İkinci Yeni Türkiye’yi Boğan “Karşılaşamama” Sorununu Çözmek İçin Olanı Doğru Anlamanın Yolu

Ocak 2019 - Yıl 108 - Sayı 377



        “Bu ne kûteh nazar ya ne firaset

        Ki bir dem olmadın kendunle halvet”

        Yunus Emre

         

         

        Geçen aylarda Ankara’da güçleri yettiğince sahip oldukları ilmin hakkını vermekten geri durmadıkları kanaatinde olduğumuz bir grup ilahiyatçı hocamızın öncülüğünde devlet erkânının da desteğini aldığı görülen bir “çalıştay” tertip edildi: Çalıştay Türk irfanının büyük mütefekkiri “İmam Mâturidî” üzerine idi. Çalıştayın sonuç bildirgesine “İnternet” üzerinden ulaşılabilir. (http://www.maturidi.org/16-sonuc-bildiriisi-sayfa).

        Yazımız söz konusu çalıştay ile sonuç bildirisi üzerine olmayacak. Zaten bize göre yayınlanan sonuç bildirisinde de “Maturidilik” adına sıkıntılı bir durum söz konusu değil. Lakin sözü edilen çalıştay ile bildirisi kendini Ehli Sünnet çizgisini müdafaaya adadığını ilan eden bir “cemaat” zehir zemberek bir itiraz metni yayınladı. (http://www.reddiyeler.com/detay.asp?haberID=768). İtiraz metninde çalıştayı düzenleyenler sapkınlık ve ılımlı İslamcılıkla suçlanıp sonuç bildirgesinden alınan bazı cümleler -ciddi anlamda anlam kaymasına uğratılarak- bir yoruma tabi tutuldu. Bize göre yapılan bu açıklamalara yorum demek pek mümkün görünmemektedir. Ancak yapılan itirazın Maturidilik konusunun bir bütün olarak ele alınması hususunda haklı bir tarafı da var görünmektedir. Biz yazımızda yapılan bu itiraz ile açıklamaları da ele almayacağız.

        Bu durumda niçin 2. Yeni Türkiye’nin hâli pür melâlinden garip bir “karşılaşamama” vakasıyla bu ayki yazımıza başladık? Derdimiz malum. Tek bir derdimiz öncelikli artık: “Türkiye.”

        Türkiye ve Türk milleti ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. İçine düştüğümüz sıkıntılar birçoğumuz için bilinmez değildir. Bizlerin de sürekli Türk Yurdu dergisi vasıtasıyla dile döktüğümüz bu sıkıntıları tekraren sayıp dökmenin âlemi yoktur. Zira her şey ehline gün gibi açık. Bu nedenle biz “karşılaşamama” olarak teşhis ettiğimiz “en temel sorunu” çözebilmenin bir yolunu arıyoruz.

        İçine düşülen, yukarıda sözünü ettiğimiz olayda da zahir olduğu üzere -Türkiye gemisinin süratle batışa geçtiği şu günlerde- hâlâ olanın ne olduğunu, gelenin ne getireceğini fark edemeyen bir “kuteh nazar” hastalığıdır. Hastalığın gittikçe kronikleşmesinin temel sebebi ise -eğer cinlik değilse asıl gaye- “anlama, anlamlandırma ve yorumlama” noktasında ciddi açmazlar içinde kalmak olmalıdır.

        Bu nedenle biz bu yazımızda “karşılaşamama” hastalığından kurtulabilme umuduyla doğru düşünüp tefekkür etmede esas mertebesinde olan “iki temel kavramı” kavratmaya çalışacağız. Ki, teşrih masasına yatıracağımız bu “iki temel kavram” Türk’ün medar-ı iftiharı İmam Mâturudî’yi doğru anlayıp yorumlamada bizce hayati öneme sahiptir. 

        Olanı Doğru Anlama Yolunda İki Temel Kavram: İnniyyet ile Limmiyyet

        İnniyyet, Arapça “inne” harfinden türetilmiş bir kavramdır. Büyük Türk Filozofu Fârâbî’nin önemli eseri “Harfler Kitabı” (Kitâbu’l Hurûf), bu harfin açıklanmasıyla başlar. Fârâbî’nin de belirttiği üzere “inne” Yunanlıların “ôn” dedikleridir. “Ôn” “varolan” ya da “varlık” anlamına gelir. “ân” geçmiştekilere ve gelecektekilere karşıt olarak “şimdi varolan” demektir. Eskiler hâl-i hazır derlerdi. “İnne” harfi ise, Fârâbî’nin belirttiği şekliyle “varlıkta ve bir şeye dair bilgide sabitlik, süreklilik ve sağlamlık” manasındadır. Bu durumda “inniyyet” varlığı –hakkı- ve varolanın –gerçeğin- bilgisini verir. Varolan, elbette, geçmişte de “var” olmuş olabilir. Şimdide de “var” olabilir gelecekte de. Bizim geçmişte ve şimdide olanı bilme şansımız vardır. Geleceği ise bilemeyiz, sadece tahmin edebiliriz. Geçmişte olan, geçmiştir. Tecrübe edilemez. Ama bilinebilir. Şimdi ise hem tecrübe edilebilir hem de bilinebilir. Gelecek ise ne bilinebilir ne de tecrübe edilebilir.

