Bugünleri de Aramamak İçin

Aralık 2018 - Yıl 107 - Sayı 376



        Bilim ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, geçen ay “Tersine Beyin Göçü Projesi” adıyla yabancı ülkelerdeki genç bilim insanlarımızın ve araştırmacılarımızın ülkemize dönmelerini sağlayacak bir uygulama başlatılacağını duyurdu. TÜBİTAK üzerinden yürütülecek bu projeye göre, lisansüstü seviyesindekilere 20 bin, doktora ve üzerindekilere 24 bin lira verilecek; ayrıca eş ve çocuklarına 2.500 lira ödeme daha yapılacak. Böylelikle ihtiyacımız olan teknolojik üretim ve yeni buluş (inovasyon) yapılmasının önü açılmış olacak.

        Esas itibariyle bu projeyle doğru ve gerekli bir adım atılıyor. Çünkü nitelikli, istidatlı, iyi eğitim alan genç beyinleri Türkiye’de tutamıyoruz. Son yıllarda giderek artan sayıda iyi eğitimli gencimiz, çoğu dönmemek üzere başta ABD olmak üzere yurt dışına gidiyor. Yapılan araştırmalarda günümüzde üniversite öğrencileri arasında fırsat bulmaları hâlinde ülke dışına çıkmak isteyenlerin oranının %70’ten fazla olduğu görülüyor. Bu eğilim sadece öğrencilerle sınırlı değil, istatistiklere göre 2017 yılında yurt dışına göç edenlerin oranı 2016’ya göre %63 artmış. Göç edenlerin 5/1’i 20-24 yaş grubundan 24 bin mühendis; yani bir mesleği olan nitelikli insanlar. Neresinden bakılırsa bakılsın ortada vahim bir tablo var. Türkiye’nin geleceği adına en değerli varlığımız olan gençlerimize hem kaliteli bir eğitim veremiyoruz hem de imalat hatası olarak ortalamanın üzerinde olanları ülkemizde tutamıyoruz. Bu büyük sorunun geç de olsa görülmüş olması sevindiricidir. Ancak hayal kırıklığı yaşanmaması için projenin hedefine ulaşma şansının ne olduğunun siyasi hesapların dışına çıkılarak objektif kriterlerle değerlendirilmesi gerekiyor.

        Yetenekli ve nitelikli bir genç, ailesini, çevresini, ülkesini bırakarak yabancısı olduğu bir başka ülkeye neden gider? Bunu sadece alacağı yüksek ücrete bağlamak doğru olur mu?

        Üniversitelerimizde kariyer yapmak isteyen gençlerimize laboratuvar, kütüphane, arşiv vb. gerekli ortamı sunabiliyor muyuz? Yüksek lisans ve doktora çalışmalarının, yazılan makalelerin bilimsel kalitesinin ne durumda olduğunu düşünüyor muyuz? Atıf yapılan yahut dünyada itibarlı akademik dergilerde yayınlanan makale sayısını ciddiyetle sorgulayabiliyor muyuz? Türkiye bilimsel makale alanında 2015’e kadar İran’dan daha ileride görünürken, özellikle temel bilimlerde dört yıldır onların gerisine düşmüş durumdayız. 

        Gerçekçi olmak zorundayız; teknolojiye dayalı bir ekonomi, inovasyon, büyük çaplı ihracat, yüksek millî gelir ve refah birer sonuçtur. Bunların oluşumuna elverişli yeterli alt yapınız, kurumsal ikliminiz (ekosistem) yoksa dilediğiniz hedeflere ulaşamazsınız. Neredeyse üç yüz yıldır çeşitli adlarla uygulanmaya çalışılan reform ve modernleşme girişimlerine rağmen hâlâ “gelişmekte olan ülke” sınıfından yukarıya çıkamadıysak nedenlerini doğru okumamız gerekiyor.

        GELİRLERSE DEĞERLENDİREBİLECEK MİYİZ? 

