Rızaeddin Fahreddin ve İslam Düşüncesine Yaklaşımı

Şubat 2019 - Yıl 108 - Sayı 378



        Rızaeddin Fahreddin (Ö. 1936), İdil boyunda yaşayan Müslüman Türklerin en meşhur âlimlerinden birisidir. 1859’da Kazan yakınlarında Bügülme’de doğmuş, Kazan bölgesi Türklerinin ve bütün Türk ve İslam dünyasının fikri uyanışında çok önemli roller üstlenmiş olan ceditçilik hareketinin öncülerinden olmuştur. Onun, çalışmaları sadece eser yazma noktasında ve dinî, ilmî fikriyat sahasında olmamış, aynı zamanda, amelî sahada da bir hareket adamı olarak sosyal ve kültürel gelişmeye, millî bilincin uyanışına, tarih şuurunun oluşmasına büyük hizmetleri dokunmuştur. Ufa’da bulunan Müftülük İdaresi’nde uzun süren kadılık ve Müftülük görevinde bulunmuş ve bu noktada da İdil boyu Müslüman Türklerinin siyasal ve varlıksal olarak ayakta kalma mücadelesine destek vermiştir. Birçok yazma ve basma eseri bulunmaktadır. Eserlerinin tamamına yakınını İstanbul Türkçesi temelinde Tatar Türkçesi ile kaleme almıştır. Bu yönüyle de hem Türkçenin gelişmesine hem de Türk dünyasında ortak bir Türkçenin oluşturulmasında büyük hizmetlerde bulunmuştur. Türk dünyasının en önemli ve en uzun soluklu dergisi (1908-1917) sayılabilecek Şûrâ dergisinin başyazarlığını yapmış, yine en meşhur ve etkili gazetesi Vakıt’ta çok önemli yazılar yazmış ceditçi bir yazardır. Meşhur düşünür İsmail Bey Gaspıralı (1914)’nın hızlandırdığı eğitim reformu/usûl-i cedit hareketinin destekçisi olmuş ve bu konuda büyük gayretlerde bulunmuştur. Fikirlerini her zaman özgür ve nesnel bir şekilde yazma gayretinde olan Rızaeddin Fahreddin, tenkitlere de hep açık kalmış, klasik geleneğe hâkim, eleştirilerinde insaflı ve uzlaştırmacı bir kişiliğe sahip olmuştur. Tenkitçi ve akıl-vahiy ilişkisi konusundaki uzlaşmacı kişiliği ile meselelere bakan Rızaeddin Fahreddin, klasik düşünce okullarını ve şahısların düşüncelerini, bilhassa kelami alanda, nesnel bir şekilde ortaya koyabilmenin yegâne yolunun; metot olarak, görüş sahiplerinin fikirlerinin kendi eserlerinden yola çıkarak belirlenmesi ve dönemin siyasi olayları ile beraber düşünülmesi sayesinde gerçekleşeceğini savunmuştur.

        Rızaeddin Fahreddin’e göre, ilimdeki asıl gaye; aklı, nefsi, dili ve toplumu ıslah etmek ve güzelleştirmektir. Eğer bunlar gerçekleşmiyorsa ilmin bir anlamı yoktur. Arapçayı en iyi bir şekilde öğrenen birisi, eğer doğru düşünme, düzgün münazara ve cedel yapamıyorsa öğrendiği şeylerin hiçbir anlamı yoktur. Yine aynı şekilde, inanç esaslarına burhani bir delil getiremeyen, zihnini hatadan koruyamayan kişilerin mantık bilmesinin de anlamı yoktur. İlmî çalışmalarda ahlaki temelin önemine işaret eden Rızaeddin Fahreddin; taassubun, mezhep tarafgirliğinin ve nakilci tavrın hep karşısında olmuş ve tekfirci söylemlerin tehlikesine işaret etmiştir. İlmin en önemli rütbe, ilim sahipleri arasında da edebî ve ilmî cesaret ve hür irade (müstakil bi’l-irade) sahibi olmanın en büyük rütbe olduğuna inanan Rızaeddin Fahreddin, buna “şecaat-i edebiye” adını vermekte; siyasi, ekonomik veya şirin gözükmek, sıkıntıdan kaçınmak gibi herhangi bir sebeple bilgisini açıklamaktan korkmamak, gerektiğinde yalnız kalmayı, işkence ve ölümü göze almanın hakikatin ortaya konulması bakımından önemini vurgulamaktadır. Buna göre, tıpkı Peygamberler gibi, kesin delillerle yakînî bir şekilde, inandığını dosdoğru söyleyebilmek, vicdanına aykırı konuşmamak ve hareket etmemek onun için esastır. Onun bu çizgisi klasik ahlak teorisinde yer alan anlayışa da mutabıktır. Buna göre, bir şeyi teorik olarak bilmenin hiçbir anlamı yoktur. Bilme, ancak bu bilgiye uygun eyleme/hareket etme/yapma ile bir anlam kazanmaktadır. Aslında bu özelliğin fıtrattan gelen bir özellik olduğunu da belirten Rızaeddin Fahreddin, bunun eğitimle geliştirilmesi gerekirken bozulduğunu söylemektedir. Bu davranışın aksi bir durum ise, ona göre, riya ve korkaklık alâmetidir. 

