Tarihe Dair: Nietzscheci Bir Bakış

Ocak 2019 - Yıl 108 - Sayı 377



        İnsanlık tarihi, bazı önemli olayları dikkate alarak bölümlemelere tabi tutulsa da onun en önemli özelliği, bir süreklilik olarak karşımıza çıkmasıdır. Önce ve sonra biçiminde yaptığımız ayrımlar, bizim zaman tasarımımız ile ilgilidir; zamanı ölçmeye ve daha sistematik olarak tasvir etmeye yönelik pratik ve hayatı düzenleme isteğinin bir sonucudur. Bu bakış, olayların oluş biçimlerinden hareketle kazanılmıştır. Bundan dolayı tarih, sadece zaman konusundaki bir tasarım değil, gerçekliğe de uygundur. Çünkü gerçekten bazı olaylar bazı olaylardan önce, bazıları da bazılarından sonradır ve öncelik-sonralık ilişkisi tarihsel neden sonuç ilişkilerini de düşündürtmektedir. Böyle olmakla birlikte tarih (histoire), Yunanca historia = hikâye ve masal kelimesinden geliyor.  Yani İlk Çağ’da tarih, önce olan yani geçmiş hakkında bir uydurma, efsane olarak kendisini gösterir. Nitekim Homeros’un Odessia ve İlyada adlı eserleri bunun örneğidir. Kelime anlamı olarak hikâye, masal, efsane anlamlarına gelmekle birlikte yukarıda da ifade edildiği gibi geçmişin gerçekliği, yani yaşanmış oluşu dikkate alındığında tarih, sadece bir masal olarak da görülemez. Öyleyse yaşanmış bir geçmişten söz ediyorsak ancak ‘’yaşanmış, olup bitmiş olan şeylerin tarihi vardır. Olmakta ve olacak olan şeylerin, yani hâl’in ve geleceğin tarihi olamaz.” Bu ifadeler, tarihin aslında bir geçmiş gerçeklik üzerine insan hafızası dolayısıyla insanın tutumunun sonucu ortaya çıktığını gösterir. Geçmiş olayları ve bu olaylar arasındaki ilişkileri hafızada tuttuğumuz ölçüde onlar tarih için ve tarihe ait olma özelliğine de sahip olurlar. Ancak burada şunu söylemek durumundayız: Sadece geçmiş, yaşanmış, olup bitmiş şeylerin tarihinin olması, tarihin sadece geçmişin bir kronolojisini oluşturmaktan ibaret olduğu anlamına da gelmez. Tarih, geçmiş olayların aynı zamanda bir yorumudur ve hem bugünü hem de yarını ilgilendirir. 

        Nietzsche, Zamana Uymayan Düşünceler’in II. Kısmı olan Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Zararı Üzerine’nin Önsöz’ünde; “bir bilgi çokluğu ve bilgi lüksü olarak tarihten”  nefret ettiğini söyler. Burada Goethe’nin; “etkinliğimi çoğaltmaksızın ya da doğruca yaşamıma mal olmaksızın bana öylece öğretilmiş olan her şeyden nefret ediyorum” sözünden hareket eder. Çünkü Nietzsche’ye göre “bilgi çokluğu ve bilgi lüksü olarak tarih, bizleri, yapılması en gerekli şey konusunda yanıltır; çünkü gereğinden fazla bilgilenme, en gerekli olanı bilmenin düşmanıdır.” Burada Nietzsche’nin tarihi, bir bilgi deposu olarak görmekten ve bu bilgi deposunun bizi ‘şimdi’den uzaklaştırıcı tavrına düşmekten korumak istediği açıktır.

        Peki, tarihe ihtiyacımız var mıdır? Tarihle olan bağımız nedir? Ona göre tarihe elbette ihtiyacımız vardır. Tarihe, geçmişi öğrenmek ve geçmişi bilgi vasıtasıyla işgal etmek için değil, başka bir tarzda ihtiyaç duyarız. Hatta onun ifadesiyle; “Ona bir bilgi bahçesinin her yanına kök salmış, çöreklenmiş bir işgalci olarak değil, bir başka tarzda ihtiyaç duyarız.”

