Pozitif Bilim ve İnsanın Anlam İhtiyacı

Aralık 2018 - Yıl 107 - Sayı 376



        Başka teoriler de bulunmakla beraber, modern bilimin evrenin oluşumuna dair en kuvvetli ve popüler olanı, Büyük Patlama (BigBang) Teorisidir. Patlamadan kasıt evrenin genişlemeye başlamasıdır. Karşı düşünceler bulunmakla birlikte modern bilime göre bu patlama ile uzay, zaman ve madde meydana gelmiştir. Yine modern bilim bu olayın yaklaşık olarak on dört milyar yıl önce meydana geldiğini tahmin etmektedir. Ancak modern bilim bu patlamadan önce ne olduğunu, bu patlamanın niçin olduğunu, patlamaya neden olan olayın ne olduğunu, bu patlamada patlayan bir şey olduğuna göre bu patlayanın mekânının neresi olduğunu, bu patlayan şeyden önce bu mekânın ne ve nasıl bir şey olduğunu ve son olarak bu patlayan şeyin patlama öncesi varlık durumuna dair bize bir şey söylememekte; söyleyememektedir.1

        Büyük Patlama bilime göre tekilliktir. Bilimde tekillik olarak tanımlanan olay insanoğlunun bildiği fiziksel yasaların bulunmadığı bir durumu ifade etmektedir. Dolayısıyla tekillik, deneyin konusu da yapılamamaktadır. Deney konusu yapılamaması nedeniyle tekillikler kanıtlamanın konusu da olamamaktadır. Bu nedenle evrenin oluşumuna dair Büyük Patlama tekilliği ne kadar akla uygun ve mantıklı görünse de bir teori olmaktan öte gidememektedir2. Evrenin genişliyor olması, evrenin ilk oluşum dönemine ait olduğu kabul edilen elektromanyetik radyo dalgaları vb. gibi veriler, teoriyi güçlendirmekte ama kanıtlamaya yetmemektedir. Dolayısıyla ne kadar makul ve mantıki görünürse görünsün Büyük Patlama bir teoridir ve deneye değil kabule/inanmaya yaslanmaktadır. Ancak bu hâli teoriyi değersiz kılmamaktadır. Çünkü evrenin oluşumuna dair diğer Modern Bilimsel teoriler içerisinde en kuvvetli teori olarak Büyük Patlama Teorisi pozisyonunu korumaktadır.

        Pozitivist Felsefenin doğrulanabilirlik ilkesine göre mantıksal olarak ve ampirik olarak doğrulanamayan önermeler anlamsız önermelerdir. Doğrulanabilirlik ilkesinin doğrulanabilir mantıki önermelerden anladığı, metafizik önermeler değil, mantık ve matematiğe dair önermelerdir. “Bu açıdan bakıldığında metafiziğin, normatif etiğin ve dinin önermelerinin doğru ya da yanlış olmadıkları, dolayısıyla anlamsız oldukları ve sadece duyguları ve bilişsel olmayan tutumları ifade ettikleri söylenebilecektir.”3Bu ilkeye göre Büyük Patlama Teorisi, deneysel olarak doğrulanamayacağı için anlamsız önermeler/teoriler sınıfında kalmaya mahkûm mu olmaktadır? Bu soruya felsefenin dili ve imkânlarıyla cevap ya da cevaplar aradığımızda, bu arama çabası bizi “felsefi olarak bilgi nedir?” tartışmasına götürür.