        Rızaeddin Fahreddin, ilmî/akli uzlet kavramından bahsederek, bunun zahirî/maddi uzletten farklı olduğunu dile getirmektedir. Ona göre, zahirî/maddi uzlet, insanlardan, dünyadan uzaklaşıp bir kenara çekilmekten ibarettir ve bu kişilerin uzlet hallerinde bir çeşit sıkıntı duymakta ve tam olarak rahat olup olmadıkları bilinememektedir, çünkü burada bedensel bir zorlama vardır. Klasik felsefede ve tasavvufta da aynı durum söz konusu edilmekte ve insanların fazla ibadet etmek ve dünya nimetlerinden, kendini zorlayarak, el etek çekmek suretiyle, karşılığını da yine maddi olarak ahirette bekleyerek, kendilerini yüceltmeye çalıştıkları ve bunun gerçek ahlaki, dinî bir kemale erme konusunda doğru bir yol olmadığı üzerinde durulmaktadır. Bu yüzden Rızaeddin Fahreddin’e göre, zahirî uzlet,  gerçekte dünyevî ve maddi bir lezzet anlamına gelmektedir. O, büyüklerinden övgü almak için küçük yaşta oruç tutan çocukların durumunu örnek vermekte ve toplumdan, dünyadan uzaklaşma veya toplum içerisinde açıkça göstererek nafile ibadetler yapmanın bu tarz bir zahirî uzlet anlamına geleceğini ve bundan elde edilecek lezzetin de dünyevî olacağına işaret etmektedir. Onun, ilmî ve aklî uzlet diye adlandırdığı ise, içsel, nefsî bir kemale ermek için gerçekleştirilen ve toplum içerisinde gerçekleştirilen nefsî/akli bir arınmadır. Yani, boş işlerle uğraşmaksızın ilmî bir mücadele içerisinde olmaktır. Bir çeşit, halk içinde hak ve hakikatle beraber olmaktır.

        Rızaeddin Fahreddin, fideist/imancı yaklaşımlardan uzak durmaya çalışmakta, aklı ve tecrübenin önemine dikkat çekerek, hislerine güvenmeyenlerde dinin bulunmayacağını iddia etmektedir. O, İmam Gazali hakkında yazdığı eserde, Gazali’nin, tabiiyyât ilimlerinin bazı kısımlarını lüzumsuz ve bazı kısımlarını da dine muhalif görmesine itiraz etmekte, bu benzeri görüşlerine İbn Rüşd’ün karşı çıktığını ve gerekli cevabı verdiğini ifade etmektedir. Ancak o, Gazali’nin Munkiz’inde yer alan, “tabii hadiseler, duyularla anlaşılabilen tabii sebeplere bağlıdır” sözünde felsefecileri desteklemesine de atıfta bulunmakta ve tıpkı Gazali gibi, sırf felsefecileri reddetmek ve dine, sözde destek vermek gayesiyle tabii bilimlere karşı çıkanların İslam’a aykırı iş yaptıklarına dair ifadelerine özel bir önem vermektedir. Ona göre, akıl ve bilimden uzaklaşma problemi, İslam dünyasının en önemli problemlerinden birisidir. Buna göre; astronomi, dünyanın yaratılışı, tabii ve kevni konularda yakînî ve kat’î delillere muhalif ne kadar hadis var ise yeniden incelenmeli, sağlam olmayanlar ayıklanmalı ve isnatları sağlam olanlar da tevil edilmelidir. Buhari ve Müslim’in hadis kitapları içerisinde en sahih iki kitap olduğu konusunda ittifak olsa da bu ittifak, içlerindeki her bir hadis hakkında geçerli değildir, diyen Rızaeddin Fahreddin, bu yapılmadığı takdirde bu metinlerin zahirinden çok yanlış anlamlar çıkarılabileceği uyarısında bulunmaktadır. Benzer bir durumun tıbb-ı nebevi konusunda da olduğunu belirten Rızaeddin Fahreddin, Peygamberimiz (s.a.v.)’in doktor olarak gönderilmediğini, onun bu konudaki ve dünyevi meseleler konusundaki sözlerinin, dönemin bilgi anlayışı çerçevesinde, fen ve tabii bilimlere ait konular olarak değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizmektedir.

