Türk Ocağı ve Türk Yurdu Dergisi Üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesini Takip Etmek

Ocak 2019 - Yıl 108 - Sayı 377



        Giriş

        Türkler-Oğuzlar tarihte sürekli bir devlet geleneğine sahip olan kadim milletlerinden birisidir. Türkistan dediğimiz İç Asya’dan Batı’ya üç ana kol üzerinden göç etmişler, yerleştikleri toprakları yurt edinmiş, birçok devletler kurmuşlardır. Karadeniz üzerinden Balkanlara; günümüz Afganistan-Pakistan hattı üzerinden Orta Doğu’ya ve ana İpek Yolu üzerinden Anadolu’ya geçmişlerdir. İlkinde Slav kültürüyle, ikinci yolda Sasani, Hind ve Çin kültürlerin izleriyle karşılaşmışlardır.

        Anadolu Selçuklu, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu Ön Asya’da Sümerler, Akadlar, Babiller, Asurlar, Kassitler, Mısır ve Antik Grek felsefeleri ve medeniyetlerinden etkilenen bir Anadolu uygarlığı vardı. Antik dönem öncesinde Hititler, Frigler, Likyalılar, İyonyalar, Urartular ve Pers medeniyetleri bulunuyordu. Büyük İskender, Asya kültürü ile İyonya kültürünü bir araya getirerek Helenist bir medeniyet tasavvuru oluşturdu. Romalılar bu kültüre Afrika verilerini de katarak kadim dünyanın en büyük gücü oldular.

        Türkler, Ön/Küçük Asya’ya gelirken ve burada buldukları kültür ve medeniyet birikimini Atayurtları olan Orta Asya’dan getirdikleriyle Hanefi fıkhı, Maturidi Akaidi ve Yesevi Sufi geleneğiyle harmanlayıp yeni bir kültür ve medeniyet tasavvuru oluşturdular.  Özkul Çobanoğlu’nun ifadesiyle, “Büyük Oğuz Bütünleşmesi”ni sağlamayı başarmışlardır. Bu, Orta Asya Türklüğünün yabancı kültürler içinde eriyerek asimile olmalarının önüne geçen ve onların eşsiz ulusal kültürel kimlerini koruyarak geliştirmelerini sağlayan en önemli kazanım ve donanımın adıdır. 7-10 yüzyıllar arasında ortaya çıkmış, zamanla belirginlik kazanmış olan Büyük Oğuz Bütünleşmesi esnek, dinamik bir yapı olarak bünyesinde meydana gelen sosyal ve kültürel değişmeleri adapte etmiştir. Pek çok yeniliği doku uyuşmazlığına düşmeden eklemlemiş, aslının esaslarını korumuş, tarih boyunca hemen her zaman temel kimlik yapıcı olarak iş gören geleneksel ve yerel dünya görüşüyle birleştirerek korumaya başarmanın adı olarak kendini ispatlamıştır. 

        Bu açıdan Doğu Roma İmparatorluğu’nu 1453 yılında yıkan Türkler/Oğuzlar buraya Atayurt/Türkistan dedikleri yerden getirdikleri bilgi, bilim ve medeniyet tasavvuruyla bölgeyi siyaseten ve kültürel açıdan yeniden şekillendirmişti. Ama kadim dünyanın küresel gücü olan Osmanlı, döngüsel tarih tasavvuru bağlamında söyleyecek olursak, Karlofça Antlaşması’yla (1699) başlayan bir duraklama ve akabinde gerileme dönemine girdi.1498’de Portekizli Vasko dö Gama, Ümit Burnu’nu geçerek Hindistan’a vardı. Böylece Portekizliler Hindistan denizyolunu buldular. Fransa Mısır’ı işgal etti. (1798) Orta Doğu ve Uzak Doğu’nun bütün maddi zenginliklerini Batı’ya aktarılmasıyla Kristof Kolomb’un İspanya’dan yola çıkıp Amerika’yı keşfiyle (1492) Batılı ülkelerin siyasi ve ekonomik açıdan güçlenme sürecini hızlandırdı. 1789 Fransız İhtilali’yle dünya sosyo-politik yapısında monarşiden cumhuriyeti, dinsellikten sekülarizm ve laikliğe, krallıktan cumhuriyete geçişe başladı. Osmanlı Devleti de Batı karşısında yaşadığı sorunlara fikri, siyasi ve iktisadi çözümler (tanzimat/ıslahat) bulmaya çalıştı.

