Değer Formalizminden Değer İdealizmine

Şubat 2019 - Yıl 108 - Sayı 378



        “İnsan nedir?” sorusu dinlerin, felsefenin, bilimlerin ve sanatların ortak konusudur. Biz burada felsefe açısından insanı betimlemeye ve değer ile olan ilişkisini irdelemeye çalışacağız. Değerler bütün insan bilimlerinin, teolojinin ve felsefenin ortak konusudur. Felsefe, sanat, ahlak, hukuk, siyaset, devlet ve hatta bütün bir medeniyet sahası; değerlerin organizasyonu, koordinasyonu ve realizasyonu ile alakalıdır. Gerçek, doğru, iyi ve güzeli bir değer olarak tanımadan insani hiçbir faaliyeti gerçekleştirmek mümkün değildir. Zira bütün anlamlı davranışların kaynağı değerlerdir.

        İnsan bir nesne veya otomat olmadığı için maddi, fizik veya fizyolojik ele alışlar onun kendine özgü doğasını ve varlığını (varoluşunu) kavramaya elverişli değillerdir. Çünkü insan varlığı, kendi varlığını bir varoluşa dönüştürmüş ve özne-varlık konumuna yükselmiş biricik varlıktır. Özne-varlık, zamanı ve mekânı kendi ihtiyaçları, arzuları ve ülküleri doğrultusunda yeniden üreten ve betimleyen bir varoluş sergiler. O yüzden eylemlerini seçerek ve bilerek, iradi olarak sorumluluk içinde gerçekleştirir. Sorumlu olmak, özgür olmayı ima eder. Özgürlük, insanı insan yapan en temel değerlerden biridir. İnsan, değerler dünyası içinde ve onları içselleştirerek, kendisinin kılarak varolur. 

        İnsanoğlu, bu dünyaya eksik ve bakıma muhtaç bir varlık olarak gelir. Kendi kendisine varolması ve hayatta kalması imkânsızdır. Mutlaka bir aileye, bakıma, korunmaya, beslenmeye ve eğitime ihtiyacı vardır. Tabiatın en zayıf ve naif varlığı, bu sayede hayatta kalabilir ve maddi ve manevi yönde bir gelişim, kemal ve tekâmül gerçekleştirebilir. İnsan, iki kutuplu ve üç boyutlu bir varlıktır. Esfel-i safilin ile eşref-i mahlûkat olmak arasında gidip gelen, kendisini bilmek, bulmak ve olmak zorunda olan bir varlıktır. İki kutuplu bir varlık olması; fizik, fizyolojik ve biyolojik determinasyonlara tâbi bir beden hayatı içinde, bedeni zamanda ve mekânda aşan psikolojik, etik, estetik ve metafizik mahiyeti olan bir benlik ve kişilik oluşturmasıyla alakalıdır. 

        İnsan dışındaki diğer varlıklar ne ise o olan varlıklardır. Zamanda şimdiye, mekânda ise buraya aittirler. İnsan ise bütün bu belirlenimlerin dışına çıkabilen, ne ise o olmayan varlıktır. Bu anlatım onun indirgenemez ve herhangi bir nesne gibi tanımlanamaz bir varlık olduğu anlamına gelir. Zira diğer varlıklardan farklı olarak insan, varlığının yanı sıra bir de varoluşa sahiptir. Varoluş, bir bilince dayanır. Bilinç ise seçmek, irade etmek ve eylemlerinin sorumluluklarını üstlenerek sonuçlarına katlanmak demektir. 

        Özgürlük, insan varoluşu için bir imkân ve zemindir. Bu bağlamda ancak özgür olanlar kendileri olabilirler ya da tersinden söylemek gerekirse, ancak kendisi olabilenler özgür olabilirler. Özgürlük insanda şahsiyet kurucu bir değerdir. Şahsiyet ve medeniyet kavramları da birbirlerini gerektirir ve çağırırlar. İnsanoğlunun fizik ve fizyolojik temeli bütün insanlarda ortak olan biyolojik bir gerçekliktir. Fakat asıl insan, bu biyolojik gerçeklik üzerine inşa edilen şahsiyette somutlaşır. Şahsiyet, biyolojik varlığa eklenen dil, düşünce ve değerlerle kurulur ve yaşatılır. Bu bakımdan değerler bedene hayat veren ruh gibidir. Nasıl ki bedenden ruhun ayrılması ölüm ise, medeniyetlerden de ihya edici değerlerin uzaklaşması yozlaşma ve yok olmaya sürüklenme demektir. 

