Almanya ve Avusturya Gezisi: Avrupa’da Türk İzi Aramak

Aralık 2018 - Yıl 107 - Sayı 376



        Geçtiğimiz yaz hem Almancamı geliştirmek hem de akraba ziyareti için yaklaşık 20 gün boyunca Almanya ve Avusturya’yı gezmek kısmet oldu. İlk durak olan Berlin’e Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk sonunda varabildik. Uçaktan indiğinizde uzun bir kuyruğa girip pasaport kontrolüne tabi tutuluyorsunuz. Yüzlerinde hiçbir mimik göremeyeceğiniz sert mizaçlı Berlin polisleri pasaport kontrolü esnasında size Almanca bilip bilmediğinizi soruyor. Burada birkaç kelime Almanca konuşmanın büyük bir yardımı oluyor. Kötü Almancamla “Almanca konuşamıyorum ama öğreniyorum.” dediğimde polisin yüzünde ufak bir tebessüm gördüm. Havalimanından çıkıp akrabalarımın evine varana kadar yolda yüzlerce bisikletli gördük. Neredeyse her cadde ve sokak üzerinde bir bisiklet yolu var. Şehirde çocuğundan yaşlısına herkes bisiklete biniyor. Bunun etkisi var mıdır bilmem ama Berlin’in hiçbir noktasında araç trafiği oluşmuyor. 

        Berlin’de ilk gezdiğimiz ilk yer Holokost Anıtı oldu. Fakat buranın bizdeki anıt tanımından çok farklı olduğunu söylemeliyim. Var olan tek şey gözünüzün alabildiğince geniş bir alanda betondan yapılma dörtgen bloklar. Anıtta ne bir heykel, ne bir yazı ne de başka bir imge mevcut. Sadece yazısız boş blok duvarlar… Ardından Berlin’in simgesi olan Brandenburg Kapısı’ndan geçerek Alman Tarih Müzesine vardık. Müze tarih öncesi çağlardan Soğuk Savaş dönemine kadar olan Alman tarihini ziyaretçilere özetliyor. İnsan bir Türk tarihçisi olarak müzeyi gezdiğinde ister istemez benim gibi kendisinden bir şeylerin de orada sergilenmesini bekliyor. Fakat müzede bize ait hiçbir şey yok. Müzedeki en büyük vurgu Alman tarihinin en önemli şansölyesi olan Otto von Bismarck ve Soğuk Savaş dönemine yapılmış.

        Bunu en iyi Alman Tarih Müzesi’nde gördük ki, Almanlar 1933 ile 1945 yılları arasını sanki hiç yaşanmamış gibi görmeye çalışıyorlar. Almanların devlet politikasında Nazi dönemine dair samimiyetine şüpheyle baktığımız abartılı bir reddetme psikolojisi mevcut. 1933-1945 arasında inşa edilen her bina, yapılan her yol, kısacası hayata kazandırılan her şey için “Naziler döneminden kalma” tabirini kullanılıyorlar. Sanki Naziler diyerek reddettikleri kişilerin tarihleri ile alakasız kimseler olduğu, Almanya’nın bunları kesinlikle arkada bırakarak yapılanlardan çok pişman olduğu gibi bir tavır takınıyorlar. Bugün sıradan bir Alman’a Holokost ile ilgili bir suçlama yöneltildiğinde, “Bunu biz değil Naziler yaptı.” şeklinde bir cevap ile karşılaşılması muhtemeldir. Bu durum bana Ermeni Tehcirinin vebalini İttihat Terakki kadrosuna ya da 1915 yılında Osmanlı Genelkurmay’ında görev yapan Alman subaylara atmaya çalışan bir düşünce yapısını hatırlattı. Bizde de Ermeni Tehcirinin vebalini İttihat ve Terakki ya da onun yöneticilerine atarsak bu işten paçayı kurtarabileceğimizi düşünen bazı çevreler mevcut. 

        Berlin’de yolda yürürken sokaklarda parlak pirinç plakalardan yapılma kaldırım taşları görebilirsiniz. Özellikle geceleri bu taşlar son derece parıltılı ve göz alıcılar. Ne anlama geldiği sorduğumda, bu taşların 2. Cihan Harbi esnasında evlerinden zorla çıkarılan Yahudilerden özür dilemek amacıyla döşenmiş olduğunu öğrendim. Berlin’de yaşayan her Yahudi’nin zorla çıkarıldığı evlerin önüne yerleştirilen bu taşlarda evlerden toplanan Yahudilerin isimleri, doğum ve ölüm tarihleri ile gönderildiği toplama kampının adı yazıyor. Bu taşların yerinden sökülmesi ya da üzerindeki yazının silinmesi durumunda yapan kişi hakkında adli işlem başlatılıyor.  

        Bilindiği üzere şehir yaklaşık 30 yıl boyunca kuzeyden güneye dek uzanan meşhur Berlin Duvarı’yla ikiye ayrılmıştı. Duvar 1991 yılında yıkıldı ama Almanların hafızalarındaki yeri ilk günkü gibi taze.  Duvarın ayakta kalan bazı kısımları rengârenk grafitiler ile süslenmiş. Geçmişte duvarın diğer tarafına ulaşmak için kullanılan pasaport kontrol noktaları hâlâ ayakta. Pasaport kontrol noktasında ellerinde Amerikan bayrağı bulunan iki adet simgesel üniformalı Amerikan askeri duruyor. 5 euro ödeyerek kulübenin önündeki Amerikan askerleriyle fotoğraf çekilebilmek mümkün.   

