Yeni Bir Eğitim ile Öğretim Yılına Başlarken İkinci Yeni Türkiye’nin Hal-i Pür Melâli

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        Merhum Büyük Mütefekkir Cemil Meriç’in uyarı kabilinden muhteşem bir vecizesi var: “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşelerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.” Yazımız “izmler” ve “kökeni/kaynağı” hakkında olmayacak. Öyleyse niçin “izm”lere çatan bir cümle ile yazmaya başladık? Esasen kaygımız, nicedir aynıdır. Fırsat buldukça, dilimiz döndüğünce beyan ediyoruz. Artık kaygıdan öte huzursuzuz.

        Huzursuzluğumuz, yapılıp edilenlerin muhasebesini yaptıkça kaygılarımızın azalması bir yana daha da derinleşmesinden ve bizim gibiler feryat figan ettikçe bize benzemediği aşikâr olanların etkin ve yetkin makamlarda kalmak suretiyle âdeta dalga geçercesine tavır sergilemekten geri durmamalarından ileri gelmektedir.

        Yüreğimizin gittikçe daha da daralmasının sebebi, cümle âleme malum: Vatan ile milletin hal-i pür melâli. Vatandan kastımız öncelikle Türkiye, milletten ise Türk Milleti’dir. Burada Türkiye’yi ve Türklüğü diğer Türk Devletleri ile Türklerden keskin çizgilerle ayırmıyoruz. Sadece Türkiye ile Türkiye’de yaşayan Türk Milleti, öncelikli muhatabımız olduğundan onları daha çok öne çıkarmak istiyoruz. Çünkü Türkiye güçlü olduğunda bütün Türk Dünyası’nın daha da güçlü olacağına can-ı gönülden inanıyoruz.

        Kaygımızın gittikçe endişeye dönüşerek bizi huzursuz etmesinin temel sebebi ise, kadîm Türk yönetim biçimi ile kâim olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sofistik/aldatıcı söylemler eşliğinde -sonu belli- bir meçhule doğru sürüklendiğinin farkında olmamızdır. Rahmetli Cemil Meriç’e değer verdiğini ve okuduğunu ifade edenlerin siyaseten etkin oldukları bir dönemde onun yarım asrı aşan bir vakit öncesinde yaptığı uyarıyı yeterince idrak edememiş olmalarının iyice belirginleşmiş olmasıdır.

        Türkiye ve Türk Halkı göreli olarak uzun süreden beri özellikle siyasî, iktisadî ve ilmî sahada genelde Batı menşeli olan birçok “izm”in kraldan çok kralcısı olmuştur. Daha da tuhafı bir kısmı yıkıcı olan bu “izm”leri çok kere kaynağından bîhaber öz malı sanmıştır. Onların uğruna canla başla mücadele etmiştir. Ölmüştür. Öldürmüştür, öldürülmüştür…

        Gelinen nokta ise tam anlamıyla bir fiyaskodur. Artık dış borcunu ödeyememe tehlikesiyle karşı karıya kalmış, kendine yetemeyen, birçok alanda dışa bağımlı, gittikçe daha da fakirleşen bir Türkiye ve kendinin farkında olmayan adını bile unutmak isteyen bir “millet” ile karşı karşıyayız.

        Durum böylesine vahim olduğu halde gerek siyaseten gerek eğitim, ekonomi, sağlık gibi diğer açılardan bu zevale gidişten kaçış için alınan tedbirler nelerdir? Ne ile meşgul olunmaktadır? Esasen ciddî bir tedbirden, sadra şifa bir hamleden söz etmek pek mümkün görünmemektedir. Dikkat çekici olan, tedbir amaçlı yapılıp edilenin –birkaç ümitvar husus dışında- öncenin bir tekrarı olmasıdır. Ne hatalar kabul edilmekte ne de yaşananlardan ders alınmaktadır. Öyle ki, iktidarda olanlar, ayyuka çıkan israf ekonomisinden sanki zerrece taviz vermek istememektedir. İçine düşülen maddî bunalımdan ülkenin yeraltı ve yeryüzü kaynaklarını birazı yerli çoğu ise yabancı olan sermaye sahiplerine açmak –satmak- suretiyle çıkılacağı kanaatindeler. Daha da kötüsü, bu hoyrat elden çıkarma ile elde edilen “gelirin” ülkeye ve millete olumlu anlamda yansıdığına dair bir ize rastlanamamaktadır.

