Güncel Gelişmeler Işığında Kıbrıs Davamız

Ocak 2019 - Yıl 108 - Sayı 377



        Akdenizin üçüncü büyük adası Kıbrıs, yüzyıllara dayanan Türk-İslam varlığı ile Türkiye’nin temel bir millî meselesidir. Dış politika, enerji veya strateji gibi alt başlıklara indirgenemeyecek önemde bir davadır. Aynı şekilde Kıbrıs Türkünün özünde de Türkiye sevdası vardır. Bizi birbirimizden uzaklaştırmak isteyen bir takım mihraklar fitne tohumlarıyla kirli oyunlar kursalar da, Kıbrıs Türklüğünü yanlış tanımamak lazımdır. Mesela yüzyıllardan beri din değiştiren hiçbir Kıbrıs Türkü yoktur. Kıbrıs Türkleri İslam dininden ayrılmazlar. Dindar ve mutaassıp insanları çoktur, İslamiyete bağlıdırlar. KKTC’de milliyetçi duygular çok güçlüdür. Bu noktada anılmadan geçilemeyecek bir husus, siyasal Türk Milliyetçiliğinin efsanevi lideri Alparslan Türkeş’in Kıbrıs’ta doğmuş olmasıdır. 

        KKTC kamuoyu ile Türkiye kamuoyu arasına nifak tohumları atmak için uzun süredir sistematik propaganda yapılmaktadır. Ara bozmak isteyenlerin sesi fazlaca duyulumaktadır. Kardeşliğimiz zedelenmek istense de bunlara prim vermemek lazımdır. Unutulmamalıdır ki 99 Marmara depreminde Kıbrıs Türkleri “paramız yoksa da kanımız feda olsun” diyerek hastanelere akın etmiştir. Kıbrıs Türkleri Türkiye’yi çok sever ve Anavatan derler. Türkiye’nin yapması gereken, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Kıbrıs Türkünü yalnız bırakmamak ve bir kaç tane çatlak sese itibar etmemektir. Bu kapsamda Türkiye’den adaya su gitmesi, Kıbrıs’a hayat getirmiş ve dengeleri değiştirmiştir. Anamur’dan başlayarak deniz altından su götürülmesi, emsaline rastlanması zor mimari bir harikadır. 

        Bitmeyen Müzakere

        Geride bıraktığımız 2018 yılı, 1968’de Beyrut’ta başlayan Kıbrıs müzakerelerinin 50. yılıdır. Dile kolay yarım asırlık müzakerelerden bir sonuç çıkmayacağı aşikardır. Rumlar Kıbrıs Türkleri ile eşit şartlarda bir çözüm istemediğini defalarca ortaya koymuştur. Rum tarafının ve Yunanistan’ın; garantörlük tamamen kalkacak, Türk askeri adadan çekilecek dayatması sebebiyle İsviçre’nin Crans Montana bölgesinde düzenlenen Kıbrıs müzakereleri sonuçsuz kalmıştır. Bu konuda Rum tarafı; uluslararası hukuka uygun, adil ve kalıcı bir çözümden yana olmadığını ortaya koydu. Zihinlerinin arka planındaki Enosis idealinden (Yunanistanla birleşme) vazgeçmedikleri gibi, sürekli yeni dayatmalar ve uyumsuz tavırlar müzakere ile çözüm umutlarının da tükenmesine yol açmıştır. Rum lider Anastasiadis, kendi iç siyasetlerinde puan toplamak için kapıyı vurup çıkmak, bağırıp çağırarak dengesiz hareketler sergilemek, Türk tarafının çözüm önerilerinin yer aldığı belgeyi basına sızdırmak gibi hareketlerden uzak durmamıştır.

        Türkiye ve Türk tarafı konuya iyi niyetli ve yapıcı bir zeminde yaklaşmıştır ancak hiç kimsenin sabrı sınırsız değildir. Şehit kanıyla bedel ödenen yerlerde oldu bittiye getirilecek hiçbir dayatmayı kabul etmek söz konusu olamaz.  Ankara’nın bu noktadaki tutumu anlamlıdır. Aynı oyunun tekrar tekrar sergilenmesi yerine, çözüm iradesi varsa sonuç alınacak yeni bir yol denenmesinin gerektiği kuşkusuzdur.