        Yazılarında devamlı olarak Türk ve Müslüman dünyanın ilim, tefekkür ve medeniyette geri kalmalarının temel sebeplerini inceleyen Rızaeddin Fahreddin, terakki ve tedenninin, güçlenme ve çöküşün, doğrudan insanların içlerinde derinleşmiş inançlarının üzerine kurulu olduğunu ve bununla doğru orantılı seyrettiğini ifade etmektedir. Dünyadaki inkılaplar, sosyal hayatta gerçekleşen; siyasi, iktisadi, ilmî ve edebî muharebelerin hepsinin inanç etrafında döndüğünde yola çıkan Rızaeddin Fahreddin, medeniyetteki her türlü icatların, keşiflerin, dinî ve ilmî yenilik ve ıslahatların tamamının inançtan doğduğunu düşünmektedir. Ona göre, geçmişte doğru ve tahkîki bir inanca sahip Müslümanlar, başarılı dinî ictihadlar, teviller, bilimsel ilerlemeler ve icatlar yapmışlardır. Ancak kısa bir süre sonra bunu terk eden ve yanlış bir iman anlayışıyla tahkiki imanlarını kaybeden Müslümanlar, âdeta bilimsel çalışmaları durdurmuşlar, her yönden taklide dalmışlar ve sahte kurtarıcılar (mehdiler) beklemeye başlamışlardır. Dünyayı unutup her şeyi ahirete endekslemenin sonucu olarak da devletlerinden, âlimlerinden ve canlarından olmuşlardır. İlmin saygınlığının ortadan kalkması sonucu; tembellik, başkasının sırtından geçinme gibi yanlış davranışlar, yanlış tasavvufi inanışların ortalığı istila ettiğinden söz eden Rızaeddin Fahreddin, “mektepler harap oldu, ilim ehlinin kadir ve hürmetleri bitti. Her bir tembel hayvan, işanlık (şeyhlik) ve her bir mecnun, kutupluk mansıbına tayin edildi. Bir ucundan ikinci ucuna kadar İslam âlemi, bütün bütüne perişan ve miskin dervişân oldu. Altın hazinesi olan Hindistan ve ilim menbaı olan Türkistan, her biri bu akide yolunda kurban oldular. Merakeş ve Endülüs, Mısır ve Türkmen, bu fikir semeresi olarak can verdiler. Selef ilminden ve selef âlimlerinden eser kalmadı. Ciddi anlamda takva ve ihlas yerine riya ile nifak, meddahlık ve zâhirperestlik kâim oldu. İfrit gibi sağlıklı ve çok genç insanlar, ellerine asa ve tespih alarak şeyhlik pozlarına bürünüp ülkeden ülkeye tembel tembel dolaşarak Müslümanların mallarını sülük gibi emdiler. Ehil olmayanlar, ilim minberlerine bindiler ve her bir zalim ve müstebitlerin heva ve heveslerine muvafık bir surette din adına fetvalar uydurarak zulme alet oldular. İzzet-i nefsten ve millet sevgisinden hiçbir şey kalmadı... Bu hallerin neticesi olarak, Müslümanlar, iktisadi ve siyasi işlerde mağlup oldular ve başkalarının ayak altında ezilmeye mahkûm oldular.  Ümitsizlik ve mahrumiyet, zillet ve hakaret deryalarının en derin çukurlarına battılar.” (Rızaeddin Fahreddin, İbn Teymiye, Orenburg 1911, s. 128-135) demektedir. 