        Cevizci’nin Felsefe Sözlüğü’nde bilgi şu şekilde tanımlanmaktadır: İnsanın kendisi, dış dünya, başkaları ve geçmişle ilgili sahip olduğu doğru inanç veya düşünceler bütünü.4 Bilgi kendisine birtakım yetenek veya melekeler aracılığıyla erişilebilen, fiziki, zihinsel veya metafiziksel düzeyden bir şeye ilişkin bir bilinç durumu, bir zihin halidir.”5

         Bu tanımda görüleceği üzere bilgi kavramı çok geniş olarak tanımlanmakta; tanıma, insana dair bilme arzusunun tüm sonuçları/vargıları dâhil edilmektedir. Yani bu tanıma göre mantıkçı pozitivistlerin kabul ettiklerinin aksine metafizik bilgi de bilgidir. Öyleyse metafizik bilgiyi, insanın bilme eyleminin bir sonucu olmasına rağmen onun bilgi birikiminin dışında tutmak, bu bilgileri bilgi verisi olarak kabul etmemek isabetli olmayacaktır. Çünkü eğer biz bilgiyi salt pozitif bilimsel bilgiden ibaret addedersek, deney konusu dışında kalan tüm bilgi verilerini anlamsız saymak durumunda kalırız. Bu hâlde sadece metafizik bilgi verileri değil Büyük Patlama Teorisi de deney dışı kalacağı için anlamsız olacaktır. Oysa Büyük Patlama Teorisi anlamsız bir teori değildir.

        Büyük Patlama Teorisi bize bir metafizik anlam çerçevesi sunabilir mi?

        Büyük Patlamayla ilgili olarak gücümüz yettiğince ister bilimsel ister popüler kaynaklardan olsun, bir araştırma ve bilgilenme çabasına girdiğimizde, fizik ve matematik biliminin bizlerin anlayamayacağı kendine özgü dili ve yöntemlerinin dışında mistik ve hatta metafizik bir dil, metafizik bir dünya ile karşılaşırız. Bu konuda yazılanlar ve söylenenler zihnimizde öylesine bir tabloya neden olurlar ki kendimizi içinde bulduğumuz bu mistik ve metafizik âlem, sanki hakikatin kendisidir ve insanoğlu hakikate dokunmaya başlamıştır, hissine neden olur. Hele bu değerlendirmeler bir de kuantum fiziğinin -hâlâ meçhulü olduğumuz- renkleri ve kavramları ile boyandı mı, sahne sanki Tanrı’ya gerek olmayan ve fakat nasıl olmuş olduğunu bilemediğimiz/bilemeyeceğimiz mistik-metafizik bir tablo olarak karşımıza çıkar. Veya en azından böyle bir düşünce iklimine sevk edildiğimizi görürüz. Çünkü, eğer biz insanlar, oluşun/varlığın ilk etkeni olarak bir yaratıcı varsaymaz isek kaçınılmaz olarak bu bizi maddenin, zamanın ve uzayın sonsuz/ öncesiz-sonrasız olması gerektiği zorunluluğuna götürür. Ancak bu hâlde Büyük Patlama’da mahiyetine dair bilgi sahibi olmadığımız genişleyen şeyin hacmine ilişkin modern bilimin kabullerine baktığımızda, yukarıda birkaçı sorulmuş bulunan birçok cevaplanamamış soruyla karşı karşıya kalırız. Ayrıca sonsuz madde, sonsuz zaman ve sonsuz uzay düşüncesi, ontolojik olarak Tanrı’ya yer bırakmayan bir önermedir. Çünkü hiçbir sonsuzluk bir başka şey tarafından sınırlanamaz. Sınırlanırsa/tahdit edilirse sonsuz olamaz. Bu durumda Büyük Patlama teorisine göre sonsuz uzay, sonsuz zaman ve sonsuz madde, Tanrı’nın kendisi olmaktadır; olmak durumundadır. 