        İki devletli eşitliğe ve ortaklığa dayalı çözüm arayışı ilerlememektedir. Çünkü Rumlar Türk tarafını bir devlet olarak kabul edememektedirler. Garantileri tartışmaya açarken Trodos Dağlarına İsrail komandoları eğitiminde Türklere saldırma tatbikatları yapılmaktadır. Rumlar Fransa, Mısır, Lübnan gibi ülkelerle askerî iş birliği anlaşmaları imzalamaktadır. Adada bir çok devletin üssü ve askerî varlığı mevcuttur. Dolayısıyla federal bir çözüme umut beslemek fazlasıyla iyimserlik olacaktır.   

        KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa AKINCI, geçen yıl Temmuz ayında İsviçre’deki Kıbrıs müzakerelerinde başarısızlıkla sonuçlanan ve BM Genel Sekreteri Guterres’in masaya koyduğu çerçeve belgenin yeniden ele alınmasını önermiştir. Gayri resmi fikirler ve öneriler içeren bu belge BM tarafından bugüne kadar resmen açıklanmasa da içerdiği bazı başlıklar şu şekilde: Kıbrıs’ta dönüşümlü başkanlık, toprak taksimatının Rum tarafı lehine değiştirilmesi, Türkiye’nin adadaki garantörlüğünün sona ermesi ve Türkiye’nin adadan asker çekmesi.

        Rumlardan olumlu bir adım görülmemiştir ve görülemeyecektir. Rumlar’ın Türklerle eşit şartlarda bir anlaşmaya asla razı olmayacakları böylece bir kere daha oraya çıkmıştır. Bu durumu son gelişmeler kanıtlamıştır. Rumların bu tutumunu dünya kamuoyuna bir kere daha anlatılacaktır. Ancak AB, BM ve ABD Kıbrıs sorununda taraftırlar. Bu güne kadar verdikleri hiçbir sözü tutmadan Rumlardan yana tavırlarını aleni bir şekilde devam ettirmektedirler. Örneğin Annan Planına Türkler evet, Rumlar hayır derse hava ve deniz  limanları açılacak, KKTC’ye uygulanan ambargolar kaldırılacaktı. Ancak verilen sözlerden hiçbiri uygulanmamıştır. 

        Rumlar Türklerle eşit şartlarda bir anlaşmaya yanaşmayacaklar ve ucu açık müzakerelerle bir 50 yıl daha KKTC de Türkleri ambargolar altıda yıldırmaya ve sindirmeye çalışacaklar.  Rum tarafının bu hasmane tutumuna verilecek en güzel cevap ucu açık politikaların anlamsızlığını kanıtlamaktır. Cumhurbaşkanı Mustafa AKINCI “Rumlar bu güne kadar uyguladığı bağnaz politikaya devam etmeleri hâlinde, KKTC yoluna devam edecek” demiştir. Rum tarafının amacı uzlaşmak değil, adadaki Müslüman Türk varlığını yok etmektir. KKTC İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali TALAT bile “Rumlar anlaşmıyor, kendimi Saray otelden mi atayım?” diyerek bu durumu ifade etmiştir.

        Rum tarafı müzakere masasının kurulması için istekli görünüyorlar ama uzlaşmadan geri kalkıyorlar. Ardı arkası gelmez tavizler istiyorlar ama kendileri hiç adım atmıyor. Rum tarafının nihai hedefi adadaki Müslüman Türk varlığını silmek, Girit gibi Kıbrıs’ı da Yunanistan’a bağlamaktır. Adada hâlâ Enosisi gerçekleştirmek isteyen EOKA terör örgütü zihniyetinde insanlar var. Güney’e geçen KKTC vatandaşları zaman zaman saldırıya uğramaktadır. Rumlar müzakere ve anlaşma hedeflemiyor, uluslararası alanda “Kuzey istilaya uğradı, Kıbrıs Türk’ü yok, Türkleştirilmiş Kıbrıslı var” diyor ve müzakere sürecine bir tiyatro olarak bakıyorlar. Türkiye adadan askerini tamamen çeksin diyorlar ama Yunanistan’ın asker çekmesini öngörmüyorlar. “Türk askeri adadan çıksın, Rumlara araziler verilsin, Hristiyanlara dini mekanlar verilsin” diyerek müzakere olmaz.  

        Enerji Savaşları, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs

        Müzakereler sonuçsuz kaldıktan sonra apar topar, adanın çevresindeki denizlerde ve özellikle ihtilaflı 11. parselde TOTAL ve ENI gibi yabancı enerji şirketlerine arama ve sondaj izni verilmesi gerilimi tırmandıracak adımlardır. Böylesi hareketler kimseye fayda vermeyeceği gibi bölgede barış ve huzuru sağlamayı da güçleştirecektir. Adanın ve çevresinin hidrokarbon dahil tüm zenginliklernde Kıbrıs Türklüğünün hakkı vardır.