        Tarihe duyduğumuz, başka bir tarzda olan ihtiyaçtan ne kastedilmektedir? : “Biz tarihe yaşam ve eylem için ihtiyaç duyarız; ona, yaşamdan ve eylemden bizi hoşnut edecek bir kaçış için, geçmişteki bencil yaşamların ve alçakça, kötü eylemlerin güzel gösterilmesi için muhtaç değiliz. Tarih, ancak yaşama hizmet ettiği sürece biz de ona hizmet etmek isteriz.” Onun bu ifadeleri, tarihin geçmişle ilişkisinden ziyade ‘şimdi’yle, yaşanan zamanla ilişkisi açısından önemli bir durum olarak ortaya çıkar. Tarih, yaşamı zenginleştirdiği ve iyileştirdiği müddetçe önemsenmeli ama yaşamı zedeleyecek ve soysuzlaştıracak bir tarihten de kaçınılmalıdır. Öyleyse tarih, kendisinden efsaneler üretmek için hafızamızı işgal eden bilgiler yığını ve bizim de kendisini işgal ettiğimiz, kaçıp sığındığımız ve bugünün sıkıntıları karşısında onları unutmak için bugünün gerçeğinin üstünü örten bir perde ya da bir mağara değildir. İşte tarihe böylesi olumsuz bir anlam yüklenilirse ortaya çıkacak olan “tarihçi kültür”, şimdi’yi geçmişe mahkûm edecek temellendirmelerle iş gördüğü zaman ‘şimdi’yi ve yaşamı kesintiye uğratır, durdurur ve hatta geriye götürür. Zira tarihi aşırı büyütmenin en olumsuz sonucu da çöküntüyü hızlandırmasıdır.

        Nietzsche, tarihsel olan ile tarihsel olmayan arasında bir ayrım yapar ve bir “bireyin, bir ulusun, bir kültürün yaşamını devam ettirebilmesi bakımından” ikisini de aynı ölçüde gerekli görür. Onu böyle bir düşünceye götüren, hayvan ile insan arasında yaptığı karşılaştırma ve bu karşılaştırmada, özellikle unutma meselesidir. Unutma, hayatı devam ettiren en önemli imkândır. Oysa hafıza rahatsız eder, mutsuz eder. Unutma, bir tür uyku gibidir ve hayatı kesintiye uğratıyor diye düşünülmesine rağmen eğer unutma ve uyku olmasaydı, hayatın devamı da imkânsız olurdu. 

        Unutma ve hafızanın insan için ne kadar etki edici bir role sahip olduğunu şu örnek açık olarak gösterir: Birisi Hristiyan diğeri de Yahudi olan iki arkadaş, tam dostça bir şekilde anlaşırlar. Aralarında dostluğa, sevgiye dayalı bir ilişkileri vardır. Birbirlerine karşı besledikleri hiçbir olumsuz düşünceleri yoktur. İnançlarıyla ilgilenmezler ve hatta birbirlerinin dinlerine de saygılıdırlar. Bir gün Hristiyan olan Yahudi arkadaşına ters davranmaya başlar. Yahudi, buna anlam veremez ve sorar: “Neden böyle davranıyorsun?” Hristiyan olanın arkadaşına verdiği cevap ilginçtir: “Siz Yahudiler bizim peygamberimiz İsa’yı çarmıha gerip öldürmüşsünüz.” Yahudi, gayet şaşkın bir şekilde, “O olay olalı 2000 yıl oldu” der. Hristiyan ise, “Ben bilmem, ben yeni duydum” diye cevap verir. Tarih, geçmişi bugüne böyle taşıdığı ve bugünü esir aldığı takdirde yaşamaya imkân kalmayacak bir duruma gelinir. Burada hafıza, tarihin olumsuz bir yöne yönelmesi için hareket ettirici fonksiyonuyla yaşamı imkânsız kılmaktadır. İnsanı hayvandan ayıran en önemli hususlardan birisi de insan, hafıza ve hatırlama sayesinde tarihsel olanın içinde kalmakta, hayvan ise tarih dışı olmak suretiyle sadece şimdiye bağlı yaşamaktadır.

