Yeni Çağ’da Kimlik Sorunu

Aralık 2018 - Yıl 107 - Sayı 376



        İnsan bir bilinç varlığıdır. Nesne dünyasından önce, belki nesne dünyasıyla aynı anda kendi varoluşunu fark eder, kendinin bilincine varır, nesnenin nesne olduğunu, kendisinin nesne olmadığını da fark eder. Bu fark ediş, ilk başta kendinin sadece var olan bir varlık olduğunu kavramakla sınırlıdır. Kişi bu genel farkındalık durumu içinde, aynı zamanda birincil yahut ikincil niteliklerle donanmış hâliyle de kendisinin bilincine varır. Varolan özne artık birtakım nitelikleri yüklenmiştir. Bunların toplamı onun kimliğini oluşturur. 

        Kimlik önemlidir. Çünkü varoluşsal gerçeklik, kişinin kim olması üzerine kurulur. Toplum da müşterek kimlik nitelikleriyle varlığını sürdürür. Bunun keşfi yirminci yüzyılda gerçekleşti. O yüzyılda toplumsallık öne çıktı ve bundan dolayı kimlik tanımlamaları ve tartışmaları zirveye tırmandı. Özellikle millî yahut etnik bilincin uyandığı coğrafyalarda yahut siyasetin bu bilinçler üzerinden yürütüldüğü ülkelerde, kimlik tartışmaları alıp başını gitti. Kimlik tartışmaları ayrıca, insanın sosyal ve düşünsel dünyada öne çıkmasıyla da ilişkiliydi. Varolan insan aynı zamanda “kim olma” durumu içinde mevcut olan bir bireydi ve onun nitelikleri bilinmeliydi. 

        Kimlik konusu da önemlidir. İlk başlarda bireyi tanımlamak bakımından, bu çağda ise başka açılardan! Kimlik sorunu gittikçe insan sorununa dönüşmektedir. Bunun yanında, kendini bir kimlik üzerinden ifade eden fikir sistemleri de kimlik sahibi öznelerce yaşatılmakta yahut taşınmakta, kimlik kazandırmayı hedeflediği topluluklara hitap etmektedir. Kimlik bağlamında yaşanacak olan bir sorun, aynı zamanda bu fikir sistemlerinin de sorunu olmuş olmaktadır. Bunlardan dolayı kimlik sorunu bu çağda artık herkesin müşterek sorunudur. Bu satırların amacı da geçen yüzyılı dolduran kimlik tartışmalarına dönmek değil, bu çağda yaşanan ve daha da derinleşecek olan kimlik sorunlarına dikkat çekmektir. Yeni çağda da bilinç varlığı olarak varolan insan, kimlik etrafında bambaşka sorunlarla yüz yüze ve iç içedir. 

        Nedir bu kimlik?

        Kimlikle ilgili upuzun ve karmaşık çözümlemeler yapmaya gerek yoktur. Kimlik kişinin kendi gerçekliğini, kendi öz varlığını keşfetmesi, kendini algılayış ve tanımlayış biçimi, buradan hareketle kendinde oluşturduğu varoluş kavrayışı ve aidiyet bilincidir. Bunların, kişinin zihninde mevcudiyet kazanması demek, kimlik oluşması demektir. Bunun ifadesi, kim olma durumunun dile getirilmesidir. 

        Her insan dilediği kadar kimlik edinebilir. Bunlardan bir kısmı doğaldır, ama büyük çoğunluğu edinilmiştir. Kişi bunlar arasından arzu ettiği kimliği öne çıkarabilir. Ama onun kimliklerinden bazılarının, ötekilerce de onun tanınmasında belirleyici olması söz konusudur. Çünkü kimlik kendimizi tanımlayışımız kadar, başkalarının da bizi bizden hareketle tanımlaması/tanımasıdır. Ancak kimlik sadece kim olmak, sadece tanımlama/tanımlanma ve bir bilgi verme de değildir. “Kendilik algısı” ile başlayan kimlik, birtakım bilinç durumlarını da beraberinde taşır. 