        Hafta sonları Berlin’in farklı noktalarında pazarlar kuruluyor. Bu pazarlarda çok sayıda antikayı ucuz fiyatlara bulmak mümkün. En az 100 yıl öncesine ait olduğunu düşündüğüm bir Alman askerinin fotoğrafını ve bir de madalya beğendim. Fotoğrafı ve madalyayı satıcıya göstererek fiyat sorduğumda; “Yalla Habibi” cevabını aldım. Türk olduğumu anlayıp para istemediler.

        Berlin’de geçen güzel birkaç günün ardından Tegel Havalimanı’ndan uçakla Viyana’ya, oradan da iki saatlik bir otobüs yolculuğuyla Graz’a ulaştım. Edirne’de liseyi beraber okuduğum eski bir dostum beni otogardan aldı. Ertesi gün kent merkezinde geniş çaplı bir gezintiye çıktık. 

        Graz hakkındaki ilk izlenimim klasik bir Avrupa kenti oluşuydu. Şehir, Schlossberg Dağının etrafında şekillenmiş ve ortasından Mora Nehri akıyor. Graz’da büyük oranda göçmen nüfus yaşıyor. Azınlıklar içerisindeki en kalabalık nüfus bize ait. Sonrasında ise Makedonlar ve Arnavutlar ile Çeçenler geliyor. Şehrin tam merkezindeki Schlossberg Dağı’nın zirvesinde bir kale mevcut. Neyse ki kaleye çıkmak için asansör kullanılıyor. Kaleden şehre baktığınızda bir hayli keyif verici bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Kalenin zirvesine çıkarken geniş ve derin bir kuyu dikkat çekiyor. Kuyunun ismi Türkenbrunnen yani Türk Kuyusu... Üzerinde yazan kitabeye göre 1554-1558 yılları arasında inşa edilen kuyunun derinliği 94 metreymiş. Kuyunun Türk Kuyusu olarak anılmasının hikâyesi ise son derece iç acıtıcı cinsten. Kuyu Osmanlı-Avusturya Savaşında şehit edilen Osmanlı askerlerinin bedenlerinin bu kuyunun içine atılmasından ötürü böyle isimlendirilmiş.

        Şehrin merkezindeki kaleden indiğinizde yüksekçe ve eski bir evin en üst katında bir Osmanlı yeniçerisinin plastikten yapılma heykeli sizi karşılıyor. Bıyıklı, sarıklı, bir elinde kılıç ve bir elinde kalkan olan bu asker, evin en üst katında Avusturyalıları gözetlerken, arkasından gelen bir Avusturya askeri tarafından bıçaklanmış. Ardından gelen düşman askerini göremeyen bizim yeniçeri olduğu yerde kalakalmış. Sonrasında ise Avusturyalılar tarafından yolu gözetleyen yeniçerinin plastikten yapılma bir heykelini oraya yerleştirilmiş. 

        Graz’daki en önemli müze Landeszeughaus yani cephanelik müzesi, bünyesinde sayısız tüfek, miğfer, kılıç, kalkan, mızrak ve zırhı barındırıyor. Müzenin en üst katında ise bir bilgilendirme köşesi var. Burada müzenin tarihi vs. yazıyor.  Duvara “Biz ve Pasarofça” adlı bir yazı asılmış. Pasarofça Antlaşması’nın 300. yıl dönümünün Avusturyalılar tarafından unutulmamış olması bir hayli ilginç. Bu yazının yanı sıra Kanuni Sultan Süleyman’ın portresinin resmedildiği ufak bir testi, İstanbul’un panoramik manzaraları ve bir Osmanlı fesi de müzede sergileniyor. Kaderin cilvesi midir bilinmez, müzeyi 22 Temmuz 2018 tarihinde, yani Pasarofça Anlaşmasının tam 300 yıl ve 1 gün sonrasında gezmek kısmet oldu. 

        Graz’da evlerinde misafir olarak kaldığım arkadaşımın işi sebebiyle otuz kadar Avusturya köyü gördüm. Gördüğüm her köyde, oradan “Kutsal Reich” için 1. ve 2. Dünya Savaşlarında hayatlarını kaybeden askerlerin anısına birer abide dikilmiş. Bu abidelerde, o köyden savaşta ölenlerin isimleri, doğum ve ölüm yılları yer alıyor. İşin ilginç tarafı bu abidelerin yapılmasına 1921 yılında yani savaştan sadece 3 yıl sonra başlanmış olması. Bu anıtların önünde her yılın belli dönemlerinde köy halkından oluşan bir grup toplanıyor, düzenledikleri ayinler ve okudukları ilahilerle dedelerinin hatıralarını canlı tutmaya çalışıyorlarmış. 

        Graz’da misafiri olduğum arkadaşımın oradaki arkadaşlarıyla da tanıştım. Tanıştığım arkadaşların büyük bir çoğunluğu Müslüman idi. Almancamın izin verdiği kadarıyla şehirde yaşayan Makedon, Arnavut ve Çeçenlerle ortak tarihimiz hakkında konuştuk. Bu arkadaşlara İstanbul’dan geldiğimi söyleyince İstanbul’u ne kadar çok merak ettiklerini anlattılar. Bunun üzerine gelecek buluşmamızın İstanbul’da olmasını kararlaştırdık. Gelecekte yeniden buraları görebilmenin umuduyla ertesi gün sabah erken saatlerde İstanbul’a varmak için şehirden ayrıldım.