        “Önünde kırlara yayılmış olan hayvanlara bak; onlar dün nedir, bugün nedir, hiç bilmezler; sağa sola koşuşurlar, otlarlar, dinlenirler, geviş getirirler, sonra tekrar sağa sola koşuşurlar; sabahtan akşama kadar ve her gün; onlar o anki güdülerine göre eylerler ya da eylemezler; yani anlık eğilimlere göre. Ve bu yüzden de hayvan ne kökleri derinlerde bulunan bir acıyı ne de usanç duygusunu tanır.” İnsanda derinlerde acıyı, utanmayı ya da övünmeyi ortaya çıkaran tarihtir. Oysa insan da hayvana gıpta ile bakar. O da acıdan ve usançtan uzak bir yaşama isteği duyar ama Nietzsche’ye göre bu istek, imkânsızdır. Çünkü o, “öbür yandan  hayvan gibi yaşamak da istemez.” Zaten varlık yapısı da buna izin vermez. Hayvan hemen unutur ama insan unutmayı başaramaz. Bundan dolayı da “daima geçmişe bağımlıdır... Hayvan tarihsiz yaşar; çünkü o hep şimdiki zamandadır... Buna karşılık insan geçmişin büyük ve daima büyüyen ağırlığı altında tutukludur; bu ağırlık onu ezer, belini büker; onun kendi yolunda ilerlemesini, puslu ve karanlık bir şey, sırtta sürekli taşınan bir yük gibi güçleştirir.”

        Nietzsche bu ifadeleriyle, hayvanlar gibi tarihten kopabilmenin mutlu yaşam için imkânını dile getirse de insan için bunun mümkün olmadığını da bilir. Çünkü unutmayı başararak yaşamak insan için hiç ama hiç mümkün değildir. Bu noktada temel tezini de şöyle ortaya koyar: “(Mutlu bir yaşam için) hayvansallığın da tarihten kopabilmenin de tarihsel duyguya sahip olabilmenin de belli dereceleri vardır; bunların hepsine, yaşamı zedelemeyecek ve onu en sonunda ortadan kaldırmayacak oranlarda muhtacız ve bu tek insan için de, bir ulus için de, bir kültür için de böyledir.” Nietzsche, tarih dışı ile hayvan bağlamında konuşsa da, asıl kastettiği, “unutabilme ve sınırlı bir ufuk içine kapanıp kalma sanatı ve gücü”dür. Nietzsche’nin hayvanı, hafızaya sahip olmamakla onun mutlu oluşu arasında kurduğu ilişki, sorunludur. Zira hayvan için mutluluk ya da mutsuzluk diye bir sorun yoktur ve bu, sadece insana ilişkindir.

        Nietzsche’ye göre tarihle ilgilenmenin belli dereceleri vardır. Onu hangi durumlarda unutmak gerektiğinin sınırlarını bilmek, “geçmişin mezar kazıcıları” olmamızın engeli olabilir. Yoksa tarihe aşırı düşkünlük, onu gereğinden fazla önemsemek, bizi mezar kazıcı durumuna getirir. Oysa ona göre insanın yapacakları, kendi gücündedir. Tarihten aldığı miras, yapmak istediklerine sınır koyamaz. Bu, onun üstün insan düşüncesini de besler. Yoksa “salt bilim olarak düşünülmüş ve egemen olmuş bir tarih, insanlık için bir tür yaşamının bilançosu ve hesabının kapanışı olurdu.” Oysa tarihin anlamı, insanlığın hesabını kapatmakla değil, onun yaratma fiiliyle ortaya çıkar. Bu açıdan tarihe, yeni yaratmalara imkân hazırlayan bir zemin gözüyle bakmak gerekir.

        Nietzsche’de tarih hakkında üç anlayış ortaya çıkar: Anıtsal Tarih, Antik Tarih ve Eleştirel Tarih. 

