaratıcı kudret olan Allah tarafından sadece yaratılmakta, insanın seçim sürecine Allah müdahale etmemektedir. Bu yorumda insanın seçimlerine dair tüm yapıp etmelerinin bilgisinin Âlim-i Mutlak olan Allah’ın bilgisinde bulunması, insanın seçim özgürlüğünü geçersiz kılan bir durum değildir. Bu konuda Kelam’ın “ilim maluma tabidir”; yani bilgi bilinen şeyin varlığına bağlıdır önermesi de bir açıklama imkânı olarak canlılığını muhafaza etmektedir.

        Buyruk, Seçim, Özgür İrade

        Vahyin Tanrısı, yani Allah insanlara buyruk buyurmaktadır. Çünkü “yaratma da buyurma da sadece Allah’a aittir.” Buyruk buyrulması, buyruğa muhatap olan tarafın bu buyruğa uyup uymayacağını, özgür seçimi/iradeyi de içerir mi? Buna içerir dememiz gerekiyor. Yok içermez; insan özgür değildir dersek bu hâlde şu büyük çelişkiyle karşı karşıya kalırız. Bu durumda Tanrı aslında seçim imkânı bulunmayan robot insana buyruk vermekte, onun öyle değil de şöyle yapmasını istemekte; yani Allah –haşa- abes bir iş yapmaktadır. Oysa Allah abes iş yapmaz. Mutezile ve kaderiyeye bir eleştiri olarak eğer insan kendi ediminin hem yaratıcısı hem de faili ise yani insanın fiillerine İlahî müdahale söz konusu değilse, niçin Allah vahiyle insana şöyle yap ya da yapma demektedir. Çünkü bu hâlde Allah’ın şöyle yap ya da yapma demesinin bir karşılığı olmamak gerekir. Çünkü insan kendi seçim ve fiilinin faili ve yaratıcısı olmaktadır. Oysa kendi mutlak iradesiyle insana seçme özgürlüğü veren Allah Vahiy marifetiyle insana yol gösterirken, yani Vahyin/buyruğunun muhatabı insana onu iyiliğe götürecek bir yol haritası vermiş olmasıyla hem Mutlak Kudret hem de Mutlak İyi Tanrı sıfatının gereğini yapmış olur. Ve tanrı bunları yapıp ederken insanın seçme özgürlüğünü de herhangi bir yönde baskı altına almış olmaz. Esasen insanda onu kendi kendisinin efendisi kılan bir yan ile tutkularına karşı duran bir öz vardır. İşte bu iki dinamik, insanı özgür kılan özü oluştururlar. Bu öz ise insanı özgür bir varlık olarak yaratan Mutlak Özgür Varlığın insana yerleştirdiği ve onu yeryüzünün halifesi kılan özü olduğu kanaatindeyiz. Allah tarafından insanı insan yapan bu öz/doğa/fıtrat, özgür olamamanın değil, özgür olmanın belirtisidir.

        Eğer insan özgür olmasaydı hayvanlar gibi davranırdı. Oysa insan öyle davranmaz. Onu hayvanlardan farklı davranmaya sevk eden yetisi aynı zamanda onu özgür kılan yetisidir; yani onun aklıdır. Öyleyse akıl insanı özgürleştiren bir yetidir. Ve bu yeti İlahidir; ilahi olduğu için özgürdür. Yani Tanrı’nın varlığı insanı özgür olmaktan alıkoyan değil aksine onu özgür kılandır.

        Ayrıca belirtmek gerekir ki; eğer kendi irademizle bazı şeyleri yapmama tercihinde bulunarak özgürlüğümüzden vazgeçebiliyorsak, özgürüz demektir. Veya eğer aklımızla toplumsal hayatın sağlıklı yürümesi için kendimize kurallar koyabiliyorsak özgürüz demektir. Çünkü düzen kuran varlık özgür bir varlıktır. Çünkü nesnel/doğal dünya ne kadar zorlarsa zorlasın, insanı bir şeyi yapmaya ne kadar mecbur bırakırsa bıraksın; hatta insandan istediğini elde etsin ve insan günaha bulansın; yine de insanın içinden bir ses ona iyiyi, doğruyu, güzeli, temiz ve nezih olanı söylemeye devam eder. İşte bu ses özgürlüğün sesidir.

        Çok müşkül bir konu olan insanın özgürlüğü tartışması kaçınılmaz olarak kader konusuna gelir ve dayanır. Ancak özgürlük hakkında üç-beş kelam eden felsefenin, kader konusunda söyleyebileceği öyle çok esaslı şeyleri yoktur ve olamaz. Bugün İnsan beyninin/zekâsının ürünü olan/olacak olan yapay zekânın özgürlüğünden dahi bahsedilirken, ateist felsefenin insanın özgürlüğünü Tanrı’yı yok sayarak göstermeye çabalaması ancak zandan ibaret bir spekülasyon olur. 

        Bununla birlikte teoloji de sözü bitirememiştir. Özellikle Allah’ın ilim sıfatıyla takdir/kader arasındaki ilişki veya bu ikisinin tevil edilmesi Kelâm’ın üzerinde en fazla durduğu bir konu olarak canlılığını sürdürmektedir. Demek ki bu konuda söz bitmeyecektir. Geldiğimiz bu noktada yazıyı şu ayet mealleriyle sona erdirmenin ve fazla söz etmemenin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz: 

        “Güneşe ve ışığına, güneş battıktan sonra kendini gösteren aya, dünyayı aydınlattığında gündüze, onu karanlıkla örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bir tavan gibi bina edene, yeryüzüne ve onu bir yaygı gibi serip döşeyene, insan nefsine ve ona kabiliyetler verene, yine ona hem kötülüğü hem de kötülükten sakınmayı ilham edene andolsun ki nefsini (iman ve Salih amelle) arındıran kimse kurtuluşa erer. Nefsini kirletip günahlara boğan ise hüsrana uğrar.”