        Diyelim ki dışarıdan önemli sayıda genç bilim insanının, araştırmacının ülkeye dönmesini sağladınız; bunları nerede, nasıl ve hangi yöneticilerinizle değerlendireceksiniz. Başta üniversiteler olmak üzere en önemli kurumlarda yönetimler ve kadrolar bilgi, liyakat ve nitelik gibi objektif kriterlerle değil, sadakat, bağlılık ve siyasi yakınlık üzerinden belirleniyor. Çoğu rektörün yahut işin başındaki yöneticinin siyasi iradeye kendini beğendirmek, makamında kalmak için neler yaptıklarını, imkânlarını nasıl heder ettiklerini, başarısızlıkları görüldüğü hâlde nasıl makbul sayıldıklarını, yerlerinde kaldıklarını görüyoruz. Geldiği yerin zihniyet ve işleyiş tarzına, metot ve düzenine alışmış olan genç araştırmacı, sıla özlemi yahut sunulan imkânların etkisiyle dönüp geldiğinde kısa zamanda her şeyin farklı olduğunu göreceğinden hayal kırıklığı ve uyum sorunu yaşamaya başlar. Üstelik çoğu yetersiz ve beceriksiz olan üstleri tarafından yerlerine gelebileceğinden korkulur ve kıskanılır. Çeşitli nedenlerle verimli olamayan, önü tıkanan “genç araştırmacı” bir süre sonra ya ortama uyar sistemin adamı hâline gelir yahut ilk fırsatta geldiği ülkeye dönüp gider. Bunun örneklerini yakın geçmişte yaşadık. 2004’ten başlayarak beş altı yıl boyunca TÜBİTAK, Merkez Bankası ve Hazine’nin o dönemde başında olan yöneticiler, nitelikli ve yetişmiş insan ihtiyacımızı gördüklerinden, çoğu Amerika’dan çok sayıda nitelikli araştırmacının, genç bilim insanının ülkemize gelmesi için yoğun çaba harcadılar; belirledikleri isimlerle bizzat oralara gidip mülakatlar yaparak beğendiklerini kadrolarına kattılar. Bu kampanyanın sonucu bu kurumlarda üç beş yılda bilgili, nitelikli konularında uzman kadrolar oluştu. Ama bu “tersine beyin” göçü uzun sürmedi. Her yerin, her kurumun kendi güdümünde olmasını isteyen partizan zihniyet, bir süre sonra bu kurumlara dilediğince hükmedebilmek için yönetimlerini biat ve sadakat esaslarına göre değiştirdi. Dışarıdan getirilen genç “beyin”lerin çoğu istenmediklerinden yahut bu ortama uyum sağlayamadıklarından çekip gittiler.

        KALİTESİZLİK TEMEL SORUN

        İktisadi gelişme sadece kendi alanıyla sınırlı bir mesele değildir. Eğitim kalitesi, nitelikli insan unsuru, ilmi seviye, hukuki ortam gibi birçok faktörün varlığına bağlı olarak ortaya çıkan bir sonuçtur. Osmanlı’nın gerileme ve çöküş sürecinde bu durumu doğrudan yaşayıp görmüştük. 16’ncı yüzyılın sonlarına kadar üç kıtada sözü geçen, cihan devleti olan Osmanlı İmparatorluğu, ilim ve teknoloji alanındaki gelişmelere uyum sağlayamadığından, eğitim alanında, devlet teşkilatında çağın gerektirdiği reformları yapamadığından iktisaden geri kaldı. Sonunda Batı karşısında tutunamayıp çöktü. 

        Günümüzde “gelişmiş ülkeler” kategorisinde üst sıralarda yer alan Batı Avrupa ve İskandinav ülkelerinin refahı, ekonomik performansı tesadüfen oluşmadı. Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği 18’inci yüzyıldan sonra, bir taraftan eğitimde, bilim ve teknolojide hızla gelişip sanayileşirken, diğer taraftan gereken yasal düzenlemeleri yaparak temel hak ve hürriyetleri garanti altına aldılar; yönetimlerin halkın iradesiyle belirlendiği hukuka bağlı devlet olmayı başardılar. 

