Türk’çe Empati

Şubat 2019 - Yıl 108 - Sayı 378



        Dertli Yoldaş

         

        Ey garip gönüllüm dertli yoldaşım

        Neden belli değil, baharın kışın

        Var mıdır sormazlar ekmeğin aşın

        Zengin isen ya bey derler ya paşa

        Fukaraysan, abdal derler, ya cingen haşa

         

        Kim onun halını sormuş demezler

        Cahilin gözünde hormuş demezler

        Gariplere kim iş vermiş demezler

        Zengin isen ya bey derler ya paşa

        Fukaraysan, abdal derler, ya cingen haşa

         

        Sen de bir insansın insanlar gibi

        Haksız kazancınan sürmedin demi

        İnsanlığın kuralları böyle mi

        Zengin isen ya bey derler ya paşa

        Fukaraysan, abdal derler, ya cingen haşa

        O hakk’ı tanımaz kul kandıranlar

        İnsanlığın gıymatını ne anlar

        İnsanlık varlıkla olur sananlar

        Zengin isen ya bey derler ya paşa

        Fukaraysan, abdal derler, ya cingen haşa

         

        Boş durmak günahtır çalışmak sevap

        Çalış ne duruyon, sen de bir şey yap

        Çoğalır yoldaşın, gör nice ahbap

        Zengin isen ya bey derler ya paşa

        Fukaraysan, abdal derler, ya cingen haşa

         

        Garibim engin ol, uyma cahile

        Şeytanın kazancı nafile hile

        Sana ad takarlar üzülme bile

        Zengin isen ya bey derler ya paşa

        Fukaraysan, abdal derler, ya cingen haşa

         

        Genel olarak dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyal bilimler büyük ölçüde Batı’dan alınmadır. Batı’nın kendi sorunlarına çözüm bulmak için üretmiş oldukları kavramlar hemen hemen aynı şekilde ele alınır, uygulanır ve bunlarla bilim üretildiği düşünülür. Bu da akademisyenlerin bohçasını doldurmak gibi birincil işleve sahiptir. Bu yüzden söz gelimi bu ülkede çok sayıda eğitim bilimci vardır, ama eğitimin sorunları çözülememektedir. 

        Kuşkusuz dünyada sorunlar büyük ölçüde birbirine benzer. Eğer bağımlılık veya şiddet bir sorun olarak ortaya çıkmışsa, dünyadaki birçok ülke gibi bizde de ortaya çıkar. Bu noktada şaşıracak bir şey yok gibi görünmektedir. Küreselleşen dünyada ülkelerin birbirlerinden etkilenmeleri oldukça doğaldır. Bu etkilenmenin yanı sıra ülkelerin özgün sorunları da vardır tabii. Akademisyenlerden beklenen hem evrensel hem de yerel sorunlara çözüm yolu aramaktır ve bulmaktır. Ancak sorunlara çözüm üretmek kavram ve terim üretmek demektir. Sosyal bilimler genellikle bunu yapar ve bununla işe başlarlar. Hatta bir adım daha ileri giderek sosyal bilimlerin yaptığı şey ad koymaktır bile denebilir. 

        İnsanlar belki de tarihin başından beri bir şeyleri başaramadıklarında, bir süre sonra denemekten vazgeçmişlerdir. Ama bunu Martin Seligman öğrenilmiş çaresizlik olarak adlandırınca bilimsel bir kavrama dönüşmüştür. Bir ülkenin bilime katkısı ürettiği bilimsel kavramlarla ortaya çıkar. Ülkemizden bunun güzel bir örneği Çiğdem Kağıtçıbaşı’dır. Kağıtçıbaşı özerk-ilişkisel benlik kavramını ortaya atarak psikolojiye ve bilime yeni bir kavram kazandırmıştır. Kağıtçıbaşı’nın kavramı hem uluslararası literatüre bir katkıdır hem de ülkemiz sorunlarından birini teşhis ve tespittir. 