        -Geleceğe yapılan yolculuk, diğerlerinin geleceğini bize vermez. Kendi şimdimizi yaşarız. Şimdimiz kuramsal anlamda diğerlerinin geleceği olabilir. Bu, bize zamanın ve hızın oynadığı bir oyundur. Fizik ve matematik felsefesinde tartışılan bu mesele konumuz dışındadır. Geçmişe yolculuk ise, ‘şimdilik’ olası görülmüyor. Geçmişe yolculuk bugünün bilimsel verilerine göre imkânsıza düzülen hikâyeden ibarettir. Elbette uzun yaşayan kısa yaşayana göre daha çok “şeyi” tecrübe edebilir. Bu ise zaman, hız, boyut meselesidir.- 

        Hâsılı, inniyyet, “innî” çerçeveyle alakalıdır. İnnî çerçeve olgu (vak’a/hak) çalışmasıdır. Olgu, olay (vakıa/gerçek) değildir. Olay da innî çerçevede tezahür eder. Lakin Olaylar, nevi şahsında münhasırlaştıkça olgusallaşırlar. Eskiler bu şekilde özelleşen ve belirlenen olaya, hadise, yeniler ise görüngü –fenomen- dediler. –“Hadise”, “vâki olan, yokken var olan, meydana gelen” gibi anlamları haizdir. Fenomeni dolaylı olarak anlatır. “Var” olanla kolayca ilişkilendirilir. Zaten vardır. Ama “görüngü”, uyduruktur. Boşlukta sallanan bir sözcüktür. “Var” olanla ilişkilenmesi dolaylıdır. Yorarak mümkün olur. -Yorumu yormadan, yorumda yorulmadan yol almak tercih edilmelidir.- Bu nedenle görüngü sözcüğü “fenomen”i pek karşılamaz.

        “Fenomen” (phainomenon), “kendini gösteren, zahir olan, aşikâr olan” –gerçek- demektir. “Phôs” (pha), içerisinde “bir şeyin zahir olacağı, görülür hâle gelebileceği ışık” veya “parlaklık” demektir. “Phainesthai” ise, “gün ışığına açık olan veya ışığa getirilebilen şeyler –hak- topluluğudur.”  Bu nedenle Heidegger, onu “ta onta / das Seiende” ile özdeşleştirir. Kastı, “bir şeyi olduğu şekliyle, kendi görünümünde, ortaya getirerek göstermedir.” O, bunu “logos” (rasyonel yeti, hesabî akıl) üzerinden yapmayı dener. Cazibe de başarı da “nomenon”un (numen) “logos” ile açılmak istenmesinde düğümlenir. Bir başka ifadeyle Heidegger, düşüncenin varolanı değil, varolanın düşünceyi belirlemesini istemektedir. Tavrı, doğrudur. Heyecan vericidir. Lakin tuttuğu yol, onu istediği yere götürmemektedir. Bu çıkmaz yol, Batı ve eski Yunan felsefesinin karakteristiğidir. Yolun açılması Anadolu-Türk felsefesiyle mümkün olabilmiştir. Fârâbîler, Mâturudîler bu yüzden çok önemlidir. Basit çıkarlara alet edilmemelidir.

        Hâsılı, innî çerçevenin doğrudan mefhum ile alakalı olduğu açıktır. Varolana dayayan bir kavrayış, varlık-bilişseldir. Mefhum, kavram olarak alınırsa, anlam veya mana saf zihnî bir içeriğe dönüşür. Bazıları, meseleye “lafız ve mefhum” diyalektiği ile yaklaştıklarından mefhumu, “kavram” olarak kavramışlardır. Aslında kavrama, Türkçe mantıkla düşünüldüğünde mefhum ile kavram arasındaki önemli kavrayış farkını vermektedir. Kavramak, dış esasında olur. Bir şeyin başka bir şeyi kuşatması, içine alması anlamına gelir. ‘Elmayı elimle kavradım’ dediğimde kavradığımın elma olup olmadığını, gerçekte, yaptığım işlem bana vermez. Ben elmanın elma olduğunu bildiğimde kavradığımın elma olduğunu söylüyorum. Kavradığım hakkında önceden bir bilgim yoksa onu dıştan içe anlamaya çalışıyorum.