        İnsan beden içinde, bedeni zaman ve mekânda aşan bir tecrübe yaşar. Bu yönü ile insan, beşerden kişi olmaya doğru bir seyir takip eder. Böylece dünyaya biyolojik bir varlık ya da tür olarak gelen insan, zaman içinde özel bir varoluşa sahip bir kişi olur. Kişi olmak bir şahsiyet inşa etmek, sadece burada ve şimdinin icapları ile yetinmemek demektir. Zira insan hafıza ile bütün geçmişini saklar ve bilinçli seçim ve eylemlerinde kullanır. Ayrıca iradesi ile de belli şeyleri seçerken başka bazı şeyleri reddeder veya mesafe alır. Ülküleri, idealleri doğrultusunda bir gelecek tasavvur ve tahayyül eder ve kendisini o istikamette yetiştirir, inşa eder. Geleceği muhayyilesinde canlandırır, oraya ulaşmak için gayret eder, fedakârlıkta bulunur. Zira insan, sadece verili olanla yetinmez. Sadece burada ve şimdi ile tüketilemez. Böylece insan, beden içinde ve bedenli bir varoluşa sahip olmakla birlikte, kim ve ne olacağına, bedenli varlığına sığdırılamayan ve indirgenemeyen yönüyle karar verir ve hükmeder.

        Değerler kim olduğumuzla beraber kim olmak istediğimizi de etkiler. Bu bakımdan kim olduğumuz kim olmak istediğimizle de yakından ilişkilidir. Kim olmak istediğimiz ise neyi anlamlı bulduğumuz ve ne uğrunda yaşadığımızla bir bütündür.

        Varlık nizamı içinde yer alan insanın, bilen bir varlık oluşu yanında bu bilgi ile neyi gerçekleştirmek durumunda olduğu sorusu da mutlaka cevaplandırılmalıdır. İnsan, ne olduğunu bilmek ve ne yapmak, ne uğrunda ve ne için yaşamak zorunda olduğunu sorgulayabilmek durumundadır. Bunu yapabilmek bir benlik ve şahsiyet gerektirir. Benlik ve şahsiyet denen kendilik bilinci ise hafıza ile kurulur. Hafıza sayesinde kim olduğumuz sorusuna cevap verilir. Fakat kim olduğumuz sadece geçmişle tüketilemez. Zira tekrar etmek gerekirse, kim olmak istediğimiz de kim olduğumuzla ilişkilidir. Böylece sağlıklı bir benlik, kendilik veya şahsiyet, tutarlı ve bütünlüklü bir öznel hayatı (özne-varlık olmayı) gerektirir. Zira şahsiyet, oluş hâlinde bir sürekliliktir. Devam eden, oluşan, dinamik bir süreç ve sürekliliktir. Ancak insanın bir geçmişi ve hâli olduğu gibi bir de gelecek tahayyülü olabilmelidir. Bu yüzden insan çokça gelecekte yaşar! Gelecekle irtibatlı olmak, değerlerle ilişki kurmayı gerektirir. Değerler somut gerçekliklerden öte, varoluşsal gerçekliklerdir ve geleceğimizi bağlandığımız değerler kurar ve şekillendirir. Değerler, varoluşsal ve ideal gerçekliklerdir. Fakat insan üzerinden hem fizik ve ekolojik/biyolojik çevreyi hem de kültürel, sosyal ve manevi hayatı şekillendirirler. 

        Değerler, dış dünyada karşılaştığımız nesneler ya da tabiat olayları değildir. Değer insanla birlikte açığa çıkar ve insan davranışlarına yön verir. Bütün anlamlı eylemlerimiz bir değere bağlanarak ve onun adına gerçekleştirilebilir. İnsanı diğer canlılardan ayıran husus da budur. İnsanın eylem ve davranışları salt içgüdü ve ihtiyaçlar zemininde gerçekleşmez. İnsanın bütün anlamlı eylemleri bir değerden kaynaklanır ve bir değeri gerçekleştirmeye yöneliktir. Değerlerle bütünleşerek insan, kendi şahsiyetini oluşturur. 