        Kıbrıs Adasının münhasır ekonomik bölgesindeki kaynakların bütün ada halkı tarafından eşit şekilde paylaşılmasını Rum tarafı kabullenemiyor. Tek taraflı olarak ve hukuksuz bir şekilde ruhsatlandırma faaliyetlerine devam ediyorlar. ABD’li enerji şirketi Exon Mobil’e 10. parselde verilen arama ruhsatı bunun bir örneği. Buna mukabil Türkiye de uluslararası hukuktan doğan hak ve yetkilerini kullanarak ve egemenlik haklarının doğal sonucu olarak, KKTC ile iş birliği ve uyum içerisinde sismik araştırma ve sondaj gemilerini sahaya sürmüştür. 

        Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz rezervleri, bölgenin yanı sıra küresel dinamikleri de derinden etkileyecek gibi görünüyor. Daha önce transit ya da tüketici konumundaki bazı bölge ülkelerinin enerji ticaretinde ihracatçı ülke olmalarını sağlayacak bu keşifler, bölgedeki güç dengelerini yeni baştan kuracaktır.

        Kıbrıs Adası etrafında 2011 yılında GKRY uluslararası hukuka aykırı ve tek taraflı olarak münhasır ekonomik bölge ilan ettiği alanda, Afrodit adını verdikleri büyük bir doğal gaz sahası keşfetti. Kıbrıs’taki gerginlikte bu kaynağın payı büyüktür. Kıbrıs etrafında büyük bir gerginlik ve sıkıntı yoğunlaşmıştır. Sıcak çatışma riski dahi doğmuştur.  Rum tarafı hukuk dışı aramalarına devam etmek istiyor ama buna müsaade edilmeyeceğini yakında daha net görecekler. Adanın etrafında Türkiye’nin de münhasır ekonomik bölgesi var. KKTC’nin egemenlik alanında verdiği ruhsatlar var. Kaldı ki adanın etrafındaki yeraltı kaynaklarında adadaki Türklerin de hakları var. Bunları yok sayarak oldu bitti yapmalarına müsaade edilmeyecektir. Türk tarafı bunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye’nin münhasır ekonomik bölge ilan ettiği alanda Rumlar adına arama yapmak için İtalyan Eni şirketine ait petrol platformunun bölgeye gönderilmesi ve buna Türk savaş gemilerinin gereken sertlikle karşılık vermesi bu kapsamda değerlendirilmelidir. KKTC makamlarından gelen son açıklamalar da bu görüşü desteklemektedir. KKTC yetkilileri Rum tarafına “Doğal gazı ya birlikte arayacağız ve işleteceğiz ya da her şey duracak” diyerek net ve kararlı bir tutum sergilemişlerdir.

        GKRY Kıbrıs sorununun çözümünü istemediğinden bölgenin güvenlik ve istikrarını sorumsuzca riske atmaktan çekinmemektedir. GKRY’nin tek yanlı hidrokarbon faaliyetlerini sürdürmeye devam etmesi durumunda sert müdahalelerle karşılaşılabilecektir. Üçüncü ülkelerde yerleşik şirketlerin, GKRY ile hidrokarbon alanında iş birliği yapmamaları kendileri için de riskli olacaktır.

        İsrail açıklarında uzun yıllardır devam eden doğal gaz arama çalışmaları sonucunda ilk doğal gaz rezervinin keşfi 1999 yılında gerçekleşmişti. Leviathan ismini verdikleri çok büyük bir doğalgaz sahası ise 2010 yılında keşfedildi.  Leviathan su altından çıkan büyük canavar, dev ejderha demektir. Suriye – Kıbrıs – İsrail açıklarında, Akdeniz altında bulunan bu sahanın tek başına bütün Avrupa’nın 30 yıllık ihtiyacını karşılayacak bir kaynak olduğu öne sürülüyor.

        Bölgedeki bir diğer devasa doğal gaz rezervi ise 2015 yılında Mısır, açıklarında ortaya çıktı.  Sisi’nin işbaşına getirilmesi boşuna ya da tesadüf değil. Keşfedilen bu rezervlerin dış pazarlara hangi güzergahtan ihraç edileceği konusu Doğu Akdeniz’de son dönemde yaşanan gerginlikleri artıracaktır. Mısır böyle kutuplaşmalarda Türkiye düşmanı ittifakın içine tereddütsüz dahil olmaktadır. İsrail, GKRY ve Yunanistan’la yakınlaşarak Türkiye aleyhtarı politikalar izlemektedir.