        Önce Genç/Jön Türkler yeni ve güncel bir “ruh anlayışı” yani kimlik arayışına başlamışlardı. Ama Üç Tarz-ı Siyaset ile (İslâmcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük) dağılmayı bir süre erteleyebildi. Bunu döngüsel tarih tasavvuru ile izah edecek olursak, her insan gibi devletler de doğar, büyür ve ölür, önemli olan o geleneği devam ettiren yeni ve sıhhatli bir yapı/çocuktur. Kurulan devletlerin reel politik gereği isimleri ve kimliklerin farklı olması mahiyetinin de farklı olacağı anlamına gelmez. Fransız İhtilali’yle yeni politik ve reel durum olan ulus devlet ile ortaya çıkmak için toplumsal sözleşmenin ötesinde yeni bir kimlik inşa etmek gerekiyordu. Ulus/millet ve devlet olmanın yolu, halka tarihsel bir kimlik veren mitik bir anlatı inşa etmekten geçiyordu. 

        Üç Tarz-ı Siyaset’ten Türkçülüğü yeniden okuyarak jeopolitik açıdan dünyanın en stratejik yerlerinden biri olan ve Osmanlı’nın kurucu mekânı olan Anadolu’ya çekilerek Türkiye Cumhuriyeti “Yeter Söz Türklerin” denilerek kuruldu. Böylece Türkler, laik, sosyal bir hukuk devleti kurdu. Yeni dünya siyasi-ekonomik paradigmasına entegre olan yeni devlet ile varlıklarını devam ettirdi. Bu anlamda Türkiye Türkleri, asla başka bir dil ve bayrak altında yaşamayan Oğuz neslidir. Türkistan/Atayurt ve Türkiye /Anayurt arasında kurulan devletlerin simgelerini de Anadolu’da yeni devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsunda bulundurarak bu bilinci bütün dünyaya ilan etmişlerdir. İşte bu süreci yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamalarını Türk Ocağı ve Türk Yurdu üzerinden takip edebilir ve yeni devletin felsefesinin ilkelerini yakalayabiliriz. Çünkü dergiler toplumun yaşayış tarzlarını, eko-politik değişim ve dönüşümleri tıpkı gazeteler gibi hatta gazetelerden daha verimli bilgilerle yansıtır. 

        Bilgi Üretim Merkezi Olarak Dergiler

        Dergileri dünyadaki değişim ve dönüşümün epistemik temellerini araştıran, yaşanılan sorunlara çözüm önerileri üretme işlevini gösteren sivil akademik birimler olarak görüyorum. Osmanlı’nın yeni dünya sosyo-ekonomik yapısına uyum için yaptığı çalışmaları, özellikle Balkan savaşlarında yaşadığı kırılma ve travma sonrasında Türklüğü II. Meşrutiyet ile yeni politika olarak uygulamaya koymasını, sosyal ve tarihî değişim sürecinin bütünlüğünü Türk Ocağı’ndaki müzakereleri ve Türk Yurdu ve diğer Türkçü dergilerde yayımlanan yazılarda görmek mümkündür.  

        Burada F. Braudel’in dediği üzere, yavaş değişenlerin ve/ya doğrudan doğruya yapıyla ilgili unsurların, ekonomi ve toplumla ilgili hususların incelendiğini, böylelikle yaşanılan olayları ve siyasetin takibi yapılabilir. Eğer tarihin/geçmişin felsefesi yapılacaksa, bir disiplin olarak tarihin en çok çalıştığı ve Braudel’e göre en gereksiz görerek “olaylar tozdur” dediği alana takılıp kalmadan görüntüyü tozlandırması ve bulandırmasına bakmadan yani “olay anlatıcılığı”na takılmadan sosyal, ekonomik ve kültürel unsurları serbestçe tartışan ve yapısal tarih tasavvurunu oluşturan bir fikir platformuydu. Bu açıdan Türklerin devlet kurucu zihiyetinin mahiyetini ve bunların hayata farklı kimliklere geçirilişini “bütüncül bir tarih” şeklinde Türk Ocağı ve Türk Yurdu’ndaki tartışmalarda okumak mümkündür. Annales tarih anlayışı çerçevesinde bu tespitleri vermemin nedeni, Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan ve Halil İnalcık gibi önde gelen Türk tarihçilerinin bu yeni tarih anlayışından etkilenmesidir. 