        Demokrasinin kurum ve kurallarıyla işler hâle gelmesi, toplumda kültür ve zihniyet olarak benimsenmesi insanların bilgi ve becerilerini verimli şekilde kullanmalarının, girişim yapmalarının önünü açtı; rekabet ortamı doğdu. Girişimcilerin başarısında bilgili ve nitelikli insan unsuru ön plana çıktıkça, eğitimin ve okulların önemi arttı. Bu dönemde kurulan üniversiteler ilmî araştırmaların ve gelişmelerin yapıldığı ve böylelikle kaliteli insanların yetiştirildiği, bilimin hayata yansıtıldığı bilim merkezleri hâline geldi. Bütün bu faktörlerin bileşik kaplar gibi birbirini etkileyip desteklemesi neticesinde bu ülkelerin ekonomileri sürekli büyüdü. İktisaden zenginleşen Batı ülkeleri dünya siyasetini yönlendiren, “geri kalmışlık” çemberini kıramayan ülkelere hükmeden “hegemonik güç” hâline geldiler.

        İnsanlar iş kurmak, sonuçta risk alarak yatırım yapmak için öncelikle güvenilir bir hukuk sisteminin, adil bir yönetimin varlığına ihtiyaç duyarlar. Bu kural dünyanın her yerinde, her zamanda geçerli olmuştur. Bundan dolayı hukuka bağlı devlet, kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı sadece demokrasinin kalitesi anlamına gelmiyor; bu ortamın varlığı insanlara kabiliyetlerini, bilgilerini sergileme fırsatı verdiğinden ekonomiye dinamizm kazandırıyor, refahın artmasına yol açıyor. 

        Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşmasında, “Almanya’da Merkel’e sordum. Ne kadar öğrenci var diye; aldığım cevap üç milyon. Bizde sekiz milyona yakın üniversite öğrencisi var. 5-10 sene sonra onları nitelik olarak da geçmeliyiz.” 

        Cumhurbaşkanı bu sözleriyle aslında Türkiye ile Almanya ve diğer gelişmiş ülkeler arasında ekonomik ve teknolojik alanda yüzyıllardır yaşamakta olduğumuz gelişmişlik farklılığının sebebini vurguladı. Ama açılan makasın sözle yahut niyetle kapanması mümkün değil. Yapılan çeşitli araştırmalar meselenin belirli bir alanla sınırlı olmayıp genel bir nitelik taşıdığını gösteriyor. Uluslararası üniversiteler liginde ilk yüzü bırakın, ilk beş yüzde bile yer alabilen üniversite sayımız yıllardır üçü geçmiyor. Başka bir araştırmada Türkiye yargının bağımsızlığı alanında 103’üncü sırada yer alıyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun yayımladığı “Eğitim Kalitesi 2018” raporunda Türkiye 137 ülke arasında 99’uncu sırada görülüyor. Kitap okuma oranında 81’inci sıradayız. 72 OECD üyesi ülkede 15 yaş grubundaki öğrenci arasında PİSA programı kapsamında düzenli şekilde yapılan sınavlarda Türkiye matematikte 49’uncu, fende 52’nci, kendi dilinden okuma alanında 50’nci durumda. Özetle ekonomi, eğitim ve hukuk gibi alanlarla sıkı sıkıya bağlantılı durumda görünüyor. 