        Kavramak, bir bakıma, eskilerin lafzî tespitine tekabul ediyor. Tam bir bilgi vermiyor. Orta Çağlardaki isimci (nominalist) yaklaşımla aynı sorunu paylaşıyor. Ortada bir “isim” var. Ama isim zahirde. Özü vermeyebilir. Bu özün inkârına kadar gidebilir. Türk tarihinde bu mesele, ismi sonraya alarak çözümlenmiştir. İsim, yaptığınız işe mukabil, size uygun düşen bir göstergedir. Sizin özünüzü işinize mukabil yansıtır. Boğaç Han’ın nasıl isim -ad- aldığını hepimiz biliriz. Sultan II. Mehmet Han’a ne zaman “Fatih” demeye başladık? Türk kültüründe bu zihniyet hâlâ lakaplar üzerinden yaşamaya devam eder.

        Olanın zihne yansıması ile zihnî suretin söze dökülmesi aynı içeriğe sahip olmayabilir. Zihnî suretin söz ile görünür olması elbette manalıdır. Anlamsız değildir. Ancak idrak, haricî veya zihnî olabilir. Biz dıştan içe yapılanan idrake mefhum, içten içe yürüyen idrake ise kavram diyoruz. Zira zihnimde olanı kavram esasında söze dökmem, olanı vermeyebilir. Bu nedenle olandan hareketle kavrama gitmek daha doğru sonuçlar verir. Aslında bu önerdiğim bilimin yoludur. Ama bilim, daha çok keşifçidir. Olanı, olduğu gibi aydınlatmaya çalışır. Biz keşfe inşayı da ekliyoruz. Olandan hareketle olanı inkâr etmeyen yeni bir dünya kurmaya çalışıyoruz. Gerekçemiz, içten dışa kavradığımızın mutlak, kesin, genel-geçer, evrensel bir bilgi olmadığının farkında olmamız. –Benim adım Hıdır, elimden gelen budur. Allah-u a’lem bi-muradihi- Dünün dünde kaldığını dünün bugüne taşınamadığını görmemiz. Bu nedenle orda olanı kavrarken orda olana doğru burada kalarak yürümek bugün itibariyle fiziki bir zorunluluktur. Zihnimin cevvalliği, dünü bugüne, bugünü düne taşıyabilme becerisi, felsefe-bilim verilerine itimat edildikçe gerçekten kopmayacak ve hakikate bizi daha çok yaklaştıracaktır. İnnî çerçeveye “hak” cephesidir. Gerçeği içine alır. Gerçek inkâr edilmeden haktan hakikate geçmenin bir yolu olmalıdır.

        Felsefe-bilim, dün de bugün de “haktan hakikate gitme” düşüncesinden vazgeçmemiştir. Sorun, bunun imkânı ve nasıl olacağı üzerinde düğümlenir. Bu durumda soru şöyle yöneltilebilir. İnnî çerçevenin bilgisine erişmek mümkün mü, mümkünse nasıl? İnnî çerçeve “şimdi” açısından içinde olduğum ve yaşadığım, tecrübe ettiğim. Onun dünde kalan bir kısmı var. Sıkıntı daha çok dünde kalanın bilgisine bugün nasıl ulaşılabileceğinde düğümleniyor. Öte yandan içinde olduğum hâlde doğrudan tecrübe edemediğimin bilgisi meselesi de önemlidir. Aradaki tek fark, şimdide olanı tecrübe etme ihtimalinin var olmasıdır. Doğrudan bilgisine ermek istediğim “şey” ile temasa geçebilirim. Ama bunu yapamayabilirim de. O zaman mevzu dünde ya da bugünde olanın bilgisine nasıl ereceğime dönüşür. İşte bunun için eskiler bir dizi usul geliştirmişlerdir. En sağlam görüneni tecrübedir. Nasrettin Hoca’nın “damdan düşme” fıkrası bunu çok güzel anlatır. Damdan düşenin hâlini damdan düşen en iyi bilir elbet. Lakin herkes damdan düşmeyi göze alamayabilir. Bu durumda ben damdan düşmenin “ne” olduğunu anlayamam mı? Damdan düşmenin damdan düşmeden nasılına erişilebilir. “Nasıl”, gözlem işidir daha çok. Dış esasında bir kavrayıştır. Bir tasvirdir. Tasvirde tasavvura geçerim. Lakin tasavvurun doğruluğu ne ile “tasdik” edilecek?