        Türk Yurdu dergisinde Türk millî kimliği ve kültürünü oluşturan unsurları tarihte arayarak bunları diğer toplumsal yapıları ve dinamiklerini anlama ve açıklama çabaları vardır.  Bu bağlamda genelde İslam tarihi, özelde Osmanlı tarihini merkeze alan yaklaşım yerini, İslam-öncesi dönemlerden başlayarak Türk tarihini öne çıkaran bütüncül okumalar yapılmıştır. Bu nokta üzerinde duran ve Annales ekolü ve Türk Tarihçiliği üzerine yazılar yazan Halil İnalcık, “Modern Türk Tarihçiliği Üzerine Notlar” adlı makalesinde “Atatürk, Türk milletini, bir dinî cemaat olmaktan çıkarıp, modern bir millet yapmak istiyordu. Bunun için Türk tarihinin yeni bir anlayışla araştırılmasını, Türk tarihinin gerçeklerini ortaya çıkararak millete mal etmek, halka millî şuur vermek, onu tarihi ve Türklüğü ile övündürmek istiyordu. Yani, Türk milletinin oluşumundaki, millî tarih şuurunun kesin rolüne inanmıştı.” demesi, yazımızın temel vurgusu açısından önemlidir.  Çünkü Üç Tarz-ı Siyaset’in sonuncusu olan Türklük, devletin parçalanmasına karşı en son geliştirilen bir bilinçlilik refleksidir. Balkanlar ve Orta Doğu’da yaşanılan kırılmalar bu öğretiyle tashih edilebilirdi. Bu nedenle yeni devletin dili ve kurgusu Türklük ve Türkçe üzerinden oldu. 

        Türk Ocağı ve Türkçü Dergiler: “Yeni Lisan; Yeni İnsan”

        Osmanlı’nın döngüsel tarih anlayışı gereği toparlanamayacağını gören alimler yeni devletin oluşumunun felsefi/kültürel temellerini aramaya başladılar. “Millî Edebiyat”  bağlamında “Yeni Lisan; Yeni İnsan” müzakereleri dergi ve gazetelerde yapılmakta ve kamuoyunda kabul görmeye başlamıştı. Bu çerçevede Bursalı Tahir, 1911’de “Türklerin Ulum ve Fünun’a Hizmetleri” adlı eserini yazmıştı. “Türk Derneği” 1908’de kuruldu, 1911’de kendi adıyla bir dergi yayımlamaya başladı. Bu derneğin yerini daha sonra Mehmet Emin Yurdakul’un  (1869–1944) başkanlığında kurulan ve aynı isimle dergi de çıkaran “Türk Yurdu” derneği alır. Ahmet Hikmet, Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet bu derneğin kurucuları arasında yerini almıştır. 

        Ziya Gökalp ve birkaç ismin daha katılımıyla kurulan Türk Bilgi Derneği 1913 yılında kurularak en ayrıntılı çalışmaları yapmıştır. Bilgi Mecmuası diye yedi sayı çıkaran ekip, Türkiyat, İslamiyat, Hayatiyyat, Felsefe ve İçtimaiyyat, Riyaziyat ve Maddiyat gibi şubeler hâlinde çalışıyordu. 25 Mart 1912’de aralarında Tıbbiyeli gençlerinde bulunduğu aydınlar bir araya gelerek “Türk Ocağı”nı kurdular. Bu derneğin, yurdun birçok yerinde şubeleri açıldı. Sadece bir isim üzerinden gidilerek bile Türk Ocağı’nın Türklerin toparlanması ve yeni devletin kurulmasındaki etkinliği görülebilir. Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başkanlığı, iyi bir hatip ve üniversite hocası olması ocağın dediğimiz anlamda ülkenin sorunlarına çözüm önerileri üreten entelektüel bir odak olduğunu gösterir. Nitekim Cumhuriyet kurulmasıyla da bir dönem Maarif Bakanlığı yapmıştır. Ziya Gökalp’in Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı tezi, Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset müzakerelerine bakıldığı zaman bu etkinin derecesi daha iyi ortaya çıkar.  