        Antik dönemden bu yana felsefe Tanrı konusunda, O’nun değişime uğramayacağını tanımı gereği kabul eder. Çünkü değişme bir eksikliğe tekabül eder. Eksiklik ise tam olmama; yani kâmil olmama anlamına gelir ki Tanrı için böyle bir şey söylenemez. Tanrı tüm eksikliklerden, değişmelerden münezzeh Kâmil-i Mutlak bir varlıktır ve O’nun varlığı da kendindendir. Çünkü varlığı bir başkasından neşet eden varlık, mutlak varlık olamaz. Büyük Patlama, eğer Tanrı tarafından yaratılan bir olgu değilse kendi kendisinin yaratıcısı ve faili olmak zorundadır. Yani bu hâlde Büyük Patlama’nın kendisi Tanrı olacaktır. Modern Bilim bu oluşa Tanrı’yı karıştırmak istemese de varlığı var kılan bu olgu felsefi ve akli olarak Tanrı olmak zorundadır. Yok, eğer Tanrı dışında Büyük Patlama ile patlayan bir şey vardı ve Tanrı bunu harekete geçirerek varlığa vücut verdi dersek, bu defa da Tanrı dışında, Tanrı’dan müstakil varlığı kendisinden veya bir başka yaratıcı tarafından mümkün kılınmış bağımsız varlık sonucuna ulaşırız ki bu da Tanrı’dan başka bir yaratıcıya bizi mecbur bırakır. Bu hâlde de bir diğeri tarafından tahdit edilmiş birden fazla Tanrı fikrine varmak zorunda kalırız. Oysa politeizmi felsefi olarak temellendirmek ise hiç mümkün değildir.6

        İnsan hem varlık olarak hem de bilgi kaynağı itibariyle şu iki unsurdan müteşekkil kuşatılmış bulunduğu bir evrende yaşar:

        (i). Ampirik/Tecrübi Çevre; yani dışımızdaki nesnel ve olgusal dünya.

        (ii). Zihinsel-Sezgisel/ İçsel Dünya; yani bizi bilgiye ve metafizik bilgiye ulaştıran anlam ve bilme yetimizin dünyası.

        Bu tasniften hareket ettiğimizde bilgi verilerinin bilgiye dönüştüğü boyutumuzun ikincisi olduğunu görürüz. Gerçekten de dış dünyadan elde ettiğimiz bilgi verileri zihnimiz/aklımız tarafından bilgiye dönüştürülemezse hiçbir sonuç yaratmazlar. Yani havaya atılan bir cismin yere düştüğünü görürüz. Bu bize havaya atılan bir cismin yere düşeceği gözlem verisini verir. Ancak bu düşmenin neden ve nasıl olduğunu zekâmız ve aklımız/zihnimiz yoluyla; burada kavramlaştırarak bilgiye dönüştürürüz7.İnsan hem mistik hem de metafizik ihtiyaç içinde olan bir varlıktır. Bu nedenle insan için tüm bilgi verileri aynı zamanda mistik ve metafizik ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla da insan tarafından muameleye tabi tutulurlar. İnsana özgü bu durum açısından bilim adamı ile sıradan insan arasında bir fark bulunmamaktadır. İsterse bilim adamı bu verilerden deist ya da ateist bir metafizik çıkarımında bulunsun, olup biten aynı şeydir.8 Mistisizm de metafizik de insanoğlunun anlam ihtiyacını karşılayan insana özgü hâllere tekabül eder.

        Bununla birlikte şu sorunun tartışılmasında da yarar bulunmaktadır: Nesnel bilgi ve anlam aynı şey midir? Mesela nesnel bilgi kendi başına bir anlam evreni/çerçevesi sunar mı? 