        Eğitimin her kademesinde büyük sorunlar yaşanırken, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinde İmam Hatip okullarına Fen Liselerine verilenden 10 kat fazla tahsisat veriyoruz. Yakın zamanlara kadar orta öğretimin göz bebeği durumundaki Anadolu Liselerinin kalitesini nedense düşürüp sıradanlaştırdık. 16 yıldır onlarca kez değiştirildiği hâlde istikrarlı, güvenilir ve adil bir sınav sistemini kurmayı başaramadık. Üniversite rektörlüklerine tercihlerin liyakate göre değil, politik kriterlerle yapılmakta oluşu, öğretim üyesi kadrolarının dağıtımındaki adaletsizlikler, yeterli sayıdaki akademisyenin ve gerekli alt yapının olmayışı nitelik sorununun daha uzun yıllar süreceğini gösteriyor. 

        Bu tablo bütünüyle değişmedikçe ülkemizin geleceğiyle ilgili tasarımların gerçekleşmesi mümkün olmaz. Türkiye’nin 2023’te dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına gireceği, ihracatımızın 500 milyar doları bulacağı, fert başına düşen millî gelirin 20.000 dolara ulaşacağı yolundaki ifadelerin dilek ve temenniden öte reel bir anlamı olmaz. Bu ortamı değiştirecek güçlü hamleler yapılmadığı takdirde küresel rekabette daha üst sıralara tırmanamayız; hatta G-20’ler diye anılan ülkeler grubundaki yerimizi bile koruyamayız.

        Eksiklerimizle ve yanlışlarımızla cesaretle yüzleşerek öz eleştiri yapmalıyız. İmkânlarımızın, kaynaklarımızın doğru ve verimli kullanılmasını sağlayarak, tasarruf yaparak, rasyonel adımlar atmalıyız. Karşılaştığımız temel sorunların nedenini tümüyle dış güçlerin düşmanlığına bağlama kolaycılığını, popülizmi bir kenara atmalıyız. Toparlanıp gerçeklerle yüzleşmeyi başaramazsak korkarım ki bir süre sonra bu günleri bile arar hâle gelebiliriz.

        ANADOLU MEKTEBİ – KÜLTÜREL BİR BAŞARI HİKÂYESİ

        58. ve 59. Hükümetlerde Tarım ve Köy İşleri Bakanı olan Prof. Dr. Sami Güçlü, 2011’de siyaseti bırakarak akademik hayata döndü, Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. Burada görevini sürdürürken, öğrencilere düzenli ve metotlu okuma ve anlama alışkanlığı kazandırmak maksadıyla 12 kişilik “gönüllü” öğrenci grubuyla bir çalışma başlattı. Ciddi ve ısrarlı çabalarının sonucu grup giderek genişledi, katılım arttı, sunumlar ilgiyle izlenmeye başladı.

        Prof. Sami Güçlü bu girişimin amacını şöyle açıklıyor: “Türk kültürüne ve medeniyetine katkı yapan yazarlarımızın, şairlerimizin eserlerini ve bunlar hakkında yazılan kitapları gençlerimizin bir sıra dahilinde okumalarını, üzerinde düşünmelerini, bunun ardından okuduklarıyla ilgili düşüncelerini yazılı hale getirerek düzenlenen panellere tebliğ olarak sunmalarını, grup üyeleriyle bunların konuşulmasını, tartışılmasını istiyoruz. Böylelikle kitaplardaki fikirlerin, görüşlerin etraflı şekilde öğrenilmesinin, yazarların bütün yönleriyle tanınmasının mümkün olacağını düşünüyoruz.”

        Prof. Güçlü’nün şahsi girişimiyle 2012 yılında başlattığı okuma faaliyeti, yoğun çabaları ve takipçiliği sonucu çok verimli oldu. İlk yıllarda okuma programlarında Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu ve Cemil Meriç yer almıştı. Mehmet Akif’in eserlerinin okunduğu 2015 yılında lise öğrencileri de programa dâhil edildi. Hâlen 25 üniversite ve bölgede yürütülmekte olan okuma faaliyeti, Prof. Nabi Avcı’nın bakanlığı döneminde alınan kararla bakanlık tarafından da desteklenmeye başladı. 