        Kimlik özbilinçtir. Kişi kendine ilişkin,  bazı ilke, değer, ide yahut işlevlerden oluşan bir “anlamlı mevcudiyet” tasarımı geliştirir. Özbilinç basitçe bir farkında olmak değil, bir içerikle, birtakım nitelikler toplamıyla kendi varlığını donanmış biçimde algılamaktır. Bu algı aynı zamanda öteki kişilerle de bağlantı içerir, hatta bağlantıyı zorunlu kılar. Çünkü ide/ilke yahut değer, “öteki” olduğunda bir geçerliliğe sahip olur. Kişi, yani özbilinç böylece kendini ötekilerle ilişkilendirir. İlişkilendirişin niteliği değişebilir. Örneğin güçlü bağlılıkla ilişkilendirme grup içi kuvvetli dayanışma olarak kendini gösterir. Çünkü ilişkilendirme aynı zamanda kişinin kendini sorumlu ve yükümlü kılacağı bir duygu durumu oluşturur. Ayrıca değer ve ideler de kişiye emir kipinde yükümlülük fısıldar. Böylece kişi öteki karşısında kendi kendine görevler ve sorumluluklar yüklenir. Kişinin yükümlülük yüklenmesi, ötekilerle oluşturduğu ortamı içselleştirmesi, kendi varlığını orada anlamlı bulması, kendini orada güvende hissetmesi bir aidiyet durumunu anlatır. Yani kimlik algısı ve yargısı aidiyet bilinci ile sonuçlanır. 

        Bu kısa tespitler şunu gösteriyor: Kimlik sahipliği aynı zamanda değer sahipliğidir. Kimlik bilinci ile kişi, biyolojik aidiyet zemininde değil, kendisi için anlamlı ve önemli olan bir aidiyet zemininde, yani değer dünyasında durmaktadır. 

        Kimlik ve değer

        Esas olan, kimliğin ne olduğundan ziyade kimliğe yüklenen ve kimlikle yüklenilen yükümlülüklerdir. Bu yükümlülükler değer temellidir ve değerler çerçevesinde şekillenir. Yükümlülük üstlenecek olan, değerlerle donanmış olarak bunları talep eder. Yükümlülük, değer verilen ve değerli olan karşısında kendinde sorumluluk ihdas etmektir. İnsanın “değer varlığı” olarak tanımlanması nedensiz değildir. Değerleri insan ortaya koyar, kendi dünyasını değerlere göre oluşturur ve kendini değerlerle kurar. 

        Kendi dünyamızın dışındaki bir güce/şeye bağlanmak yahut başka dünyaların parçası olmak istemeyiz. Çünkü anlamlı, değerli ve önemli bulduğumuz şey, kendimizle ve kendimize ait/yakın olanla birleşip bütünleşmektir. Kimliğimiz bizi buna sevk eder.

        Kendini kimliğiyle tanımlayan kişi aynı zamanda kendini değer varlığı olarak tanımlamış demektir. İster herhangi bir grup ya da topluluk mensubiyetini anlatan kimlik olsun ister bireysel mevcudiyet, kim olmaklık anlam ve değer demetiyle ortaya konur. Değer içerikli olmayan kimlik tanımlamaları yüzeysel bakışın ürünüdür. Bu nedenle pek önemli görülemez. 

        Sorunlar sorunlar…

        İnsan her çağda sorundu, sorunluydu ve sorunlar yumağı içinde yaşadı. Ama bu çağ, insanın kapısına yepyeni ve bambaşka sorunlar getirmiş durumda. Eski çağlarda topraklar idi istila edilen, bu çağlarda ise zihinler işgal edilmektedir. İnsanlığın mutlu barınağı bu çağda da kurulamamıştır. Geçmişteki bazı iddiaları hatırlayalım… Liberalizmin tezlerinden biri, kişinin boş zamanının onu daha mutlu kılacağı ve dolayısıyla belli bir süre/saat çalışmak gerektiği fikriydi. O günden bugüne, hatta makinelerin insanın iş yükünü azalttığı süreçte de az çalışma, zahmetsizce yaşama insanları hiç de mutlu etmedi. Buna benzer şekilde, bu çağda da gelişen iletişim teknolojilerinin ve teknik becerilerin bireyleri daha mutlu kılacağı beklentisi mevcuttu. Oysa dijital teknoloji ve iletişim dünyası bireysel mutluluk yerine mutsuzluk getirdi. Yalnız kalan birey internet ve sosyal medyanın karşısında yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır ve bu tehdit büyüyerek devam etmektedir. Bu noktada tehdit, bireylerin kimliklerine yönelmiştir. Dijital dünyada kimliğin kendisi de soruna dönüşmeye başlamıştır. Elbette bu, yeni değildir. 