        Bu hususa kısaca vurgu yaptıktan sonra dergilere devam edelim: 1913’te aydınların yanında halka inmeyi amaç edinen “Halka Doğru” dergisi çıkar. Bunların yanında “Yeni Mecmua, Türk Sözü, Millî Tetebbular Mecmuası” gibi dergiler çıkar. Ömer Seyfettin (1884–1920) ve  Türkiye Cumhuriyeti kurulunca Türk Dil Kurumu Filoloji Başkanı olan Ali Canip (Yöntem)  tarafından çıkarılan “Genç Kalemler” dergisiyle Millî Edebiyat’ın etkisinin sürekliliği görülür. Bu dergilerde Ömer Seyfettin’in önderliğinde “Yeni Lisan” millî kültür için bir çığır açtığını tekrar vurgulamak gerekir. Çünkü “Millî Edebiyat” oluşturmak için önce dilin millîleştirilmesi gerekiyordu. Bununla yazı dilini konuşma diline yaklaştırma ve böylece yazı dili ile konuşma dili arasındaki farkları ortadan kaldırma amaçlanmıştı. Edebiyat dilinin o zamana kadar Arapça ve Farsçanın etkisinde “yapma bir dil” olduğunu savunan bu genç edebiyatçılar Servet-i Fünûncular’ı ve Fecr-i Aticiler’i eleştirmiş, daha geniş halk kitlelerine seslenmek için “Yeni Lisan” anlayışını savunmuşlardı. 

        Bu hareket, özellikle Ziya Gökalp’in  (1876–1924) katılımıyla edebiyatımızda hızla yayılmış ve gelişme göstermiştir. Fuat Köprülü ( 1890 – 1966 ) gibi ilim ve düşünce adamlarının yardımlarıyla kuvvetlenen “Yeni Lisan” hareketi, Refik Halit, Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889–1974), Reşat Nuri, Halide Edip (1884–1964) gibi sanatçılarla yaygınlık kazanmıştı. Velhasıl, Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmeden önce, konuşma dili edebî dilin yerini tamamen almıştır. II. Meşrutiyet sonrasında yapılan tartışmalara ve yazılanlara bakıldığı zaman “Türklerin Müslümanlaştıkça İslamiyet’in de Türkleştiği” yani bu milletin mizacına temel niteliklerine göre yeniden yorumlandığı görülür. Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Fuad Köprülü ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi birçok âlimin fikirlerini bu bağlamda incelediğimiz zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesindeki temel kodlar da ortaya çıkacaktır. 

        Özellikle yeni kurulan ve laiklik temel ilkesini alarak Arap dünyasından yaşadığı şokları en aza indirgeyerek yeni dünya sistemine entegre olan devlet, ilk iş olarak Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuş, Kur’an meali, tefsiri ve sahih hadislerin derlenip Türkçesiyle kamuoyuna sunma projesini hayata geçirmiştir. Diğer bir ifadeyle aslında, yazının temel önermesi olan “Siyasi ve idari Cumhuriyet edebî alanda “Yeni Lisan, Yeni İnsan” kavramsallaştırmasıyla önceden ilan edilmişti. Yeni politikaların ideolojik ayağını Gökalp ve Yusuf Akçura, sanat ve edebiyat boyutunu Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinden okumak mümkündür.  

        Bir de bu sürecin Türk felsefesinin teşekkülü açısından son derece önemli olduğunu ve ayrıntılı müzakereler yapılması gerekmektedir. Çünkü bu çabaları bize göre “Felsefeyi Anadolu’da yeniden yurtlandırmak” için Türkistan/Atayurt ve Türkiye/Anayurt fikri sürekliliğinin yeniden okunması ve güncellenmesi bakımından önemlidir. Eğer bu yapılabilirse, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte Türkçe düşünmek, Türkçeyi bilim dili yapmak ve  “Türk Felsefesi”nin teşekkülünün eş zamanlı olduğunu görülecektir. 

        Türk Ocağı’nda Türkçülük Müzakereleri ve Cumhuriyet’in Kuruluş Felsefesi

        Türk Ocağı 1912’de kurulmuş, 1930 yılına kadar Türkiye’nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olmuştu. Millî Mücadele’nin kazanılmasıyla birlikte “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir, diyerek yeni bir tanıma gidilmiş, devletin resmî dili Tanzimat Fermanı’nda olduğu gibi Türkçe olarak açık bir şekilde belirlenmişti. 

        Ocak 250 yakın şubesi, otuz bin civarında üyesi ve mal varlığı oldukça dikkati çekiyordu. Hamdullah Suphi Beyin CHP ile 1927 yılında aynı amaçlar için çalışılacağının tüzükte yer almasına karşı mesafeli duruşu da eleştiri almaya başladı. 10 Nisan 1931 günü Türk Ocakları Olağanüstü, Kurultayı Türk Ocakların CHP ile birleşmesini ve bütün mal varlığının da devredilmesi içindi. Muhtemelen bunda Büyük Türklük ve/ya Turancılık öğretisinin SSCB’nin tavrına yönelik reel politik olarak dış Türklere yönelik politikaları da içermesinin ortaya çıkaracağı sorunları gidermek fikri de vardı. Kapanışın ardından “Halk Evleri” açılmaya başlandı. 