        Vatandaş ise geleceğini umduğumuz güzel günlerin hayaliyle avunmakta, çokça da avutulmaktadır. Lakin yakın bir zamanda gerçekler, hayalleri altüst edecektir. Zira atalar demiştir ki, “hazıra dağ dayanmaz.” “Dökme suyla da değirmen dönmez.” Bu nedenle çözüm önceki alışkanlıkların sınırını genişleterek halka yüklenen geçici tedbirlerle üretilemeyecektir. Bu gidiş, ülkeyi ancak ‘dönülmez akşamın ufkunu’ temaşaya götürür. Oysa yapılması gereken o kadar zor değildir. Elde olanın muhafazası ve artırılması, yoksa her ne pahasına olursa olsun iktidarın korunması ve bir garip ruh haliyle Türk’e ait ne varsa içinin boşaltılması değil.

        Sözü eğip bükmek huzur vermeyecektir Dostun acı sözüne kulak tıkamak -hatta sesini kısmak- gerçekleri değiştirmeyecektir. Gerçek şudur: Eğitimi ve siyaseti çökmüş, ayrışmış, zengini daha zengin, fakiri daha fakir olmuş, kendine yetemeyen, iç ve dış borcu ayyuka çıkmış, dört bir yandan kuşatılmış, küresel kapitalist sermayenin iştahını kabartan, düşmanı sevindiren dostu üzen ve bütün bunları göstermek ve görmek istemeyen bir Türkiye’miz var.

        Çalakalem yazdığımız, -sesi gittikçe kısılan izan sahibi her kişinin malumu- bu sorunlar, tuzu kuru olan birileri için iktidar nimetinden faydalanamayan yahut beceriksizliğinden dolayı gemisini yürütemeyen üç beş politik şahsiyetin hezeyanıdır. Oysa ne politik bir şahsiyetiz. Ne maddî-manevî bir beklenti ile Türkiye’yi göreli olarak uzunca bir süredir idare eden mevcut siyasî yapının karşısında ya da yanındayız. Ne de fırsatları ganimete çeviremeyen bir beceriksiziz.

        İfade ettiğimiz gibi, en büyük kaygımız vatanımız Türkiye ile üyesi olmakla iftihar ettiğimiz Türk Milleti’nin şimdisi ve geleceğidir. Anlamakta zorlandığımız ise –yukarıda da kısmen dile getirildiği üzere- onca uyarıya kulakların neden tıkandığıdır? Acı söyleyen dosta neden düşman olunduğudur? Vatan ve millet sevdalılarının seslerinin doğrudan ya da dolaylı olarak niçin kısılmaya çalışıldığıdır? En vahimi de doğru söyleyenin niçin dokuz köyden kovulmak istendiğidir? Hâsılı Türkiye’ye, Türk Milleti’ne, Türk’e niçin sahip çıkılmadığıdır? (Mesela, Musul, Kerkük, Doğu Türkistan, Karabağ, İran Türkleri, Kırım ve Türkiye Türkleri(!) neden iktidarın gündeminde yer bulmaz, onların dertleri ile dertlenilmez)?

        Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin 21. Yüzyılda Dünya Lideri olma söylemleriyle birkaç istisnai durumun dışında hızla değer ve seviye kaybetmesinin sebebi, Türkiye’yi yönetmeye talip olanların içinde olunan durumu hakkıyla kavrayamayarak geçmişi ve şimdiyi bir dizi “izm”in etkisi altında yanlış okumalarıdır. (Aksi takdirde bir ihanet ya da beceriksizlik söz konusudur). Yanlış okumalar yanlış teşhisleri doğurmuş, tabiî bir sonuç olarak da yanlış teşhis yanlış tedavi ve çözüm denemeleri doğurmuştur. Bugün ise durum, başka boyutlar da kazanmıştır. Mesela en tuhaf gelişme, sahip olunan iktidar nimetinin ve elde edilen gücün etkisiyle ülkeyi yönetme şansı yakalayan küçük bir azınlığın daha çok şahsî çıkara ve lükse yönelerek yapısal ve psikolojik –zihinsel- bir dönüşüm geçirmesidir. Özellikle siyasî cenahta israf hat safhadır. Yapılan masrafların Türkiye’ye ve Türk Milleti’ne gözle görülür bir hayrı olduğunu ve ileri vadede olacağını söylemek oldukça zordur. -Buradaki israfı sadece maddî anlamda düşünmemelidir. Maddî-manevî her sahada bir israf ekonomisi iktidardadır.-