        Şiddet kavramı bizim için ilginç bir deneyim olmuştur. Batılının gözüyle birbirine ters bakan kişiler birbirlerine şiddet uyguluyor olarak algılanır. Yaklaşık on yıl önce şiddet bağlamında yapılan çalışmalar bu şiddet kavramını ve tanımını kullandıkları için herkes şiddet uyguluyor olarak algılandı, yorumlandı ve işin içinden çıkılamadı. Bu ülkenin sosyal bilimcileri ülkedeki duruma uygun bir kavramsallaştırma yapamadı, sorun çözülemedi. Sorunu çözmek yerine şiddetten söz etmeyi bırakarak sorun çözülmüş -gibi- oldu. 

        Topluma-yabancı-bilim toplumun ayarlarını bozar. Sosyal bilim eğer gerçekten sosyal ise ayaklarını yere basar ve o topluma hizmet eder. Sosyal bilimlerin vatanı vardır. Vatansız sosyal bilim olmaz. Vatansız sosyal bilim küreselleşmeye veya onun ardına konabilecek grup, topluluk, toplumlara hizmet eder. Yani bir sosyal bilim kendi toplumuna hizmet etmiyorsa başka birilerine hizmet ediyordur. İsmet Özel vatan için “kıbleye dönerken ayağımızı bastığımız yer” ifadesini kullanır. Benzer bir durum bilim için de geçerlidir. Vatan sosyal bilimcinin sorunlara bakarken ayağını bastığı yerdir. Eğer bu topraklara ayağını basmıyorsa, başka topraklara basıyormuş gibi yapıyordur. Bu da bu ülkenin sosyal bilimi olmadığı anlamına gelir. 

        Bu arada yeni gelişen bir durum da kişisel gelişim alanıdır. Akademik olarak sosyal bilimcilerin yaptığı gibi, onlar da popülist bir yaklaşımla Batının kavramlarını alıp bu topluma uygular ve yaygınlaştırırlar. Günümüzde insanlar hızlı değişmeden şaşkın durumda olduklarından ne deniyor bize sorusunu sormazlar, zaten kişisel gelişimciler insanların bu soruyu kendilerine sormalarını duygusal tonlar kullanarak engellerler. 

        Sosyal bilimciler Batı’da üretilen kavramları hemen hemen aynı şekilde alıp kullanmaktadırlar. Empati kavramı oldukça ilginç bir örnek olmuştur. Öncelikle sempatiden ayırmanın moda olduğu bu kavram bir şekilde insanların yaralarına, yani birbirlerini anlamamalarına değindiği için oldukça cazip görünmüştür. Empatiyi tanımlamaya çalışanlar “birinin ayakkabıları içinde olmak” olarak tanımlarlar. Bu tanım güzel bir tanımdır, çünkü Amerikalı birilerinin Kızılderili kültürüne duyarlığını ifade etmektedir. Bu da onlar için sevinilecek ve övünülecek bir durumdur. Empatiye verilen diğer bir örnek İsrail kültüründen gelir, Shalom isimli bir zatın kaybolan merkebi aramasıyla ilgili bir fıkradır. Empati ile uğraşanlar bizden bir örnek bulmakta zorlanmışlardır. Zaman zaman Nasreddin Hoca’nın akşam merdivenden düşen paltonun içinde kendisinin olduğunu söylediği fıkra örnek olarak verilmiştir. Ama bu örnek daha çok toplum kültürüne karşı duyulan bir suçluluk duygusunun uzantısı olsa gerektir, çünkü empatiyle ilişkilendirilmesi biraz dolaylıdır. Hatta bir tahminde bulunmak gerekirse, bu örnek de yabancı kaynaklı olsa gerektir. Çünkü bilindiği gibi birçok Nasreddin Hoca vardır. Bu hocaların her birinin özelliği de farklıdır. Söz gelimi Arapların Nasreddin Hocası daha sinirli, Türklerin Nasreddin Hocası daha “dalgacı”, İranlıların Nasreddin Hocası daha filozoftur. Öyle görünüyor ki bu fıkranın empati ile ilişkilendirilmesi daha çok İran kültürünün etkisidir. 