        Anıtsal tarih, tarih adına tehlikenin kendisini gösterdiği tarih anlayışıdır. Tarihteki kahramanlara duyulan hayranlık gerektiğinden fazla olduğunda, insan yaşamına zarar veren bir tarih anlayışı ortaya çıkar. Tarihî masal ve mitoslar biçiminde anlama ve yorumlama eğilimini içinde taşıyan bu anlayış, tarihi sadece kahramanlık düzleminde değerlendirir ve bugünü esir alır.

        Antik tarih, insanın kendisini geçmişte olup bitenlere saygı, sevgi ve minnet duyarak yetiştirmesini gerektiren bir tarih anlayışıdır. Bu, geçmişin körü körüne benimsenmesi ve yaratıcılığın da yok olmasını sağlar. İlerlemenin, yaratıcılığın önünde bir engel olan bu tarih anlayışı, bir öncekinde olduğu gibi bugünü geçmişe feda eder.

        Eleştirel tarih anlayışında ise insan kendisini hayatın ilerleme, değişim ve gelişim boyutu içerisinde değerlendirme imkânına kavuşur. Yaşadığı dönem insanlarının tarih anlayışı, bu  anlayıştan uzaktır ve o devrin insanlarında değişim, ilerleme ve yaratma görülmez. Çünkü köle ahlakı egemendir onlara. Tarih, yoruma açık bir alandır. Onu dondurmak kadar tehlikeli bir anlayış olamaz. Bunun için tarihi, geçmişin bilimi olmaktan ziyade bugünün ve geleceğin bilimi olarak görmek daha doğrudur.

        Ona göre tarih, sadece ilerleyen bir süreç değildir. Tarihte ilerleme dönemleri olduğu gibi duraklama, gerileme, çöküş dönemleri de vardır. Hatta çöküntü, hayatın doğal bir sonucudur. Çöküntü ise ancak efendi ahlakı ile yani üstün insan ahlakı ile ortadan kaldırılabilir. Bu insan, özgür insandır. O, tarihin esiri olmayandır. Tarihin esiri olan insan, yok olmaya mahkûmdur. Tarihin anlamı şimdide, yaşamda, yaratmada bir bakıma üst insandadır. Ancak üst insanın yaratmaları da bir gün değersizleşecek ve tekrar bir kriz dönemi başlayacaktır. Bu, ebedî dönüş denilen şeydir. Öyleyse tarih, ebediyen kendisini her çöküntü döneminde yeni değerler yaratmak durumunda olan özgür, trajik, yaratıcı insan vasıtasıyla konumlandıracaktır. “Yüreklilik en iyi öldürendir: yüreklilik, acımayı dahi öldürür. Oysa acıma, en derin uçurumdur: kişi, hayatı nice derinliğine görürse, onca derinliğine görür acı çekmeyi de. Ama yüreklilik en iyi öldürendir, saldıran yüreklilik: ölümü dahi öldürür o; çünkü der: ‘Bu muydu hayat? Peki öyleyse! Bir daha!’” Nietzsche’nin bu sözü, hayatın ve tarihin, ebedî dönüş kavramıyla izahı olarak karşımıza çıkar. Değerler değersizleşir; güçlüler, yürekliler, cesurlar yeni değerler yaratır; onlar da zaman içinde değersizleşir ve tekrar çöküntü gerçekleşir. Tarih, yeniden yeni değerler yaratmak için, kahramanlarına görev yükler. Bu, sonsuzca tekrar eder.