        Aslında yedi yıldır devam eden Suriye iç savaşı da enerji konusundan bağımsız okunamaz. Her ne kadar iç savaş nitelendirmesi yapılsa da emperyal güçler binlerce kilometre uzaktan gelerek Suriye sahasında doğrudan ya da vekaleten çatışmaların tarafı olmaktadır. PYD-YPG denilen PKK uzantısı terörist yapı, ABD adına Suriye enerji havzasının bekçiliğini yapmaktadır. Önce terör sonra petrol koridoru oluşturma hayalleri Türkiye’nin girişimiyle boşa çıkarılmıştır. Ancak Bugün Suriye düğümü Suriye’nin petrol rezervlerinin olduğu Deyr Ez-Zor bölgesine yoğunlaşmıştır. ABD, Rusya, Rejim, İran, İŞİD kalıntıları ve PYD bölgedeki gerginliğin tarafıdır. 

        Bölge ülkelerinin yanı sıra enerji talepçisi Avrupa ülkelerinin doğal gaz ithalatı ihtiyacında, Rusya’ya alternatif yeni kaynak arayışlarına girmeleri dengeleri daha karmaşık hâle getiriyor. Doğru strateji ile hareket eden ülkelerin güçleneceği bu süreçte, Türkiye’nin yanı sıra İsrail, Mısır, Lübnan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin atacağı adımlar önem kazanıyor. Doğu Akdeniz’de keşfedilen bu rezervlerin dış pazarlara hangi güzergahtan ihraç edileceği konusu çok kritik bir mevzu. Çünkü dünya bir canlı organizmaya benzetilirse fosil yakıtlar kan gibi, boru hatları ise kan damarları olarak tanımlanabilir. 

        Türkiye hem kendi kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesinde hem de KKTC’nin Türkiye Petrollerine arama ruhsatı verdiği alanlarda varlığını koruyacak ve sürdürecek hem de sahip olduğu stratejik önem ile bölgenin ve dünyanın en kritik aktörlerinden biri olduğunu göstermeye devam edecektir. Sayın Cumhurbaşkanımızın KKTC’nin yeni Başbakanını kabulünde verdiği mesajlar çok önemli. KKTC’nin Güneydeki yönetimle nüfusunu eşitleme hedefi olması lazım. Kuzey Kıbrıs kökenli çok sayıda iş adamının adaya yatırım yapması önemli bir ilerlemeye sebep olacaktır. Enerji arz güvenliği bakımından geliştirilen stratejiler, Türkiye’nin elini güçlendiren önemli araçlardan biri olacaktır. Aynı zamanda sahip olduğu rezervlerle Doğu Akdeniz uluslararası gündemdeki yerini uzun süre koruyacaktır. 

        Türk Düşmanlığı

        Kıbrıs’ta Rum tarafı kasıtlı olarak tansiyonu yükseltmeye yönelik hareketler yapmaktadır. Son günlerde Rum yönetimi tarafından, aşırılık yanlısı Rum çetelerinin ara bölgenin ihlaline yönelik girişimlerine göz yumulmakta, hatta civar köylerin halkları sınırı ihlal etmeye teşvik edilmektedir. Böylelikle yapay bir krizle gerilimi tırmandırmak isteyenler var. BM Barış Gücünün Türklerin ara bölgedeki camide cuma namazı kılmasını engellerken, Rumların Türk sınırına kadar gelip taşkınlık yapmasına göz yumması çifte standardın bir örneği. Rumlar ara bölgede ekim yapmak istiyorlar ama Türklerin ara bölgedeki camiye gidişine dahi tahammül edemiyorlar. Bu durum iki toplum arasındaki ilişkilere büyük zarar verir ve gerilimi yükseltir.   Avrupa kurumları da Kıbrıs meselesinde Türk tarafına karşı çifte standartlıdır. Rum malları için AİHM’nin verdiği tazminat kararlarının çoğunu Türkiye’nin ödemesi, Türk tarafının iyi niyetini göstermektedir. Oysa ki bu kararların gözardı ettiği Kıbrıs’ta çok büyük vakfiyeler vardır ve Kıbrıs adasının yüz ölçümünün yaklaşık %35’i aslında vakıf arazisidir. 