        İnsanlar günümüzde kişisel ve sosyal sorunları için sosyal bilimcilere giderler. Sosyal bilimcilerden önce de insanların sorunları olmuştur ve birileri bu sorunlara çözüm önermiştir, hatta çoğu zaman daha iyi çözümler önermişlerdir, çünkü toplumu iyi tanımışlardır. Günümüzde psikiyatrist, klinik psikolog, psikolog, psikolojik danışman gibi kişilerin gördüğü işlevi gören mekanizmalar olmuştur. Ama bizde sosyal bilimlerin genel özelliği daha önce bu işlevi gören kişilerden haberdar olmamalarıdır. Onlara göre bu işi ilk kez kendileri yapmaktadırlar, kendilerinden önce bu işi yapan kimse yoktur. Yani kendi doldurdukları boşluğun tarihsel sürecini bilmemektedirler. Kuşkusuz bu durumun tek sorumlusu onlar değildir, çünkü sosyal tarih bilgimiz zayıftır. Hatta çoğu zaman tarihte ne olup bittiği ile ilgili bilgilerimiz savaşlardan öteye geçmemektedir. 

        Empati sosyal ve dolayısıyla kültürel bir olgudur. Toplumlardaki bireyler uygun şekilde birbirlerini anlarlar, anlamak durumunda kalırlar. Empati kavramında genellikle ihmal edilen özellik empati kuran kişinin karşıdakini anlaması ve anladığını karşıdaki kişiye anlatması, ifade etmesidir. Sadece karşıdakini anlamak empatiye bencilce bir yaklaşımdır. Sağlıklı kişilerarası ilişki için hem karşıdakini anlamak gerekir hem de karşıdakine anlaşıldığını hissettirmek gerekir. Birinci kısım için empatik anlayış ifadesi kullanılırken, ikinci kısım için empatik anlatış terimi kullanılır. Empati karşıdakini hem anlamayı hem de karşıdakine bunu hissettirmeyi ifade eder. Bir anlamda denebilir ki empatinin amacı karşıdakine anlaşıldığını hissettirmektir. Kendisiyle empati kurulduğunu hisseden kişi daha sağlıklı ilişkiler kurabilir. İnsanların en büyük dertlerinden biri “kimse beni anlamıyor” düşüncesidir. Bu büyük bir yalnızlıktır. Empati bunun çözümüdür. 

        Kısacası günümüzde birilerinin “birbirimizi anlayalım” demesi empati olarak değerlendirilirken, geçmişte ve hatta günümüz kültüründe birbirini / diğerlerini anlayan olup olmadığı veya onların ne yaptığı sosyal bilimcilerin ilgisini çekmemiştir. Yukarıya alınan Neşet Ertaş türküsü aslında güzel bir örnektir. Bu türküde Neşet Ertaş hem bir empati örneği vermekte hem de bu toplumda insanların birbirlerini nasıl anlayabileceklerini ve anladıklarında onlarla nasıl ilişki kurulmasının daha doğru olduğunu göstermektedir. Empati toplumsaldır ve Neşet Ertaş “bu toplumda böyle empati kurulur” dedirtmektedir. 

        Birinci kısımda karşıdaki kişiye onun penceresinden bakarak yakınlaşma ortaya konmaktadır. Önce onun dertli göründüğü ifade edilmekte ve derdinin ne olduğu sorulmaktadır. Burada onun yalnızlığına da dikkat çekilmektedir. Onu başkalarının anlamadığını düşündüğü ve onun açısından bakıldığında haklı olduğu söylenmektedir. Empati kişinin durumunu anlamak ve onun tarafından nasıl göründüğünü kavramak ise Ertaş bunu yaparak işe başlamaktadır. 

        Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde temel ihtiyaçlar olarak görülen ekmek, aş ihtiyacı şairin empatisinin de temelini oluşturmaktadır. Temel ihtiyaçlarının karşılanmadığı durum ile karşı karşıya kaldığını ifade etmesi, “hepimizin buna ihtiyacı var, ama sen bunu karşılayamamış görünüyorsun” düşüncesini göstermektedir. 

        Aynı zamanda sorgulamayı gösteren bu kısım psikologların danışma sırasında rapport kurma adını verdikleri bir süreci gösterir. Rapport aynı tarafta olduğunun hissedilerek ilişkinin daha kişisel bir yolda ilerlemesi için gerekli bir karşılıklı bağlılık demektir. Türküde bağlantı böyle kurulmaktadır. Bu aynı zamanda ortak bir zeminin ifadesidir. 

        Türkünün nakarat kısmı ise ilişkisel bir sorun anlatımıdır. İnsanların başkalarını varlıklarına göre değerlendirdiklerini ve fakir / fukaranın aşağılandığını ve küçük görüldüğünü ifade ederken, aynı zamanda türkünün muhatabı olan kişiye “aşağılandığını ve başkalarının seni küçük gördüklerini düşünüyorsun, bunda da haklısındır” mesajını vermektedir. İnsanların en büyük sorunu başkaları olduğuna göre, empati kurmaya başlanılmış olmaktadır. Türküde bu, her kısmın sonunda kişiye hatırlatılmakta ve aynı sorunla ilgilenmeye devam edildiği mesajı verilmektedir. 

        Türkünün ikinci kısmında ise empati bir adım daha ileri götürülmekte ve kişinin hâlinin hatırının sorulmadığı ve yalnızlığının anlaşıldığı belirtilmektedir. Buna göre kişinin hatırını soran yoktur, üstelik hor görülmektedir ve iş verilmemektedir. Kişinin derdi bunlardan biri olsa gerektir veya başka bir açıdan bakılınca bu sorunlar temel sorunlar olduğu için türkünün hitap ettiği grup geniştir. Hor görülenler, hatırı sorulmayanlar ve iş bulamayanlar türküye muhataptırlar ki, bu da oldukça büyük bir grup oluşturmaktadır. İkinci kısım sorunun anlaşıldığı kısımdır. İlkinde bağlantı kurulmakta, ikincisinde sorun teşhis edilmektedir. 

        Sonraki kısımda kişinin benlik saygısı harekete geçirilmektedir. Çünkü önce kişinin kendi benliğinin güçlendirilmesi gerekir ki, kişi bir çözüm bulabilsin. Bu amaçla onun da diğerleri gibi bir insan olduğu belirtilmekte ve değerler vurgulanmaktadır. Kişi haksız kazanç sağlamamış ve gayri meşru olarak nitelendirilebilecek yollara baş vurmamıştır. Benliği güçlendirme adı verilebilecek olan bu kısım kişinin çözüme doğru harekete geçmesini sağlamaktadır. 

        Benlik saygısı bir miktar başkalarına karşı üstün yanlarının görülmesi demektir. Nakarattan sonraki kısımda türkü bunu yapmaktadır. Özellikle başkalarını hor görenlerin insanlığın kıymetini bilmedikleri ve varlıkla, servetle insan olunduğunu zannettikleri vurgulanmaktadır. Varlıklı olmak insan olmanın bir şartı değildir ve bu kişiler varlıklı olduklarında kendilerini üstün görmeye ve her şeye hakları olduğunu düşünmeye başlamaktadırlar. Buna göre türkünün muhatabı olan kişi gariptir, hor görülür, yalnız bırakılır, ama o da bir insandır ve başkalarına karşı haksızlık yapmamış, başkalarını kandırmamıştır. Bir önceki kısımda güçlenen benlik bu kısımda karşıdakilerin haksızlığı karşısında daha güçlü olmaya doğru ilerlemektedir. 