        Kimlik, hem bu çağda hem eski çağlarda, âdeta zorunlu bir sahiplik olduğu kadar, sorunlar yumağı ve kaynağı da olmuştur. Kişinin kendi kimliği ile barışık olup olmaması, kendi kimliğini dengeli biçimde oluşturup oluşturamaması, oluşmuş olan kimliğin öteki öznelerle dengeli ilişkiyi mümkün kılıp kılmaması bunlardan birkaçıdır. Kimlik etrafında beliren sorunların ve tartışmaların yapay ve doğal temelleri, çeşitli kimliklerin uyandırdığı duyarlılık farklılıklarının nedeni, kişiyi başkalarının güdümüne sokabilecek olan algılama biçimleri de sayılabilir. Aynı şekilde, bazı kimlikler ikincil, bazıları birincil önemdedir. Örneğin etnik ve dinî kimlikler, kişinin en duyarlı yönünü oluşturur. Duyarlılık taşıyan kimlik ise, kişinin âdeta yumuşak karnıdır. Bu tür kimlikler çerçevesinde yaşanan veya kurgulanan teorik ve pratik sorunlar, kişiyi bambaşka mecralara sürükleyebilir. Örneğin mütedeyyin bir kişi bir ifrite dönüşebilir.

        Kişi, sahip olduğu kimlikleri bizzat kendisi hiyerarşik olarak derecelendirebilir. Dıştan yapılacak bir derecelendirme baskı ve dayatma anlamına gelir. Dıştan bakarak kimlik hiyerarşisi belirlemenin toplumsal ve bireysel gerçeklikte karşılığı da yoktur. Dolayısıyla farklı kimliklerin alt-üst kimlik gibi bir derecelendirmeyle tanımlanması, toplumdaki çeşitli kimliklerin böyle bir hiyerarşiye göre ilişkilendirilmesi anlamlı değildir. Gerçekte, sadece kişinin kendisi için yaptığı sıralama vardır ve geçerlidir. Bu çerçevedeki bir dayatma, bazı kimlikleri alt/ikincil, bazılarını üst/birincil şeklinde ayırma, karşıtlık ve gerilim doğurur. Çünkü ikincil kimlik konumlaması rencide edilmişlik algılamasına konu olur. Böyle bir ayrım, kimlikler üzerinden siyasal bir kavga sürdürmek isteyenlerin kullanım malzemesidir. Kimlikler arasında herhangi bir gerilim olmadığında, hiç kimse özel bir kimlik talep etme ihtiyacı hissetmez. O durumda, kim olma hâli, doğal seyrinde oluşur, yaşanır. Bu kimliklerden bazıları inşa edici nitelikli unsurlardan oluşabilir, bazıları da boşlukları doldurucu unsurlardan! İnşa edici kimlik de bireysel kimliklere kaynaklık teşkil etmesi bakımından herkesi kuşatır. Kendi seyrinde oluşan müşterek kimlik yapısı toplu yaşayışın da ahenk kaynağı olur. Fakat çağımızda olduğu gibi yaşama dünyasında şok dalgaları oluşturan değişimler yaşanmaya başlanırsa, artık kimliğin ahenk sağlayıcı işlevinden söz edilemez.

