Çevre ve İnsan

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        Çevre, kısaca canlı ve cansız varlıkların karşılıklı olarak etkileşimde bulundukları biyolojik, fiziksel, toplumsal, ekonomik ve kültürel bir bütünü ifade eder. Dolayısıyla çevre yalnızca insanların insanlarla etkileşim içinde bulundukları bir ortam olmaktan ziyade insanların diğer canlı ve cansız varlıklarla ve diğer varlıkların birbirleriyle olan etkileşimlerini de içerisine alan oldukça geniş bir bütünü ifade eder. Zaman ilerledikçe insan faaliyetleri nedeniyle çevre ile kurulan tanımlamalarda da çeşitlemeler olmuştur. Çevre sorunları, çevre kirliliği, sürdürülebilir çevre vs. insanların çevreye verdikleri zararlar neticesinde bugün literatürde kullanılan ve üzerinde tartışılan kavramlardır.

        İnsanoğlu var olduğu günden bu yana ihtiyaçları çevresinden karşılanmıştır. Teknolojinin ve diğer değişkenlerin gelişmesiyle birlikte çevresini şekillendirmeye başlamıştır. Sanayi devrimine kadar çevre sorunları ya da kirlilik bu denli dikkat çekici boyutlarda değildi. Artan nüfus, gelişen sanayi ve hızlı kentleşme ile birlikte bu kavramları oldukça sık duyar olduk. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarından itibaren gündemi sıklıkla meşgul eden çevre sorunları, ilk aşamada sadece kirlilik olarak algılansa da daha sonra çevre kavramının boyutu genişleyerek çevre sorunlarının sadece kirlenmeden kaynaklı sorunlar olmadığı anlaşılmıştır. Çevre ve kalkınma arasındaki etkileşimden kaynaklı sorunlarında ortaya çıktığı ve bu yüzden de konunun artık uluslararası düzeyde ele alınması gerektiği ifade edilmiştir. Bu çerçevede devletler hem verilen zararların onarıcı hem de verilebilecek zararlara karşı önleyici politikalar oluşturmakla yükümlü tutulmuştur. BM 1972 yılında Stockholm’de düzenlenen zirvede 5 Haziran gününün “Dünya Çevre Günü” olmasını kabul etmiştir. Bu zirve sonunda kabul edilen deklerasyonda “insanın; hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşullarını sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak hakkıdır. İnsanların bugünkü ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek için ciddi sorumlulukları vardır.” denilmiştir.

        Dergimizin bu sayısında ilk olarak “İnsan ve Doğa” başlıklı yazısıyla Prof. Dr. Lokman Çilingir; insan ve doğa arasındaki sıkı ilişki üzerinde durarak insandan bağımsız görülen bir doğa anlayışını yaygın görülen bir hata olarak nitelendirilmiş ve bu yöndeki düşüncelerini felsefi bir literatür üzerinden savunmuştur. Çilingir, insanı eylemlerde bulunan ve bu eylemlerinden sorumlu olan tek varlık olarak nitelendirirken doğanın bilinçli ve rasyonel olmaktan ziyade insanlara eylemleri için çerçeve oluşturduğunu ifade etmiştir.

        Doç. Dr. Bilge Kağan Şakacı ise “Çevre Hareketleri Üzerine Düşünceler” aldı yazısında 1960’lardan sonra dünya gündemini sıklıkla meşgul eden çevre sorunlarına karşı oluşan hareketleri ve bu hareketlerin temel düşüncesi üzerinde durmuştur. Şakacı, bu hareketlerin esas olarak insanoğlu için çıkılacak bir basamağı kalmadığını söyleyen postmodern düşüncenin izlerini taşıdığını ifade etmiştir. Bu bağlamda çevre sorunları devlet politikalarının konusu olmuş, birçok ülkede yeşil partiler kurulmuş ve devlet politikalarının yetersizliğine karşı bazı baskı grupları ortaya çıkmıştır.