        Bu görüş Türk Ocağı çerçevesinde kabul edilemedi, nitekim Hamdullah Suphi Bey Türk Ocaklarının misyonunun daima olması gerektiğini her ortamda vurguladı. 1947 yılındaki CHP kurultayında; Halkevleri’nin “Türk Milliyetçiliği Ocağı” hâline dönüştürülmesini istedi. Kurultayda yaptığı konuşmada da ırk kavramının reddedilmesinin doğru olmadığını, buradan hareketle politika geliştirilmeyeceğini vurguladı. Nitekim 1949 yılında da Türk Ocağı’nın yeniden açılmasını sağladı, 1950 yılında “Yeter söz milletin” sloganıyla çok partili hayata geçildi.  

        Tam bu noktada Türk Ocağı’nın Cumhuriyet’ten önce kurulması, devletin ilk yıllarında etkin bir fikir odağı olarak işlevi, ardından kapanma sürecini anlamak için Türk Yurdu dergisini takip etmek gerekir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önce Türkçülük iki boyutuyla yani bir misak-i millî sınırlarında; bir de diğer Türkleri de içine alacak şekilde müzakere edilmişti. 

        Bu çerçevede Turan öğretisi yerine dönemin reel politikasına uygun düşen Anadolu merkezli bir Türk kimliğinin inşasının Anadoluculuk, Memleketçilik ve Türkiyecilik de denilen daha dar ama misak-ı millî sınırları içinde reel politik açısından daha verimli olan fikir tartışmaları Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisinde kamuoyuna açılmıştı. Bu Üç Tarz-ı Siyaset’in müzakeresi sonucunda gelinen Türkçülüğün de olası tıkanma noktalarını gidermeye çalışan bir öğreti olarak gündeme zaten gelmişti.  20. yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir başlangıç, yeni bir çözüm önerisinin siyasi anlamda gündeme gelmesi için kolektif bir isim olarak Anadolu Türkü’nün belirlenmesi; ortak bir soy miti olarak Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden ve bu coğrafyayı Türklüğün İslamlaştığına duyulan inanç, ortak zafer olarak 1071 Malazgirt, ortak acı ve paylaşılan tarihî anlar olarak ezilen ve mağdur olan Anadolu’nun öncelenmesi gerektiği vurgulanmıştır. 

        Bu hususun önemi Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî söylemi Nutuk’ta Gazi Mustafa Kemal tarafından net bir şekilde kültürel ve mekânsal bir Anadolu milliyetçiliği olup mevcut sınırlar içinde millî aidiyeti tanımlamasıyla ortaya çıkar. Bu milliyetçilik tasavvuru CHP’nin simgesi olan altı oktan ikincisi olarak resmiyete kazandırılır. Muhafazakâr ve Milliyetçi Anadoluculuk tasavvuru ise gayr-i resmi bir şekilde devam eder. 

        Velhasıl yeni devletin adını aldığı coğrafi mekân (Türkiye) merkez alınarak, kuruluşundaki ruhun yeniden üretilmesini amaçlayan okuma 1906/8 yılında Türk Ocağı’nda yapılan tartışmalar gözden kaçırılırsa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini anlama imkânı zorlaşır. Bana göre bu tasavvurlar ve müzakereler, resmî ve diğer Milliyetçi/Anadolucu ve Turancı öğretiler, reel politiğin ortaya çıkardığı sorunları aşmak ve ileriye dönük olası politikalar geliştirmek için Türk Ocağı merkezli farklı politikaların temeli olarak düşünülebilir. Bu çerçevede, yani bütün yumurtaları aynı sepete koymamak gibi de düşünebileceğimiz bu hususu 14/6/1918 tarihli Türk Ocağı Kongresinde Büyük Türkçülük, Turancılık ve Küçük Türkçülük, Türkiyecilik şeklinde müzakere edilmesini ana hatlarıyla hatırlayalım: 