        İnsan dünyası ile doğal/nesnel varoluş arasında, yeni çağda kendini gösteren problemler daha önceki dönemlerin hiçbirinde ortaya çıkmamıştı. Çünkü dijital çağda gerçeklik ilkesi, gerçekliğin yapısı değişmektedir. Bu da, algıları ve yargıları farklılaştırıp insan ile dünya ilişkisini sorunlu hale getirmektedir. Bütün bunlar, insanın kimliğini ve kendini tanımlayışını etkilemektedir. Kim olmaklık artık bir sorun hâline gelmektedir. Genç kuşaklar kendi toplumsal dünyalarını oluşturan ilke ve değerlerle mesafeli durmaktadır. Dijital ortamda biçim kazanan zihinlerin, değerleri anlamlı bulan ve taşıyan bir bilinç durumu oluşturma süreçleri tehdit altındadır. Acaba dijital dünyada kendini bulan birey olup biteni, olay akışını, kendi mevcudiyetini nasıl algılamaktadır? O, kendi varlığını nasıl anlamlandırmakta, nasıl ve ne türden tasarımlar geliştirmektedir? Sahip olduğu teknik ve ekonomik imkânlar bu bireyi daha dengeli varlık kılabilmekte midir?

        Yeni Çağ’da birey ile dünya/toplum ilişkisinde, hatta bireylerin birbiriyle ilişkinde, pek telaffuz edilmeyen bir kopukluk gözlemlenmektedir. Bireyler kendileriyle barışık oldukları huzurlu bir dünyaya sahip değildir. Başka bir çağdayız ve onun sosyal ya da psikolojik etkileri önceki çağlardan çok farklıdır. Sahip oldukları sosyal ve ekonomik imkânlara rağmen, bireyler, geleceklerinden hiç de umutlu görünmemektedirler. Çünkü etraflarında olup bitenler hoş ve hoşnut edici şeyler değildir. Genç kuşakların hayatla buluşmaları da sorunludur. Gerçi bundan, onlardan ziyade ebeveynleri sorumludur. Bu noktada “sevginin öldürücü gücü”nü ve etkisini görüyoruz. Lakin sebep ne ve kim olursa olsun, sonuç değişmemektedir. Dünyanın gidişatı da yeni kuşaklara olumlu bir mesajlar sunmamaktadır. Özellikle iş hayatı, iş bulma ve geçimini sağlama kaygısı gerçekten bir baskı oluşturmaktadır.

        Sorun, kimlik etrafında yaşanan tartışmalar değil, kimliksizleşme, kim olmaktan kaçınma, “sadece ötekiler gibi olan” bir “kendisi olma”dır. Birey bu varoluş durumunda, özgür olduğunu var saymaktadır. Kimliksizlik bağlayıcı nitelikteki hiçbir bağın, sınırlandırıcı nitelikteki hiçbir bağlantının olmayışıdır. Kimlik ise bağlı veya bağımlı olma sonucunu doğurur. Yeni Çağ’da özgürlük kavramından anlaşılan şey, tüm bağlardan ve bağlantılardan arınmış olmak, sadece kendisinin dilediği bağlantıları kurmaktır. “Teknolojik tekilleşme” tam da bunun gerçekleşme durumudur. Sadece kendisi olanın, kendi başına olanın, kendi başına olmakla yetinenin hem herhangi bir bağlantıya hem de başka öznelere ihtiyacı yoktur. O, bir değer örgüsü olarak kimliğe, öteki ile bağlantı halkasına, değer dünyasına da ihtiyaç duymaz. Onun kim olmaklığa cevap vermesi gerekmez. Böyle bir kimliksizlik onu eksik bir varoluşa sürüklemez. Ve teknoloji bağımlılığı bu sonucu doğurmaktadır. Kimliksizleşme aynı zamanda kimlik etrafında yaşanan tartışma ve gerilimleri ortadan kaldıracak bir anlam buharlaşmasıdır. Çünkü sözü edilen gerilimler, üzerinde uzlaşılamasa da bir anlam ve değer durumunu ortaya koyar. Kimliksizleşmede ise insani varoluşun ruhunu oluşturan anlamlar, değerler uçup gitmiş demektir. Kimliksizlik tüm değerleri kendinden sıyırıp atmış olmaktır. Kimliksiz kişi için sadece kendisi ve kendi varlığı anlamlıdır. Başka hiçbir şey bir değer ifade etmez. Hemen belirtelim ki kimliksizleşme derken “kimliğini kaybetme”yi değil, “bilerek ve isteyerek kimlik edinmeme”yi kastediyoruz.