        “İklim Değişikliği Bağlamında Küresel Çevre Politikası” adlı yazısında Doç. Dr. Hasan Yaylı, çevre sorunlarının artık ulusal düzeyde çözülebilecek bir sorun olmaktan daha çok uluslararası arenada düşünülmesi gereken bir sorun olarak kabul edilmesi ile birlikte başta BM olmak üzere birçok uluslararası örgüt tarafından hayata geçirilen politikalar üzerinde durmuştur. Özellikle iklim değişikliği konusu uluslararası düzeyde bir katılımla çözümü mümkün olan bir çevre sorunudur.İklim değişikliğine özellikle gelişen sanayi ve teknoloji ile bağlantılı olarak insan etkinlikleri neden olmakta, ancak bu çerçevede ortaya çıkan zararlara insanın yanısıra hayvanlar ve bitkiler de maruz kalmaktadır. Hâl böyle olunca 1972 yılında 113 ülkenin katıldığı Stockholm’de oldukça geniş katılımlı bir konferans düzenlenmiş ve bunu diğer konferanslar takip etmiştir.

        Prof. Dr. Kemal Görmez’in “Çevre Sorunları Açısından Türkiye’nin Görünümü” adlı çalışmasında dünden bugüne Türkiye’de çevre sorunlarının görülmeye başlanması ve bu soruna verilen tepkiler üzerinde durulmaktadır. Türkiye’de geç sanayileşme ve kentleşme nedeniyle çevre sorunlarının ortaya çıkması da geç olmuştur. Ancak her ne kadar Türkiye’nin, çevre sorunları ile tanışması geç olsa da günümüzde özellikle Batı ile karşılaştırıldığında çevre sorunları ile daha çok yüz yüze gelinmektedir. Görmez, sorunların artma nedeni olarak oluşturulamayan çevre bilincine işaret etmektedir. Türkiye’ de 1990’lı yıllardan itibaren çevre sorunlarına karşı özellikle devlet politikaları seviyesinde önlemler alınmaya başlamıştır. Yine dönem dönem artan yerel çevre hareketleri; kamuoyunda yankı bulan kampanyalar ve elde edilen kimi başarılar çevre duyarlılığının gelişimi açısından umut vaat edici gelişmeler olmuştur. 

        Dr. Öğr. Üyesi Kamil Şahin, “İslamiyet Öncesi Türklerde Çevre Ahlakı” isimli yazısında ilk olarak çevre ve çevre ahlakı terimlerine değinmiş, daha sonra semavi ya da semavi olmayan dinlerde çevre algısının nasıl olduğunu açıklamıştır. Şahin, son olarak İslamiyet öncesi Türklerdeki çevre-insan ilişkisi üzerinde durarak çevrenin o dönemde nasıl algılandığını anlatmıştır. Çevre ahlakı ile ilgili tartışmalar insanların içinde bulundukları çevreyi kendi amaçları doğrultusunda çevreye zarar verici oranda kullanmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. İnsanlar dönem dönem doğanın hâkimi olduklarını düşünerek doğayı istedikleri gibi şekillendirmeye çalışmışlardır. Ancak İslamiyet öncesi Türlerdeki çevre ahlakı bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla İslamiyet öncesi Türklerin yaşam ahlakı, çevre ahlakını da kapsayan doğayla tamamen barışık ve doğaya saygılı, doğaya üstün gelmek gibi bir gaye olmaksızın doğadaki canlı cansız her bir varlığın yaşam hakkına saygılı olmayı içeren bir özelliğe sahiptir.

        “Münkirler ve Şehirler” adlı eleştirel yazısında Hilmi Demir bugünkü betonlaşmış şehirlerin, toprağın yerini alan asfalt kaplamaların doğaya verdiği zararın Kur’an-ı Kerîm’de geçen ayetlerle karşıtlığı üzerinde durmuş, şehirleri bu derece kimliksiz bir şekilde inşa edenlerin gelecekte büyük medeniyet düşüncelerinin olamayacağını ifade etmiştir. Demir’in esas eleştirisi ise ibadet ederken bile bedensel temizliği şart koşan bir dinin üyelerinin doğaya bu denli zarar vermeleri üzerine olmuştur. Zira Allah Kur’an-ı Kerîm’de, Rahmân Sûresi’nde şöyle buyurulmaktadır: “Bitkiler ve ağaçlar (Allâh’a) secde ederler. Allâh göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın.”