        Türkiye ile KKTC arasında 2011 yılında kıta sahanlığı anlaşması yapılmıştır ancak ilginçtir ki bu konuda taraf olmayan Lübnan dahi kalkıp “bu anlaşmayı tanımıyoruz” diye parlamento kararı almıştır. Doğu Akdeniz’de hesaplar çok karışıktır. Barbaros başta olmak üzere Türkiye’nin sismik araştırma gemileri faaliyetlerine devam etmelidir. Bir şey bütün bütün elde edilemezse de bütün bütün terk edilmez.

        Rum’un arkasında Yahudi vardır. İsrail adaya 20 bin komando yerleştirmek istemektedir. Limasol’da küçük İsrail kurma planı vardır. Adanın çevresindeki doğal kaynakları sömürmek için enerji güvenliği bahanesiyle Türkiye ve KKTC’nin aleyhinde adımlar atmaktadır. Rum tarafında hızlı bir silahlanma var. S-300’leri var, S-400 almak istiyorlar.

        Ne Yapmak Lazım?

        Hızla silahlanan, KKTC içinde “Beşinci Kol” faaliyetleri yürüten, İsrail’le, Ermenistan’la, Mısır’la, Yunanistan’la, Rusya’yla güvenlik ya da enerji gibi alanlarda stratejik iş birliği süreçlerine giren Rum yönetimi, Türkiye’nin zaaf anını beklemektedir. Güneyimizde bir şer odağına müsaade etmemek ve bir çıban başı oluşmasını önlemek için gerekli tedbirler hassasiyetle alınmalıdır. 2004 yılında yapılan Annan Planı halk oylamasında, Türk tarafı %65 evet demiş, Rum tarafı ise %76 hayır diyerek planı reddetmiştir. Bu durum Türk tarafının elini masada güçlendirmektedir. Rumların hakları varsa Türklerin de hakkı olduğu unutulmamalıdır.

        Rum tarafının nüfusu 10 yılda iki katından fazla artarak 1,5 milyona çıkmıştır. Bunda en önemli faktör vatandaşlık verilmesidir. 110 bin Kıbrıs Türkü de AB vatandaşlığı için Rum tarafının vatandaşlığına geçmiştir. KKTC ise Kıbrıs’ta doğup büyüyen Türk çocuklarına bile vatandaşlık vermeye yanaşmamaktadır. Bu çocuklar Kıbrıs’tan çıksa geri girememektedirler. Rum kesimi herkese vatandaşlık dağıtarak nüfusunu artırırken KKTC yönetiminin bu tutumu makul değildir. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Türk tarafı ile Rumların nüfusu eşitlenmeli” hedefi isabetli bir tespit olmuştur. 

        Böyle bir süreçte CTP’den beş milletvekilinin güneye giderek Anastasiadis’in odasında keyifle poz vermesi doğru olmamıştır. KKTC’yi tanımayan ve EOKA zihniyetini hortlatmak isteyen bir sözde liderin odasına gitmek yakışık almamıştır. Adada iki halkın eşitliği ve ortaklığı temelinde bir kalıcı barışa ve çözüme ulaşmayı kabul edemeyen Rum tarafı, adayı tamamıyla ele geçirip Yunan güdümüne sokmak istiyor yani Enosis hayalinden vazgeçmiyor. Garantileri tartışmaya açarak ve Türk askerini adadan çıkararak adayı Yunan vesayetine sokmak istiyorlar. Girit ve Rodos gibi Kıbrıs’ta da Müslüman Türk varlığına tahammül edemiyorlar. Enosis hayali devam ettiği müddetçe kalıcı ve adil bir çözüme ulaşılamayacaktır.

        Bu noktada Kıbrıs Türklüğünün varlık mücadelesi Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmekten geçer. İki ülke arasında ivedilikle serbest ticaret anlaşması yürürlüğe konularak KKTC ekonomisine güç katılmalıdır. KKTC, Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenterler Asamblesi TÜRKPA’ya katılmalı en azından gözlemci üye olarak kabul edilmelidir. Akabinde Türk Keneşi ve İslam İşbirliği Teşkilatı içerisinde de hak ettiği yeri almalıdır.

        KKTC’de bir çok kesimde Türkiye’ye katılma iradesi oluşmuştur ancak bu seçenek işletilemiyorsa yapılacak tek şey KKTC’nin tanıtılması olacaktır. Kudüs meselesinde ortaya çıkan uluslararası konjonktür de değerlendirilerek bir tanıtma atağına kalkılması gerektiği ortadadır.

         

        * SASAM Başkan Yardımcısı