        Kimliksizliğe giden yollardan biri, sıradanlaşma/sıradanlaştırmadır. Benzer, farklı yahut işlevsel olan her şey sıradan bir değere konu olduğunda, değer cetveli parçalanmış demektir. Yeni Çağ’da tüm farklılıkların yahut özgülüklerin önemsizleştirildiğine tanık oluyoruz. Eski Çağ’da farklılıkları derinleştirici bir anlayış egemendi. Yeni Çağ ise farklılıkların yok sayıldığı bir süreç. Örneğin dinlerin yok sayılması, cinsiyet farklılığının yok sayılması, kendine özgü değer dünyalarının, farklı kültürlerin, kültürel özgülüklerin yok sayılması; sadece “yaşıyor olma” durumunun esas alınması; bütün bunlar kimliksizleşmeye açılan kapılardır. Yani sadece kişiler değil, çağın kendisi bile kimliksizleşme sürecinde! Kimliksizleşen bireyler sorumluluk edinmeyecekleri gibi, zorunlu sorumlulukların gereğini bile yerine getirmezler. 

        Kimliksizleşmeye giden yoldaki işaret levhalarından biri de her şeyin kirlenmesidir. Kirlenme aşınmayla başlar. Bu süreçte aslında olan şey, değer istismarıdır. Değerlerin, erdemli duyguların abartılı haberlerle aşındırılması bir tür istismardır. Bunları da en açık biçimde, haberlerin sunuluş biçiminde görmekteyiz. Haberlerin veriliş tarzı hiç de masum bir habercilik değildir. Oluşturulan algı biçimi yoluyla zihinler istismar edilmektedir. Özellikle kadınlara ve çocuklara karşı işlenen suçların, istismar ve saldırı haberlerinin ısrarla öne çıkarılması… Burada örneklenen iki husus, azıcık vicdanı olan herkesin duyarlı olmak ve karşı çıkmak zorunda olduğu insani hadiselerdir. Bunlar asla örtbas edilmemelidir. Kadınların ve çocukların güven içinde olmadığı bir toplumsal dünya gerçekten trajik bir durumdadır. Diğer yandan, bu olayların toplam suçlar içindeki payı hayli düşük olduğu hâlde, son derece yaygınmış gibi bir izlenim doğuracak şekilde manşetlere taşınması, zihinlerde iki temel etkiye yol açmaktadır. İlki, karamsarlık duygusu, ikincisi de duyarsızlaşmadır. Karamsarlık bir şekilde engellenebilir. Ama duyarsızlaşma, vicdanın sesine kulaklarını tıkamaktır ve değer dünyasına yönelen en büyük tehlike budur. Çünkü değer dünyası duyarlılıkla canlı kalır. Kadın ve çocuk temalı bu tür haberlerin duyarsızlaştırıcı etkisi, aileye yönelen dolaylı ama en büyük tehdittir. Yani bu çağda, insan dünyasının çekirdeğini oluşturan aile kurumu tehdit ve tehlike altındadır. 

        Yeni Çağ’da anlamlar ve anlamlılık, önceki çağlardan çok farklı biçimde, kökten değişmiş durumdadır. Eski değerlerin ve anlamların buharlaştığını âdeta gözle görebilmekteyiz. Halbuki aile sadece bireylerin duygusal bağlarla oluşturdukları ortam değildir. Aile aynı zamanda bir değer dünyasıdır. Hatta aileyi oluşturan ideler tepeden tırnağa değerleridir. Hâl böyle olunca, ailenin tahrip olması, bu değerler üzerine kurulu şeyleri, devleti, toplumu, hayatın anlamını, insanlar arası ilişkileri; her şeyi aşındıracaktır. İşte, bu süreçte insanın o toplumun insanı olarak, oradaki bireylerin de o toplumun geleceğinin garantörü olarak varlıklarını sürdürmeleri zorlaşır. Mevcut toplumsal doku ortadan kalkmaya başlar. 