        İslam dünyasının her tarafında kabirlerin “hacet Kabeleri” olarak görülmeye başlanması, geçmiş ulemanın hiç sorgusuz taklit edilmesi ve şeyhlerin “canlı putlar”a evrilmesi gibi hastalıklara kapılan Müslümanların, Hz. Ali’nin vefatından bu yana hep “avam”ın algısıyla hareket ettiği temel tezinden hareket eden Rızaeddin Fahreddin, dinin âdeta avam dini haline gelmesinden şikâyet etmektedir. Onun, günümüz için de çok önemli olan temel tespitlerinden birisi de tekfircilik hastalığının verdiği ciddi zararlardır. O, Müslümanların iki önemli kötü kaderinden bahsetmektedir. Burada onun kader dediği şey, insanların kendi iradeleriyle yaptıkları şeylerin sonucunu tatmaları anlamındadır. Bunlardan ilki Hristiyanların Orta Çağ’da kendi elleriyle, cehaletlerinden kaynaklanan sebeplerle, kendilerine çizdikleri makûs kaderinin bir benzerinin Müslümanların da kendi elleriyle kötü kaderi hâline gelmiş olmasıdır. İkincisi ise, günümüzde hâlen yaşadığımız tarzda; Hristiyanların, Müslüman bilginler sayesinde, kendi makûs talihlerini yenip güçlenerek Müslümanlara saldırmaları, sömürmeleri ve bilimden, medeniyetten uzaklaşan Müslümanların ikinci kötü kaderi hâline gelmiş olmalarıdır. Aslında o, bu tespitiyle çok önemli bir noktaya dikkat çekmektedir. Bizim de kanaatimize göre, Müslümanların bugün en büyük problemi Batı modernitesini taklit etmekten daha çok, İslam’ın özünde hiç olmayan, Batı Orta Çağ taassubunu, cehaletini ve skolastik zihniyetini taklit etmeleri ve bunu da âdeta kendi kaderleri hâline getirmiş olmalarıdır.

        Rızaeddin Fahreddin, her fırsatta Müslüman toplumların kendi çağında ve tarihsel süreçte yaşadıkları temel ilmî, fikrî ve medenî sorunların ızdırabını çeken, bununla dertlenen ve buna çözüm arayan bir düşünürdü. Bu çözümleri ararken; kutsama, genelleştirme, ötekileştirme, dışlama, tekfir etme ve başkalarının sözlerini nakletme yoluna değil, bizatihi kaynak eserlere gitme, mezhep, din ve meşrep taassubundan uzak durma, uzlaştırmacı ve tahkikçi bir tavır sergileme metotlarına başvururdu. Onun en çok şikâyet ettiği husus; delilsiz, burhansız fikirler ortaya atmak veya ilim sahiplerinin delilli, burhanlı sözlerine sırf dinî gayretle delilsiz karşı çıkmak ve bu temelsiz fikirleri; siyasi, mezhebi veya grupsal saiklerle ve özellikle de cedel, münazara ve hitabetteki mahir ikna gücüyle galip gözükerek her yere hâkim kılmaya çalışmaktır. Nitekim o, bilim ile dinin birbirine zıtmış gibi gösterilmesinden şikâyet etmekte ve İbn Rüşd’ün etkisiyle; “din felsefeyi, felsefe de dini yalanlamaz, çünkü her ikisi de aynı hakikati ifade eder” görüşünü savunmaktadır.

        Biz, burada son olarak, Rızaeddin Fahreddin’in Müslüman dünyanın bugünkü kötü duruma gelmesinin temel sebeplerinin tespiti konusundaki görüşlerini, çeşitli eserlerinde zaman zaman yazdığı bilgilerden hareketle, kısaca maddeler hâlinde sıralamaya çalışacağız:

        1. İslam dünyasında ilim ve fikir hürriyeti konusunda yaşanan sıkıntılar. Tarih boyu pek çok âlim; işkence, eziyet ve zulümlere uğramış, tekfir edilmiş, zındık görülmüş ve hatta öldürülmüştür. 

        2. Ahlakın ortadan kalkması, hayattaki olumsuz her şeyin ve ilimsizliğin sebebi olmuştur. Başta kendinden daha yüksek ilimli olan kişilere yönelik haset olmak üzere, ilmî araştırmalarda ve normal hayatta yaşanan ahlaksızlıklar, bunun delilidir.

        3. Akıl ve ilim düşmanlığı. Bilhassa apaçık bilimsel hakikatlerin bile benimsenmesinde yaşanan sıkıntılar.

        4. Kim olursa olsun, cihad ve had cezası dışında, insanın can, mal, namus ve haysiyetinin korunması, ilkesinin, dini koruma gayesiyle ortadan kaldırılması.

        5. Taklit ve taassup.

        6. İlmi, nakilden ibaret görme algısı. İctihad kapısının kapalı görülmesi. Müctehidlerin aşılmaz otorite olarak ilanı.

        7. Mezhepçilik, fırkacılık, tarikatçılık. Bilhassa kelamcıların garazkar tutumları ve yetmiş üç fırka hadisine her şeyi uydurma çabaları.

        8. Tek hakikatçilik.

        9. Tembellik, sanatsızlık, bedavacılık, işsizlik ve bunları teşvik eden dinî anlayışların ve yapıların ortaya çıkması.  

        10. Aydınların korkaklığı.

        11. Burhânî bilgiyi esas edinmemek.

        12. İslam’ın evrenselliğinin, tekamül ve sebeplilik kaidelerinin ve çağın gerekliliklerinin unutulması. 

        13. Kadınların eğitimden ve sosyal hayattan uzak tutulması.