Şehir Belgeciliği, Şehir Belgeselciliği 2

Kasım 2018 - Yıl 107 - Sayı 375



        İstanbul’da 30. yılım. Geçen 30 yılda şehrin göz göre göre modernleşme, gelişme adı altında nasıl betonlaştığına, grileştiğine şahit oldum. Her yer yol ve devasa binalarla doldu. Bu yolların ve evlerin kime faydası oldu, bunu da göremedim. Doğal yeşil alanların yerini alan yeşili azaltılmış betonu artırılmış, süslenmiş garabetlerle doldu şehir.

        Üsküdar meydan düzenlemesi üç beş yıldan beri sürüyordu. Marmaray, denizi doldurup meydanı büyütme çalışmaları vs. tamamlandı. Bu yüzden lodos olduğunda caminin önüne kadar su geliyor, böylece denizle iç içe bir hayatımız olabiliyor. Beton ve süs amaçlı bir iki ağaç dışında meydan boş. İnsanlar memnun gibi görünüyor ama durum vahim. Üsküdar’ı da kaybettik kanaatimce. Artık herhangi bir yer ve “Fethi Seyreden Şehir” havasından hayli uzak.

        30 yılda İstanbul’da iklim de değişti. Daha önce görmediğimiz rüzgarlar, yağışlar ve sıcaklıklar yaşıyoruz. Şehir betonu bol, tropikal iklim bölgelerine yakın bir yeri andırıyor.

        İstanbul’da son on-on beş yıldır iki tür papağana rastlanıyor. Biri tam papağanken diğeri muhabbet kuşunun bir türü gibi görünüyor. Öyle üç beş tane değil. Sürüler hâlinde bu mat yeşil kuşlar. Normal şartlarda bu hayvanların bu şehirde yaşamamaları gerekir ama gayet uyumlu görünüyorlar.  Çoğunluğu Anadolu yakasında, Avrupa yakasında da rastlanıyor.

        Rivayet muhtelif. İlki bu kuşları muhtemelen Rusya’ya götüren bir gemide kafesler açılmış ve şehre yayılmışlar. İkincisi bir kuş kamyonu devrilmiş ve şehre yayılmışlar. Bilimsel olanı ise hiç inandırıcı değil. İklim değişikliği nedeniyle buraya yerleşmişlermiş. Sadece İstanbul’da mı değişti bu iklim? İstanbul’u ve macera dolu hayatını göz önünde bulundurduğumuzda ilk ikisi çok daha inandırıcı duruyor. Şahsen ben gemi seçeneğini beğendim.

        Pek çok ciddi deniz faciası yaşandı boğaz civarında. 1960, 1966, 1979 (En büyüğü bu), 1980, 1988, 1990, 1991, 1994, 1997, 1999. Bunların dışında pek çok faciadan da kıl payı dönüldü. Her birinin şehre büyük maliyetleri oldu.

        1991’deki faciada ise akla hayale sığmayacak bir şey yaşandı şehrin göbeğinde. Bir tanker ile koyun taşıyan bir gemi çarpıştı ve boğazın sularına 21 bin koyun döküldü. Bunların tahminlere göre 20 bini Boğaz’ın sularına gömüldü. Yani hijyen kol geziyor şehirde. (Diğer 1000 koyuna dair bir kayıt yok)

        Malum boğaz uluslararası bir statüye sahip. Tam olarak Türk suyu değil. Her istenilen yapılamıyor ve istisnasız hiçbir kısıtlama getirilemiyor. Hiçbir geminin geçiş izni alması söz konusu olmadığı gibi kılavuz mecburiyeti de yok. Son tahlilde şehirde sakin olmayan sakinleri de tesadüfen yaşıyor.

        Şu aralar pek konuşulmayan yapay boğaz hikayesi ne alemde bilen yok. Birilerinin muhtemel güzergâh üzerinde arsa kapattığı biliniyor ama. Bu tankerler hesapta oradan geçecek ve boğaz kurtulacak. Böyle bir kanal yapılır belki bir gün. Peki gemiler? Boğazımızda kalır gibi geliyor bana.

        Bir süre önce domuzlar da şehre inmişti. 3. Köprü güzergâhındaki betonlaşma ve hareketlilik onları da çileden çıkarmış demek ki. Yoksa aklı başında bir domuz vahşi bir şehre neden insin ki?

        Bir süre önce sosyal medyada yayılan bir görüş hayli ilgi uyandırmıştı. Bir Finlandiyalı, “İstanbul’u 1453’te almışsınız ama hâlâ yerleşememişsiniz.” demiş. Lafı ağzımdan almış Finli kardeşimiz. Asıl, Fatih Sultan Mehmet görseydi ne derdi acaba bugünkü duruma…

        Öğrenemediğimiz pek çok şeyin yanında hiç öğrenemediğimiz bir şey daha var. Şehircilik… Hâlâ en ufak bir gelişme yok. Olacak gibi de görünmüyor. Şehirde yaşamakla şehirli olmak arasında ciddi bir fark var. Bunu bile anlasak bir yere varacağız ama o da yok.

        Bu şehrin binde biri kadar tarihî esere sahip bir Batı şehri neredeyse İstanbul kadar turist ağırlıyor. Avrupa’da Venedik gibi şehirleri ziyaret edenlerin sayısı bütün Türkiye’yi ziyaret edenlerden daha fazla. 

        Bu şehrin altında her beş metre derinlikte bir medeniyet var ama hepsinin üstü gri bir örtüyle kaplı. 

        Ülkenin geleceği, endüstrisi ve bu ikisine bağlı her şey en yüksek deprem riski taşıyan Marmara’ya sıkıştırıldı ve bütün ülke bu bölgenin ağzının içine bakıyor.

        Ülkede özellikle de İstanbul’da inşaat atığı taşıma sektörü oluşmuş durumda. Taksilerden sonra ikinci bir itici sarı renkli trafik unsurumuz daha oldu. Onlar geçerken durup beklememiz gerekiyor. Üzerinize üzerinize geliyorlar çünkü. Eskiden halk otobüslerinden korkardık, şikâyet ederdik. Yanılmışız, kıymetlerini bilememişiz onların.

        Bu kamyonların saat sınırlamaları olmadığı gibi hız sınırlamaları da yok. Taksicilerle aynı mantıkta çalışıyorlar çünkü. Hızlı sefer yapacak ki bir servis daha atabilsin. Ne duran ne de dur diyen var.

        Gücüm yettiğince bir şeyler çekmeye çalışıyorum şehirde. Yapmaya çalıştığım biraz da kayıpları kayıt altına almak.  500 civarında mini belgecik hazırladım. İşlenecek birkaç terabayt görüntüm var elimde. Onlardan da 1000 civarında belgecik çıkarırım diye düşünüyorum.

        Yeterli mi bu? Tabii ki değil… Daha fazlasını yapmaya çalışacağım bundan sonra. Siz de yapın. Hiç olmazsa neler kaybettiğinizin kaydını tutmuş olursunuz. Yoksa, siz de unutursunuz yaşadığınız yerin aslını pek çoğu gibi. 

        “Buralar hep dutluktu.” demek yetmiyor, video ve fotoğrafını da göstermek lazım.