        Değerler bir eşya ya da tabiat nesnesi olmadığı için hazır bir forma veya kalıba sokulamazlar. Tanımlanarak tüketilemezler. Yaşanarak temsil edilirler. Değerler böylece epistemoloji ya da bilim konusu olmazdan önce etik ve metafiziğin alanına girer. Zira bilmek ve bilgi ile yaşamak, bütünleşmek ve temsil etmek başka şeylerdir. Dolayısıyla değerler, yaşanan ve varoluşumuzun temelinde bulunan, biyolojik varlığımıza eklenen ve bizi biz yapan asıl gerçekliktir. Böyle bakıldığında insan demek, değer demektir. 

        Değer meselesi, insan meselesi ile bir ve aynı şeydir. Zira beşere değerler eklenerek insan olmaklık yoluna girilir. Değer bilinci ve bağlantısı mevcut oldukça, insani bir tekâmül gerçekleştirilir. İnsani bütün yapıp etmelerimiz bir değerden kaynaklanır veya bir değeri gerçekleştirmeye yönelir. Bu bakımdan değer, insanı yaşatan ruh gibidir. Değer varsa insan hayattadır değer yoksa zaten bir cesettir. Değerlerden kopmak; hayattan, toplumdan ve insani ideallerden ayrı düşmektir. 

        Değerler su gibidir. Hayat kaynağıdır. İnsan, şahsiyet ve medeniyet değerlerle kurulur ve yaşatılır. O yüzden değer bilinci ve sevinci aşılamak, canlandırmak demektir. Can, ruh ve hayat dinamiktir. Canlandırmak ve canlanmak için biyolojik olanın üzerine, değerlere çıkmak gerekir. Değer, fizik ve biyolojik varlık katmanlarının üzerinde, insani varlık alanını kurmak içindir. Bütün insani alan, değerlerle örülmüş ve çevrelenmiştir. Hâsılı insan, ekmek ve su kadar, belki ondan da önce, değerlerle yaşar. O yüzden “insandan değerler çıkınca geriye bir ceset kalır” deniliyor olsa gerek.

        İnsandan değerlerin çıkarıldığı tahayyül edilecek olursa, geriye tabiatın en acımasız ve en vahşi yaratığı kalacağını tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Öyleyse insan olmak, değerlerle hasbi ve samimi bir ilişki kurmakla mümkündür diyebiliriz. Bu ise insanoğlunun kendisini bir değer öznesi olarak işlemesi ve temellendirebilmesi demektir. Değer öznesi olmak; değer formalizminden kurtularak, değer idealizmi seviyesine yükselebilmektir. Değer formalizminde bir değer bilinci var olsa da bu bilinç, değerleri statik gerçeklikler olarak algılamak ve kabul etmek yüzünden zamanla durağanlaşmakta ve tek tipleşmeyi ideal durum yerine koymaktadır. Oysa değerler, insani dönüşüm ve tekâmülün itici ve motor gücüdür. İnsan, sabit bir kavram ya da organizma olmadığı için kültürel ve manevi ikinci bir dünya içerisinde varoluşunu gerçekleştirir. Bu dünyanın temeli, değerler dünyasıdır. 

        Böylece insan, bir yanıyla tabiattaki diğer canlılarla biyolojik bir bütünlük içinde bulunurken, bir yandan da biyolojik evrene değerleri katar. İnsan değerlerle bütünleşerek tabiata kültür ve medeniyeti ilave eder. Bu mekanik bir süreç değildir. Tam tersine psikolojik, manevi ve varoluşsal bir süreç ve vetiredir. Değer formalizmi; değerlerin insanı beşer olmaktan daha yukarı taşıdığını fark etmek açısından bir seviye gibi görünse de aslında değerlerin biçime ve kalıba dönüşmesi, hiçleşmesi ve yok olmasına sebep olur. O hâlde değerler alanının buhranının üstesinden gelebilmek için felsefi bir çıkış yolu bulunmalıdır. Bu da değerlerin, ideal mana ve mahiyetlerinin her insan şahsiyetinde güncellenmek durumunda olduğunu kavramaktan geçer. Değer idealizmi; formalizmi ve rölativizmi kırarak personalist (şahsiyetçi) bir tavır takınmayı gerektirir. Böylelikle değerler, sıkıcı kalıplar olmaktan çıkarak, özgürce seçip bağlanılacak, insani varoluşu destekleyen imkân ve zemine dönüşecektir. Değer öznesi, yaratıcı bir şahsiyettir. Özgür ve yaratıcı şahsiyetler de medeniyetlerin teminatı ve timsalleridir.