        Nakarattan sonraki kısım kültürel öğelerin ağır bastığı kısımdır. İkinci kısımda sorun teşhis edildikten sonra kişinin benliği güçlendirilmiş ve özgüven geliştirilmiştir. Artık çözüm zamanıdır, bu kısımda ne yapması gerektiği belirtilmektedir. İnsanın boş durarak sorunlarına çözüm bulamayacağı çalışması gerektiği söylenmektedir. Üstelik bu çözüm yolu dini değerlere de uygundur. Yani din de insanın böyle yapması gerektiğini söylemektedir. Türkü bu noktada da bir adım ileri gitmekte ve insan çalışınca sosyal ilişkilerinin de gelişeceğini belirtmektedir. Kişi çalışmaya başladığında hem dinî gereklerden birini yapmış olur hem de sosyal ilişkilerini geliştirir. Sosyal ilişkilerin gelişmesi kişinin hatırının sorulmaması, hor görülmesi ve aşağılanması gibi sorunlarının da çözümüdür. 

        Çare göstermek genel olarak psikologların tercih ettiği bir yol olmamakla birlikte, onu etkinliğe yöneltmek, onu teşvik etmek yapılması gereken bir şeydir. Türküde de somut bir şekilde çok genel bir teşvik söz konusudur. Ayrıca bu toplumda insanların karşıdan beklediği de budur. İnsanlar kendilerinin anlaşılması kadar çözüm için cesaret verilmesini de beklerler. Türkü de bunu yapmaktadır. Bunu yaparken de bu çözüm yolunu kullandığı zaman ne kazanacağı da vurgulanmaktadır. Bu kısma yol göstermek adı verilebilir. 

        Nakarattan sonraki son kısımda ise çözüm genellenmektedir. Bunun yolu “engin” olmaktır. Engin olmak geniş gönüllü, işlerin nasıl gitmesi gerektiğini bilen, hatta bir adım daha ileride hoşgörülü olmak demektir. Tamamen kültürel bir kavram olan “engin olma” daha ileri analizi hak eden bir kavramdır. Türkü bir şeyler yapması gibi somut önerileri getirirken, bunun yanı sıra duygusal olarak da tavrını değiştirmesi gerektiğini belirtmektedir. Duygusal tavrını değiştirmediği sürece bu gibi durumlara karşı zayıf kalacak ve sık sık sorunlarla karşılaşacaktır. 

        Görüldüğü gibi Neşet Ertaş’ın türküsü Türk’çe empatinin en güzel örneklerindendir. Yakınlık kurma, sorun teşhisi, benliği güçlendirme, üstünlük vurgulama, çözüm yolu önerme ve genelleme veya tutum değiştirme olarak aşamalandırılabilecek bir empati bu toplumda en işe yarar duygusal yakınlıktır. Bu yüzden insanlar türkülerde kendilerini bulmaktadırlar, hatta gençliğinde pek türkü dinlemeyenler bile olgunlaştıkça türkülerin değerini anlamaktadırlar. 

        Asıl önemlisi bu yaklaşımı gösterdiği için Neşet Ertaş sevilmektedir, severek dinlenmektedir. Çünkü insanlar anlaşıldıklarını anlamaktadırlar. Aslında sosyal bilimcilerin aradıkları da budur. Kendi kültürünü iyi bilmeden ve irdelemeden yapılan bilim topluma inememektedir. Oysa gelenek sorunların büyük bir kısmını çözmüş hâlde önlerinde durmaktadır. Tek yapılması gereken onu anlamak ve ondan sorun çözümünde yararlanmaktır. O bizim bilgi birikimimizdir ve çok tecrübelidir. Tecrübesinden yararlanmak ise bir tercihtir. Ya onu kabul edip anlar gösterdiği yolu geliştirirsiniz ya da yok sayıp ateşi kendiniz bulmaya çalışırsınız. Sosyal bilimciler ikinci yolu benimsemiş görünmektedirler ve bu tutum toplumu deneme tahtasına dönüştürmekte ve kodlarıyla oynamaktadır.