        Elbette dijital çağda problem teşkil eden şeyler sadece iletişim dünyası değildir. Teknik ve genetik başarılar da değer ve inanç dünyasını aşındırmak için kullanılmaktadır. Örneğin insana çip yerleştirerek onun beyin işlevlerini artırmayı başarınca, bu başarı, Tanrı’ya meydan okuyucu bir tutuma dönüştürülebilir. Özellikle insanın mevcut biyolojik sınırlarını şimdikinden öteye taşıyabilen bir teknoloji, yaratılan varlık olarak insanın yaratılıştan getirdiği doğasına tanrısal bir müdahale gibi olacaktır. Çünkü yaratılan bir varlığın doğasına ancak onu yaratan müdahale edebilir. Şimdiye sadece Yaratıcı’nın gerçekleştirebildiği düşünülen bir işlemi artık “yaratılan” diye tanımlanan bir insan yapabilecekse, o takdirde Tanrı’nın aşkın varoluşu, somut bir kanıttan hareketle tartışmaya açılmış olur. Bu tablo karşısında şunu düşünmek gerekir: Teorik bilgi olarak bilim yahut doğa yasalarının makine yapımında ve dolayısıyla üretimde kullanılması manasında teknoloji, eski çağlarda insanın doğasına ilişkin bir iddia taşımamaktaydı. Yeni Çağ’ı başlatan bu yeni teknoloji, kendine özgü algoritmaya sahip olan, programlanmış değil bizzat kendi algoritmasıyla oluşturduğu davranışları sergileyen yahut tepkilerini ortaya koyan yapay zekâ ve robot çağı insan varlığını/insani varoluşu derinden etkilemekte, onu dönüştürmeye aday gibi durmaktadır. Oysa mekanik sanayi çağı, sadece dünya işlerini daha kolay hâle getiren makineleri insan hayatına sokmuş, insanı dönüştürmemiş, tam tersine bazen insana daha insan olmanın yolunu açmıştı. Onun etkisi, her halükarda insan ruhunun/değer dünyasının dışında kalan, insana dıştan sirayet eden olgusal bir nitelik taşımaktaydı. Oysa dijital çağın ürünleri doğrudan zihinleri ele geçirici niteliktedir. Sosyal medyada genç beyinlere ulaştırılan mesajlarla, oyunlar yahut çizgi filmlerle, yeni kuşakların algılama biçimlerine ve iletişim yollarına âdeta format atılmaktadır. Zihinler kısırlaşmaktadır. Kendini dijital teknolojiye adayan birey, artık büyük soruları sormamaktadır. Ölüm, hayat, dünyanın anlamı, ölüm sonrası vb. Şayet bazılarının iddia ettiği gibi, yapay zekâ ve insansı robotlardan oluşan bir dünya inşa edilebilirse, insan artık Tanrı’ya veya öteki insana hiç ihtiyaç duymayacağı bir ortama fırlatılmış olacaktır. Teknolojik tekilleşme (singularity) ortamına batan bu birey, zihinsel işgale karşı dirençsiz olacaktır. Gerçek hayatta aradığını bulamayan birey, sanal dünyada amacına erişmeyi seçecektir. Bu, onun reel âlemden kopması demektir.

        Ne yapmalı?