        Neticeyi kelam: Türkiye, sahip olunan iktidarı ve gücü nabza göre şerbet vermek suretiyle koruyup devam ettirmeye çalışan çıkarcı bir güruhun elinde bazen “devletin malı deniz yemeyen domuz”, bazen “ne devletmiş ye ye bitmiyor, biraz da biz yesek batacak değil ya (!)” yaklaşımı ile karışmış ve zayıflamış durumdadır. Yaşanan kargaşayı fırsat görüp fırsatı ganimete tahvil etmek isteyen bazı uyanık görünenlerin de zihinsel açmazlara yaslanarak “izm”e dönüşen ideolojileri, yalan yanlış bilgilerle besleyerek Türk kamuoyuna boca etmeyi marifet addetmeleri, karışıklığı iyice bulanıklaştırmış ve kokutmuştur. Artık oldukça kırılgan bir ekonomimiz, düzeltilmesi zaman alacak bir eğitim modelimiz, Allah korusun bir savaşa girilse savaştan değil açlıktan öldürecek olan bir üretim gücümüz var. Üstüne üstlük; Türkiye’nin hâlâ körüklenen düşmanlıklar ve karşısında olma duyguları ile idare edilebilineceği düşünülmekte; birleştirici, irileştirici, dirileştirici adımlar atılmamaktadır. Buna bir de ne getirip ne götüreceği yeterince hesaplamadan, akıllı uslu konuşup doğru karalar verilmeden; birçoğu izan fukarası, yapmış olmak için yapılan, genelde yapboz şeklinde işleyen bir dizi yapısal değişiklik eklenmektedir. Sonuç ise ortadadır: Türkiye, sınır durumları yaşamaktadır. Tükenme aşamasına gelmiştir. Türk halkı ise üzerine çökecek kâbustan habersizdir.

        Türkiye’nin, acı lakin doğru reçeteler yazılıp adam gibi uygulamaya konmadıkça değil ayağa kalkması, ölüm döşeğine düşeceği falcı kehaneti değildir. Dünya uçan araba yaparken yol yaparak araba yapacağız demenin uzun vadede bir anlamı olmayacaktır. Zira görünen köy kılavuz istememektedir.

        İçi boş bir söylem edebiyatı ile sorunları görmek istemeyen –belki de göremeyen- bir siyasî yapının güdümüne girmiş bir basın yayın veya akademi, sorunların üzerini sadece geçici bir süre örtebilir. Lakin sonrası tufan olacaktır. Mevcut durumun ağırlıklı olarak bu minval üzere olması -sorunların görmemezlikten gelinerek gerçeğin ifşa edilememesi- Türkiye’nin daha da büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalacağının en bariz habercisidir. Öte yandan “bana dokunmayan bin yaşasın” düşüncesiyle işini yürütenlerin, şu veya bu sebepten dolayı sesini çıkarmayanların, yanlışa yanlış doğruya doğru demeyen aklıbaşında görünenlerin sessizliği şimdilik esen fırtınanın şiddetini kesinlikle hafifletmeyecek, hatta daha da güçlendirecektir.

        Türkiye ve Türk Milleti büyük ekonomik krizlerle boğuşmaya başladığında Türkiye’yi bu hâle düşürenlerin bir kısmının tuzu kuru olabilir. Maddî birikimlerine güvenerek Türkiye olmasa başka bir yerde mutlu mesut yaşayabileceklerini hayal edebilirler. –Bizde o da yok (!)- Vatansız ve milletsiz bir dünya yahut ne olduğu muğlak bir ‘milletin’ bir parçası oldukları zehabına kapılmış olabilirler. Lakin kazın ayağının hiç de öyle olmadığı olan olduktan sonra, yaşanmaması gereken yaşanmaya başladığında idrak edilecektir.

        Daha açık söyleyelim: Tedbir alınmadığı ve yanıltıcı bir mantıkla hareket edilmeye devam edildiği müddetçe, ancak olan olduğunda geri dönüşü olmayan bir yola girildiği büyük acılar eşliğinde yeniden öğrenilecektir. Bu nedenle zararın neresinden dönülürse kârdır. İnatlaşma kimseye huzur vermeyecektir.

        Büyük Türk Milleti’nin bilgisi, tecrübesi, geleneği ve şerefi böylesi bir aymazlığa müsaade etmemelidir. Edemez. İbret alınmadığı için fasılalı olarak tekerrür ettirilen tarih bazen sancılı çokça da hastalıklı bir zihnin içinde yoğrularak masala dönüştürülemez. Eloğlu Mersin’e giderken bizim tersine gitmemiz marifet sanılmamalıdır. Türkiye’nin siyasî dalaşmalarla kaybedeceği vakti kalmamıştır. Bir an önce Türk’e has Millî bir hareket zemini oluşturulmalı ve aklıselimi kalbiselime, bunları da zevkiselime yükseltebilmenin bir yolu aranmalıdır. Bunun yolu ise öncesi eğitim ile öğretim sonrası ise kaliteli yerli üretimdir.