        Halide Edip, Ahmet Ferit, Ziya Gökalp, Doktor Sabri, Şükrü Eflatun, Doktor Hasan Ferit, Doktor Selahattin, Doktor Tevfik Remzi, Mehmet Emin, Sadullah Bey, Nüzhet Sabit ve Hüsnü Hamid’in asil üye, Doktor Cemil Şerif’in yedek üye olduğu Nizamnâme Encümeni oluşturulmuştur. Burada “Ocağın maksadı Türklerin harsi birliğine ve medeni kemaline çalışmaktır. Ocağın faaliyet sahası bilhassa Türkiye’dir” şeklindeki ikinci madde önerisi Büyük Türkçülük, Turancılık ve Küçük Türkçülük, Türkiyecilik müzakereleriyle geçmiştir. “Bilhassa Türkiye” kaydının kaldırılmasına ilişkin önerge oylanarak, oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Encümen üyesi olan Doktor Şükrü Eflatun, Hüseyin Abbas ve Hamdullah Suphi “Bilhassa Türkiye” kaydının nizamnâmeye geçmesi[nin] doğru olmadığını, hakikaten en ziyade muhtacı muavenet olan Anadolu’dan işe başlamak lazım geldiğini belirtmiştir. 

        Bununla beraber bu manevi yardım isteyen uzaktaki Türk kardeşlerimizin muğber olmaları ihtimal dâhilinde gerekli politikaların geliştirilmesi gerektiği vurgulanmış; “bilhassa Türkiye” kaydının gereksiz olduğunu ifade etmişlerdir. Başta Hamdullah Suphi olmak üzere pek çok üye, “ancak ve ancak manevi yardım” vurgusuna rağmen, gerçekte tahayyül edilen büyük vatanın sınırlarının daraltılmasına itiraz etmişlerdir. Encümenin tadil tasarılarını savunmakla görevlendirdiği Nüzhet Sabit ise “Anadolu Türkleri bütün Türk âlemine nazaran daha bedbaht, daha muhtac-ı muavenet bir hâldedir. Hâlbuki Anadolu için çalışırken aynı zamanda hariç için de çalışmaya kuvvet ve kudretimiz, istitaatimiz müsait değildir. Büyük Turan hayalini ümitlerle karşılamakla beraber faaliyetimizin evvelemirde sırf Türkiye’ye hasredilmesi daha muvafık olacağından encümen bu kaydı oraya vaz’a lüzum görmüştür” şeklinde önerilerini savunmuştur. 

        Tartışmalardan sonra Mahmut Nedim’in verdiği “bilhassa Türkiye” kaydının kaldırılmasına ilişkin önerge oylanarak oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Bunun üzerine Halide Edip söz alarak, “Umûmî Turan”ın bir ideal olduğunu, faal hayatın ancak Anadolu’da olabileceğini, büyük hayaller peşinde koşan diğer düşüncelerin sadece kuramsal alanda kalacağını belirtmiştir. 

        Tuğrul Korkmaz’ın tespitleriyle o dönemdeki tartışmaları kamuoyuna sunulmasını özet şekilde verecek olursak; ocak ve derginin nasıl bir entelektüel çevre ve odak olduğu iyice netleşir: Halide Edip (Adıvar) 30/6/1918 tarihli Vakit gazetesinde “Evimize Bakalım: Türkçülüğün Faaliyet Sahası” yazısıyla müzakere başladı. Ziya Gökalp, 4/7/1918 tarihli Yeni Mecmua’ da “Türkçülük-Türkiyecilik” yazısını kaleme aldı. Ona göre, Türkiyeli tabiiyeti belirlerken, Türk terimi ise “hars”ı ortaya koymaktadır.  İkisi arasındaki ortak ve farklı noktaları açıklar. “Vatancılık” da denilen “Türkiyecilik”, “katiyyen ihmali caiz olmayan mübrem bir vazifedir, der. 

        Köprülüzade Mehmet Fuat 16/7/1918 tarihinde “Türkçülüğün Gayeleri, adlı yazıyla Halide Edib’i eleştirir ve Gökalp’in yanında durur.” “Akdeniz’den Çin’e, Sibirya’ya kadar geniş bir alanda bir Türk milleti vardır. Dağınık kütleler arasında “harsî bir vahdet teminine çalışan” Türkçüleri, “siyasî hudutların bir milleti parçalamayacağına kâni oldukları için, hangi tâbiyette olursa olsun Türkler arasında bir fark görmezler. Kendilerini filan siyasî saha dâhilindeki bir cüzün değil, bütün Türk milletinin bir ferdi olarak görürler.” 