        Öncelikle kişiler, dijital dünya bağlantılarını bizzat kendileri bilinçli biçimde sınırlamalıdır. En başta ise sosyal medya kullanımını… Bunun nedenlerinden biri, yeni medyanın, fikir ile bilgi arasındaki bağlantıyı hemen koparmasıdır. Sosyal medya ortamında, bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaktadır. Bilgi, olup bitenin tüm boyutlarıyla hakikatine vakıf olmak demektir. Fikir ise varılan karar, çıkarılan sonuçtur. Bilgilerden sonuç çıkarırız, yani fikir üretiriz ve böylece adım atarız. Bilgi bize dış dünyanın yapısını sunar. Dış dünyayla ilişkimizi, bu bilgilerden çıkardığımız sonuçlarla, yani fikirlerle kurarız. Şayet sadece yüzeysel malumat var da derin ve kapsamlı bilgi yoksa, malumattan doğan fikir de yüzeysel, olup bitenler karşısındaki tutumlar ve kurulan ilişki de yetersiz kalır. Yani sosyal medya temelli bilgi ve iletişim ortamında, dünya ile ilişkimizi belirleyen şey, sadece ön fikirler olmuş olur. Ön fikir yetersiz bir fikir demektir. Buna dayalı eylem de yetersizdir. Yetersiz fikirlerle doğruyu yakaladığını düşünen, kendi dünyasını da bu yetersiz kavrayış ve algılayış üzerine kuran bireyler zengini bir toplumsal dünya, dengeli bir yapı/doku değildir. Bu dünyadan beslenen bir tutum kişiyi bir süre götürebilir. Kişi hayatın içinde bu şekilde de var olabilir. Ama tüm bireyler yüzeysel algı ve kabullere göre davranır ve eylerlerse, bazı değerler gittikçe aşınır ve yokluğun eşiğine gelir. Daha önemlisi de şudur: Bu tablo, bilginin değerini de düşürür. Bireyi hayatın içine taşıyan bilgi mademki zahmetsizce ve az bir çaba ile elde edilebilmektedir, o hâlde derinlikli bilgiye hiç de ihtiyaç yoktur; tabii bu yolda üstün bir çabaya da! Sosyal medyanın bilginin değerini düşürücü etkisi budur. Bir de tabii tüm bilgi hiç aramadan bize sunulduğunda (sosyal medyadaki paylaşım örneği), sadece okur geçeriz ve üzerinde düşünme gereği duymayız. Bilgi bombardımanı söz konusu olduğunda da, seçici ve muhakeme edici olamayız. Zaten bu nedenle insanlar bir paylaşımın başına, orta ve son kısmına göz atmakla yetinmektedir. 

        Fikir ve bilgiye, onların doğru yeri, elbirliği ile iade edilmelidir. Yeni Çağ’ın zihinleri dönüştüren, bilinci işgal eden, değeri aşındıran ortam ve vasıtalarının bilinmesi, tanınması ve tanıtılması gerekir. Sorun aslında herkesin sorunudur; ama böyle bir farkındalık durumu yoktur. O hâlde sorunun tüm zihinlere mal edilmesi, bu olgunun farklı boyutlarının özellikle genç kuşaklarca bilinir kılınması gerekir. Çünkü kişi bildiğini/tanıdığını daha doğru değerlendirebilir. Onu hakikate ulaştıran şey, doğru kararın dayanağı olan bilgi ve farkındalık durumudur. Dijital dünyada zihinlere saldıran -işe yarayan ve bu bakımdan kullanılan değil, işe yararlılık işlevi altına gizlenmiş olan- etkenler, ortamlar ve vasıtalar yeterince mevcuttur. Sosyal medya bunların başında gelmektedir. Zihinleri etkileme ve dönüştürme gücüne sahip bu medya, bireyleri başka dünyaların vatandaşı kılabilir. Belki de bu noktada, dengeli ve kişilikli varoluş bakımından, yani gerçekten insani varoluşa sahip olmak açısından şanslı olanların, dijital teknolojiyle mesafeli duranlar olacağı da öne sürülebilir. 

        Buraya kadar bir kısmı dile getirilen problemlerin, kamuoyuna mal edilmesi gerekir. Bunun için de onların her daim öne çıkarılması, bu bağlamda bir bilgilenme ve bilinç durumu oluşturulması lazımdır. Bunun, iletişim ortamında yaygın biçimde tartışılmaktan başka yolu yok gibi görünmektedir. Yasaklar ve yasaklamalar bu çağda uygulanabilir olmadığı gibi akılcı da değildir. Bu çağda girişilecek her çözüm çabası, önceki çağlardan yaşanan sorunlardan farklı olarak tam ve derin bir farkındalıkla başlar.