        Tasdik bir zihin meselesidir. Tasavvurun altındaki zihniyete erişmem lazım. Dışta olandan içe -zihne- geçince innî çerçeve mahiyet değiştirir. Bilgi kuramsal bir alandayım artık, ama fikir ve düşüncelerin de bir varlığı var. Ancak buradaki “var” da hareketin yönü değişir. Özne, bilen, düşünen daha çok öne çıkar. Artık dışta olana zihnimde olandan bakıyorum. Bu, Batı felsefesinin Descartes’ten sonra girdiği süreçtir. Düşünceden, düşüncede olandan hareketle varlığa –varolana- gitmek. -Cogito, ergo sum.-

        Hem eskiler hem de yeniler, ister dışta olanı dışta olandan hareketle ister dışta olanı zihinde olandan yola çıkarak bilme ve kavramada nedenselliği öne çıkarmışlardır. Nedenselliğin eskilerin dilindeki karşılığı limmiyyettir.

        Herhangi bir olay ve olgunun tespiti innî tasavvuru veriyordu. İnnî tasavvura ulaşıldıktan sonra ulaşılanın sebepler –nedenler- bağlamında tahlili, tasdiki vermiştir. Tahlil (analiz), “var” olanın çözümlenmesidir. Çıplak çözümleme olanın ne olduğunu vermeye yetmez. Terkibe (sentez) de gitmek gerekir. Çözümlemenin terkibi, bir yapbozdan öte idraki vermelidir. İdrakin de bir “şey” hakkında bir “şeyler” aracılığıyla olması büyük sorun teşkil etmez. Lakin sorunsuz da değildir. Buradaki yaklaşımlar felsefelerin ayrımını verir. Sonuç itibariyle “neden” sorusundan kurtulmak pek mümkün olmaz. Daha çok ona yüklenen anlamlar ve sonuçlar değişir. Bu durum, bizim keşfi-inşâ yaklaşımımızın haklılığına işaret eder.

        İnniyyet “olana” limmiyyet ise “olandaki –olmadaki- nedene” odaklanır. “Olandaki neden” ile “olanın nedeni” aynı düzlem değildir. İlki, varlık-bilgisel (onto-epistemik); ikincisi bilgi-varlıksaldır (episteme-ontik). Genelde ilkinden bilim, ikincisinden felsefe çıkar. Ancak felsefe, bilimden kopuk bir faaliyet değildir. Olmaması gerekir. Ama felsefe ile bilim karıştırılmamalıdır. Aksi takdirde hakka itibar etmeyen bir “sanal hakikat” inşâ edilir. Eskiler ona “hakikat” demezler. “Zan” –sanı- derlerdi. Biz de zaten ona “sanal hakikat” –sanki hakikat- dedik.

        -Klasik varlık felsefesi inşasında hakikatin sanallığından ya da sankiliğinden söz edilemez. Çünkü hakikat bu tür nitelemeleri kabul etmez. Hakikat, hakikattir. Sanalı, sankisi olmaz. Bu tür nitelemeler bilgiye getirilebilir. Zannî bilgiden ya da kesin bilgiden söz edilir. Bilgi, nesnesine uygunsa doğrudur. Hakikati verir.-

        Hâsılı, “var” olanın “deliller ile tasdiki” ya “gerçekte var olandan” “olana” ya da “zihinde olandan” “var olana” doğru olabilir. Mesele varlıktan hareketle idrak ediliyorsa inniyyet, delilden hareketle kavranıyorsa limmiyyet esasında çözümleniyor demektir. İnniyetin limmiyetten kopartılmaması gerekir. Bir öncelik sonralık tartışmasına girmek de çok doğru değildir. Çünkü esasta iç içedirler. Önemli olan inceleme yaparken, düşünürken, çözümlerken ya da tümlerken zihnimizin duru olmasıdır. Nerde durduğumuzun, nerden nereye nasıl baktığımızın ve ulaştığımızın ne olduğunun farkında olmaktır. Esasen bu önerimiz, eskilerin zihnine iyice yerleşmiş ve yaşamlarında yol gösteren bir ilkeye dönüşmüştür.

        Büyüklerimizden, hele aklı başında olanlardan, sıkça duyduğumuz bir nefis muhasebesi sözcükleri vardır: “Ne” idim. “Ne” oldum. “Ne” olacağım. (Neydim, n’oldum, n’olcam). Dikkat edilirse çerçeve daima innîdir. “Var” olanın idrakini sorgular. “Ne” idiğim ve “ne” olduğum, öncelikle bana aşikârdır. Başkalarına da açık bir durum vardır. Ama ne olacağım, hem benim hem de ötekiler için meçhuldür. Tanrı’dan gayrı kimse bilemez. Tanrı bildirmedikçe de bilinemez.