        Mehmet Fuat, Halide Edip’i eleştirerek “faaliyetimizi yalnız kendi hudutlarımız dâhiline hasrederek hudutlarımız haricindeki millettaşlarımızı hiç düşünmemek” fikrinin “Osmanlılarca uzun zamandan beri savunulduğunu söyler. Oysa Türkçülük bu düşüncenin karşıtı bir hareket olarak doğmuştur.” Ahmet Ağaoğlu 19/8/1918 tarihli Tercüman-ı Hakikat Gazetesinde “Türkçülük ve Türkiyecilik” isimli yazıları kaleme aldı. Ağaoğlu, burada Halide Edip’in bir zamanlar Turancı olduğunu söyledi. Halide Edip 23/8/2016 tarihli Vakit Gazetesinde “Türkiyecilik Yoktur” yazısıyla buna cevap verdi. Türkçülük ve Turancılıktan vazgeçmediğini hedefine farklı sokaklardan gitmeye çalıştığını belirtti. Aslında Turan-Anadolu mücadelesi, dönemin koşullarına ve İttihat ve Terakki’nin yönelimlerine göre seyir izlediği de buradan takip edilebilir. Bu bakış açısının Nüzhet Sabit ve Raşit Hatipoğlu gibi sosyalizmi savunanları da olduğunu düşündüğümüz zaman o şartlardaki reel politik gereği üretilen bir söylem olduğu ortaya çıkar.  

         Yakın tarihimiz açısından ise Ali Fuad Başgil, Hilmi Ziya Ülken, Erol Güngör, Mümtaz Turhan, Peyami Safa, Remzi Oğuz Arık ve Nureddin Topçu gibi alimler, muhafazakâr Anadoluculuk tasavvurunda hem Anadolu’nun millî ve dinî birikimine hem de insanlığın evrensel felsefi birikimine sahip olmayı önemserler. Bu aslında Namık Kemal ile başlayan coğrafyayı vatanlaştırma çabasının Remzi Oğuz Arık’ın Coğrafya’dan Vatana adlı eserinde somutlaşan “realist ve dindar milliyetçilik” savunulmasıdır. Rönesans yani dirilişin kaynağı Kur’an olacaktır, diyerek Anadoluculuğun ruhçu ve ahlakçı olduğunu dolayısıyla İslamsız olamayacağını belirtir.  Bu Anadoluculuk fikri “Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine Geçiş” olarak yorumlanmış ve merkez ve taşra teşkilatları şeklinde çalışan Türk Ocağı yerine her bir şehirde müstakil kurulan Aydınlar Ocağı’nda baskın politika olmuştur, diyebiliriz. Bunlara ilaveten Anadolu’nun salt seküler-Batı kültürü temelinden ibaret olduğunu iddia eden Cevaz Şakir, Azra Erhat, Vedat Günyol’un Mavi Anadoluculuk öğretisi vardır.  

        Aslında Türk Ocağı ve Aydınlar Ocağı merkezli tartışmalar, Anadolu’da kurulan son Türk devletinin temellerini sağlamlaştırma, o dönemdeki olası siyasal sorunlardan uzak tutulması; ama aynı zamanda diğer Türk soylu halklar ile irtibatın korunması şeklinde okunabilir. Özellikle SSCB’nin dağılmasıyla birlikte bu hususun önemi iyice ortaya çıktı.  Nitekim Ziya Gökalp’in görüşlerinin yeni devletin kurulmasında etkin olmasının gerekçelerinden birisi de onun Turan ve tarihteki Kızıl Elma fikrinin “uzak hedef” olarak tarihsel bilinci yenilemesi diye okumak mümkündür. 

        Yakın hedef olarak Anadolu’da yeni kurulan devletin Türk ve Müslüman kimliğini koruyarak muasır medeniyet seviyesini aşması için resmî öğretinin misak-ı millî içinde kalmayı önermesini, bu bağlamda yapılan tartışmaları reel politik bir tutum olarak görebiliriz. Bunun “uzak hedef” yani Turan’dan vazgeçme anlamına gelmediği ortadadır. Özellikle Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında oldukça etkin olan Vehhabi zihniyetinin günümüzde selefilik adı altında Türkistan yani Atayurt’ta hâkim olma çabalarına karşı laik, sosyal ve hukuk devleti olarak kurulan Türkiye’deki Hanefi-Maturidi-Yesevi öğretisinin ne derece önemli olduğu ortaya çıkmıştır. 