        Gönüllülük esası üzerinden yürütülen bu “sivil nitelikli” faaliyet geçen yıldan itibaren “Anadolu Mektebi” diye adlandırılıyor. Başkanlığını Sami Güçlü’nün yaptığı bir “Yürütme Kurulu” oluşturularak kurumsal bir nitelik kazanmış bulunuyor.

        Anadolu Mektebi’nin geçen yılki programında Mustafa Kutlu vardı. Ayrıca doğumunun 90’ıncı yılı dolayısıyla Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığıyla, TÜRKSOY’un 2017 yılını “Cengiz Aytmatov Yılı” ilan etmesi üzerine, Anadolu Mektebi, bu büyük yazarın bütün eserlerini içeren geniş bir okuma programı hazırladı.

        Bu kapsamdaki ilk toplantının bu yılın “Türk Dünyası Kültür Başkenti” olarak ilan edilen Kastamonu’da yapılmış olması anlamlı bir tercihti. Bu konudaki ikinci toplantı 23-25 Ekim’de Gaziantep’te yapıldı. Cengiz Aytmatov’un eserleri Türkiyeli öğrencilerin yanı sıra, öğrenim için ülkemizde bulunan yüze yakın Türk Dünyası’ndan öğrencinin katılımıyla okunup anlatıldı. Programın son bölümü 28 Kasım’da Ankara’da yapıldı. Böylece sadece Kırgızistan’ın değil Türk Dünyası’nın ortak değeri olan Cengiz Aytmatov, Türkiye’de kendisine yaraşır kapsamlı bir programla anılmış oldu.

        Anadolu Mektebi’nin 2018-2019 programında edebiyat ve fikir dünyamızdan çok önemli isimler yer alıyor: Yahya Kemal, Samiha Ayverdi, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cengiz Dağcı. Ayrıca bu yılın doğumunun 100’üncü yılı olması dolayısıyla Tarık Buğra da unutulmadı. 25-27 Eylül’de Konya ve Akşehir’de 11 farklı şehirden 40 panelist öğrenci ve birçok yazar ve akademisyenin katılımıyla “Edebiyatımızın Yerli ve Milli Sesi” adıyla bir program sunuldu. Programda yer alan diğer yazarlar önümüzdeki yıl çeşitli şehirlerde eserlerini okuyan yüzlerce gencin arasından seçilip finale kalan panelistler tarafından anlatılmış olacak.

        Prof. Dr. Sami Güçlü’nün şahsi çabasıyla başlayıp kurumsal bir nitelik kazanan “Anadolu Mektebi” fikir ve kültür hayatımız açısından son derece önemli bir girişimdir. Bu programa katılan yüzlerce gencimiz düşünce ve edebiyat dünyamızda iz bırakan yazarlarımızın, şairlerimizin eserlerini düzenli ve metotlu bir tarzda okuyarak, üzerlerinde düşünüp konuşarak ciddi bir kültürel alt yapı ediniyorlar; okuma alışkanlığı kazanıyorlar. Eğitim ve Kültür Bakanlıklarımız, üniversitelerimiz millî şuur sahibi bir insanın şahsi çabasıyla gerçekleştirdiği bu faaliyeti model olarak ele almalı, kendi bünyelerinde daha geniş katılımlarla yürütülecek hâle getirmenin yollarını aramalıdır.

        Anadolu Mektebi girişiminin başarısının sebebi Sami Güçlü’nün gayretlerinin yanı sıra, programın “millî ve yerli” olması konusundaki ilkeli ve kararlı tavrıdır. Bu çizgi Prof. Güçlü’nün belirlediği hassasiyetler korunarak sürdürülmelidir. Çeşitli mülahazalarla dışarıdan müdahale edilip farklı bir rotaya çekilmeye, siyasallaştırılmaya kalkışılırsa yeşerip gelişme istidadına sahip olan ve gelecek vaat eden bu örnek faaliyet baltalanmış olur, yazık edilir.