        Ortada bir bilgi varsa, bu bilgi de geleceğe matufsa inançtan öteye geçmez. Düne ve şimdiye aitse, onu doğrulanma ve yanlışlama imkânı ve ihtimali her zaman vardır. Bu, ucu açık bir süreçtir. Sürekli hareket hâlinde olmayı, gayret etmeyi, aramayı, incelemeyi gerektirir. Bilim, felsefe ve sanat bu çabadan doğar. Bu çabanın tam ortasında da ahlak vardır. Ahlak durur. Ahlak, yaşanan bir gerçektir. Söylem tarafı da vardır elbette ahlakın ama söylem daha ziyade bilgi kuramsal bir çözümleme gerektirir.

        Söylemin çözümlenmesi bilgi kuramsal düzlemi aşarak varoluşsal bir sürece geçilebilineceğini gösterir. Elbette rasyonel açıdan (hesabi akıl) bilgiden varlığa sıçramak, ihtimallidir. Kesinliği yoktur.  Lakin bilgi bağlamlı çözümlemeler ve temellendirmeler, her ne kadar varlık (vücut) açısından mutlağı vermede kesinlik taşımasa da varolanı (mevcut) keşfetme imkânı sunarlar. Mevcut tartışmalar, birçok mevzuda bilgi içerikli bir söylemden öte bir karşılığa sahip olmasa da innî ya da limmî çerçevede bir gerçekliğe sahiptir. Gerçeklik, mevcudun üzerine gelen metafizik kısımdır. Metafizik tarafın fizik yönü, hakikatin geçerli ve tutarlı olması için ihmal edilmemesi gerekir. Aksi takdirde mefhumu muhalif fikirlerin içinde kaybolma ihtimali büyür. Bu nedenle işe varolanı, mevcudu, keşifle başlamalı, düşünceyi de varolandan hareketle kurmalıdır.

        Varolanın keşfedilmesi, keşfedilenin bugünün anlam dünyasında yeniden inşa edilmesi uğraşısında -ki biz buna ihya diyoruz- mesele, kök anlamlara müracaat etmekten geri durulmamalıdır. Bu yaklaşım çoğu kez aranan çözüme varmada yol gösterici olur. Zira kök anlamlar ekseri zihinsel karışıklığın giderilmesine büyük ölçüde yardım ederler. Öte yandan özgün okumalara da fırsat sunarlar.

        Düşünürken unutulmaması gereken doğrulanıp yanlışlanan bilgilerimizin, özellikle rasyonel yetiye –logosa- dayanıyorsa, mutlak olmadığı gerçeğidir. Elimizde olan, ulaştığımız, mutlak anlamda ne hakikatin reddi ne de kesin bilgisidir. Usulüne uygun hareket ettiğimizde güçlendirilmiş ya da zayıflatılmış bir inanç çıkacak ortaya. Bazen “zan” (sanı) diyeceğiz, bazen “kesin kanı”, bazen de “muhtemel” diyeceğiz ona. İnançlardan ve inançtan, belki de, hiç kurtulamayacağız, vazgeçmeyeceğiz. Ama hangi inancın hangisine göre daha güvenilir olduğunu da büyük ihtimalle ya kavrayacağız ya da idrak edeceğiz. İdrak, kavramayı kuşatacaktır. Lakin her kavrayış idraki vermeyecektir. Hedef hem kavramak hem de idrak etmektir. Kavradığımızın idrakinde değilsek, muhtemelen, kavrıyoruz ama idrake geçemedik demektir.

        İdrak, kendilik bilinci ile başlar. Eskiler, ona “idraki taayyünü şahsî” derlerdi. Kendini bilme meselesi, bizim klasik felsefi tasavvufta “tellüh”e kadar gider. “Tellüh”, ilahlaşmadan çok, “kendini bilen bir idrak” ile âlemi kavrayıştır. Pratikte ise, kemali arayış, kemale gidiştir. Tanrı’nın ahlakı ile ahlaklanmak olarak yorumlanmıştır. İlimden irfana sıçrayıştır. Âlimlikten arifliğe yükseliştir. Varlık temelli bir biliş ve yaşayışa gönderme yapar. Yaşamı hayata dönüştürür.

        İşbu nedenden dolayı âlim ya da arif görünenlerin “karşılaşamaması” Türkiye ve Türk milleti adına büyük bir talihsizlik değildir de nedir?

        ***