        Tarih, her şeyden önce insanın değer inşa ettiği bir alandır. Bu alan; insanın özgürlük alanını inşa etmesi anlamına da gelir. Tarihe damgasını vuracak olan insan, Nietzsche’nin deyimiyle üst insan; geçmişi, şimdiyi, geleceği aynı anda açıklamalıdır. Bunu da güç vasıtasını elinde bulundurduğu sürece yapabilir. Nietzsche; aslında bir bakıma içinde yaşadığı çağın durumunu Zerdüşt’ün verdiği mesajlarla ortaya çıkarmıştır. Değerleri; yeniden, değerli hâle getirmeye çalışmıştır. Zerdüşt; Nietzsche’nin insan anlayışını, kendi kendisini var etme çabasını ortaya koyar. Zerdüşt, erdemli insan olma yolundadır. Erdemli insan demek; tarihin esiri olmayan demektir. Öyleyse güçsüz insan, erdemden yoksundur. Güçsüz insan, içinde yaşadığı toplumun tarihini, gelenek oluşturmanın ötesine götüremez. Oysa Nietzsche insanlığa, eleştirel tarih anlayışını sunar. Bu sunuşun sebebi; insanın içerisinde yaşamış olduğu toplumu gözden geçirmesi ve düşündürmeye çalışmasıdır. Çünkü filozofun, felsefesini inşa etmesi için Jaspers’in deyimiyle yolda olması gerekir. Nietzsche’ de yolda karşılaştığı her değeri kendine yük edinerek sorgular. Bu sorgudaki amaç, kendine bir yer edinmekten ziyade; içinde yaşadığı toplumun tarihine şahitlik ederek öngörüler sunmasıdır. Değerleri aklın süzgecinden geçirerek bir değerler alanı oluşturmanın peşine düşmektir. Öyleyse tarihi, yalnızca geçmişten ibaret görülmesi fikrinden nasıl kurtarabiliriz? Çareyi felsefi bir düşünüş de aramak mümkün olabilir. “Nietzsche’nin düşüncesine göre felsefe, yaratmanın anlamını kavramaya çalışan bir akımdır, yoksa belli ilkelere dayanarak kendini sınırlayan bir dizge değildir. Bu akımın kaynağı da ereği de insandır, insan evrendedir, evrenin özüdür. İnsanı konu edinen felsefe de evrene yönelmeli, onu anlamaya, açıklamaya çalışmalıdır.” Çünkü felsefi bir düşünüş için akıl etken rol oynar. Düşüncenin kendi üzerine yönelmesini sağlar. Geçmiş, tarihin kendisini yalnızca değersizleştirir. Bu değersiz olanı yıkacak güç, felsefi bir düşünüşten geçmelidir ki, yeni değerler inşa edilip anlamlandırılabilsin. Bir bakıma Nietzsche’de “hakikat istemi bir güç/ iktidar istemiyse, o zaman güçlü olmak gerekir, bu da, mevcut bakışlardan başka bir bakış geliştirerek, değer diye sunulan şeyleri yeniden değerlendirerek olur. Bu değerlendirme etkinliği perspektif sahibi kişiler, yani filozoflar, yaratıcı insanlar tarafından sürekli olarak yapılmıştır ve yapılacaktır.” Böylelikle de felsefeyi, faydacı manada hayatımıza dâhil etmiş olup; “her felsefî iddia aslında filozofun istemsiz bir itirafından ibarettir” sözünün askıya alınmaması gerektiği açıktır. Öyleyse filozof bir yerlerde saklanmak yerine, tarihimize yabancılaşmayan, birlik içerisinde var olan bir toplum olmamızın yolunu; filozofun itirafında bulmalı ve ona kulak vermelidir. 

        Yukarıda ele aldığımız düşünceler ışığında, yeni bir yıla girdiğimiz şu günlerde eski olan, geçmiş olan bir önceki yıl, tarihe mal olmaya doğru giderken onu nasıl değerlendirmemiz gerekir? 2018 yılını bugün ve gelecekten ayrı, soyutlanmış ve kendi başına bir artık olmayan gerçeklik olarak gördüğümüz takdirde o bizi, kendisine mahkûm eder. Bu mahkûmiyet, bugünü ve geleceği kendi otoritesi altına alır ve köleleştirir. Bugün ve geleceğin böylesi olumsuz duruma düşmesi, dünün nefret ya da övünç konusu hâline gelmesine neden olur. Oysa tarihle ilişkimiz geçmiş, şimdi ve geleceği aynı anda ve birbirlerinden ayrılmaz bir süreklilik olarak görerek açıklamak biçiminde olmalıdır. Böyle bir tavır bizi, geçmişin kutsanmasından, şimdinin hazzı ya da ıstırabından ve geleceğin de ütopyacı tasarımlarından kurtarır. Aksi takdirde ya asr-ı saadet özlemi ya gelecekte kurulacak bir cennet hayali ya da şimdinin hırsı ve menfaatlerine bağlanmaktan başka yolumuz kalmaz.