        Bu bağlamda Gökalp’in İslamlaşmak, Türkleşmek ve Muasırlaşmak öğretisiyle Türk birliğini simgeleyen ülkünün adı olarak gördüğü Turan tasavvurunun önemi ortadadır. Turan kavramının diğer nitelendirilmesinin de Kızıl Elma olduğunu,  Türk’ün “Kızıl Elma”yı tahayyül ederken, gözünün önüne Türk ilhanlıkları (imparatorluk) geldiğini, dolayısıyla burada söz konusu olan ülkülerin milletlere ilham veren dinamikler olarak işlevselliğini düşünürsek, Türk Ocağı’ndaki her iki tartışmanın gerek o dönemde, gerekse ileriye dönük açılımlar sağladığını söyleyebiliriz. 

        Bunlara ilaveten Turan’dan kasıt, Türk milletinin tarihi ülküsünün simgesi olarak “Kızıl Elma” tasavvuru olduğunu,  belirli ve sabit bir yer anlamına gelmediğini, her dönemin kültürünün onu yeniden ve somut bir hedefle belirlediğini düşündüğümüz zaman Türkiye ve Türkistan irtibatının sürekliliğini sağladığını söyleyebiliriz.  Öncelikle ekonomik ve kültürel birliktelik, dil, iş ve fikirde birliği temin sağlandığı zaman Kızıl Elma yeniden konumlandırılır. Bunun sürekli olmasından kasıt da budur, yani her daim yeni ülküler çerçevesinde toplumu ilerletir. Bu aslında Türk Cihan Hâkimiyetinin uzak hedeflerini belirlemektir. Hatta Kazakistan Devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in “Orta Asya Devletler (Türkistan) Birliği” projesinin hayata geçirilmesin sağlanmasıyla maksimum güvenliği, dünya topluluğuyla maksimum entegre olma şartları gerçekleşebilir. Ön Asya’da kurulan Türkiye Cumuhiyeti’nin de katılımıyla İpek Yolu Projesi yeniden bir medeniyet mihveri hâline gelebilir.  

        Sonuç

        Türkiye Cumhuriyeti jeopolitik açıdan dünyanın kalbi ve menteşesi durumunda olan Anadolu’yu merkez alarak kurulmasının hazırlıklarını, Selçuk ve Osmanlı kültürlerinden istifade ederek kendine özgü bir “Cumhuriyet kültürü” oluşturma sürecini Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisinden ana hatlarıyla takip edilebilir. Çünkü Türkistan-Türkiye kültürel sürekliliğini, felsefi analizlere tabii tutarak düşüncenin bu coğrafya ile irtibatını sağlamak için ocak ve dergi son derece önemlidir. Düşünmenin toprakla yurtluk ilişkisi içinde gerçekleştiği, düşünmenin toprağı emen (veya daha iyisi onu “tutan”) bir içkinlik düzlemi serdiğini düşündüğümüz zaman Türk Yurdu dergisindeki müzakerelerin önemi iyice ortaya çıkar. 

        Son söz olarak 1923 yılında “Yeter Söz Türklerin ilkesiyle kurulan devletin kuruluş felsefesine dair bu kısa tespitlerden sonra 1950 yılında başlayan “Yeter Söz Milletin” ilkesiyle başlayan çok partili hayat sürecinde özellikle de 1970’li yıllardan itibaren kendi içine kapalı cemaatler şeklinde yaşayan tarikatların Türk toplumundaki işlevselliği araştırılmasını öneriyorum. Çünkü 1980 yılı itibarıyla “Yeter Söz Kitlenin” politikasıyla küresel kapitalizme entegre olup Cemaat kapitalizmi oluşması süreci gözden kaçırıldığı için cemaatleşmenin cemiyetleşmeye dönüşmediği, sivil toplum kuruluşlarını en çok kuna yapının daha sonra nasıl terörist bir yapıya (Fetö) dönüştüğünü ortadadır. Özellikle 15 Temmuz 2016 günü yapılan terörist saldırıyla gerçekleştirilmek istenilen ihtilalin arka planı keşfedilmek ve bir daha tekrar aynı hataya düşmemek için Türk Ocağı ve Aydınlar Ocağı gibi sivil cemiyetlerin yaşaması, buralarda özgürce tartışmaların yapılarak kamuoyuna özellikle dergilerle ulaştırılması son derece önem arz etmektedir.