        Pozitif bilimin bulguları; yani bilgi verileri biz onu zihinde yeniden inşa etmez isek ne bilgiye ne de anlama dönüşürler. Bilgi ve anlam her hâl ve şartta öznenin/süjenin yarattığı/inşa ettiği bir şeydir. Çünkü biz bilgi verisinin kendisinin bilgi inşasına bir girdi olarak dâhil olduğunu, ancak bilginin bu verilerden insan aklı/zihni tarafından yaratıldığını pekâlâ biliriz. Buradan bilgi verisinin nötr bir malzeme/etki olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Anlam söz konusu olduğunda ise bilgi verisi üzerinden oluşan/oluşturulan bilginin dahi ancak ve ancak süje tarafından işlenirse anlama dönüştüğünü görürüz. Çünkü anlam her hâl ve şartta süje, yani insan tarafından oluşturulan bir şeydir. Bu hâliyle biz insanlar ne yaparsak yapalım Büyük Patlama ve diğer teoriler üzerinden bir anlam evreni kurmak istersek, bu anlamı yaratırken subjektif yanımızı işin içine katmak zorunda kalırız. Bu ise hiç şüphesiz metafizik yapmaktan başka bir çabaya delalet etmez. Yani pozitif bilimsel bilgilerin verileri ve bunların bilgiye dönüşmüş malzemeleri ile bir anlam inşa etmek istersek kaçınılmaz olarak metafizik yaparız. Bu metafizik, Tanrı’dan değil doğadan gelen verilerle ama zihinde/akılda yapılan bir metafizik olmak zorundadır. Bu ise hiç şüphesiz anlamın ancak objektif verilerle değil, subjektif yanımızla “yaratılabildiğini” gösterir. İşte bu nedenden dolayı biz insanlar, nesnel olgulardan gelen bilgi verileri ve bilgilerden bir anlam çıkartmak; buradan bir anlam evrenine geçmek için felsefe yapmak zorunda kalırız. Bu bakımlardan felsefe insana özgü, gerekli ve çok değerli bir akli faaliyettir. Bununla birlikte bilimin verileri üzerinden argümanlar geliştiren felsefe, nihayetinde akıl yürütme, zan ve spekülasyon olmak zorundadır.9 Bilim zaman içinde değişikliğe uğrar; dolayısıyla pozitif bilimdeki bilgi verilerindeki değişmeye bağlı olarak anlamda da değişmeler meydana gelir. Bu hâlde insanoğlu mistik ve metafizik bir anlam çerçevesi kurabilir ama bunun hakikat değerinden asla emin olamaz; ayağını sağlam basabileceği metafizik bir zemini asla elde edemez.

        Buna karşılık vahiy, Tanrı’dan gelen doğrudan doğruya anlamın kendisidir. Yani vahiy anlam malzemesi değil anlamın kendisidir. İnsanın içsel evreninde hemen karşılık bulan; âdeta orada yeri önceden verili bulunan bir şeydir ve hemen oraya yerleşir. İşte bu nedenle vahiy üzerinde yapılan felsefi çalışma/çaba ise anlamı bir kere daha anlamaktan başka bir şey değildir. 

        Kaldı ki nesnel (maddi) dünya iyi, doğru, güzel, hak, adalet, yardımseverlik gibi ahlaka/etiğe; yani metafizik alana dair kavramlar hakkında biz insanlara hiçbir şey söylemez. Çünkü doğal dünyada insan dışındaki canlıların; özellikle hayvanların durumuna baktığımızda, onların saldırgan ve birbirlerini yok eden yaşama biçimleri, bir düzen ve dengeye tekabül etse de medeniyet kurmada bize bir şey söylemez. Dolayısıyla doğal hayatın bu veçhesi de insanoğluna medeniyet kurma ve yaşatma hususunda hiçbir örneklik teşkil etmez; etmemiştir. Çünkü insanlık söz konusu olduğunda, hiçbirimiz doğal seleksiyon olsun diye birbirimizi kırıp geçirmeyiz. Çünkü insanın diğergam ve ahlaki bir yanı vardır ve bu yanı insanı daha güzel, daha anlamlı ve daha mutlu yapar. İnsanın medeniyeti yapan yanı da bu yanıdır. İnsanın bu yanı ihmal edilerek yaratılan gelişme, gücü, güçlü olmayı ve belki maddeye ve doğaya egemen olmayı mümkün kılar ama bunun adı medeniyet olamaz. Yani vahyin yol göstericiliği olmadan nesnel ve olgusal çevreden gelen verilerden bir metafizik inşa edilemez.