İnsanı Tanıyan Eğitim

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        Eğitim, her zaman önemi ve önceliğini koruyan disiplin ve uygulamaların başında gelir. Bütün yatırımı insana yapmak zorunda olan toplumlar, bu yatırımı eğitim sayesinde gerçekleştirebilirler. Bir bakıma insana dönük her türlü düşünce, bir eğitim faaliyetini şart koşar. Ekonomi, hukuk, politika, ahlak, din, sanat, teknoloji, her türlü zanaatkârlık, ev idaresi, cinsellik, alış-veriş yapmak, tarım, güvenlik, birlikte yaşama ve aklınıza daha ne gelirse, hepsi eğitim işidir. İnsani olan hiçbir şey, eğitim dışında düşünülemez. Öyleyse eğitimin hedefi, doğrudan insana, insani olana ve insanlar tarafından oluşturulmuş olanlaradır. İnsanın insanla, doğayla ve hatta kendisiyle ilişkisi bile eğitimin dışında değildir. Bu durum, eğitimin ilk işinin insanı, insani olanı tanımak olduğunu düşündürtmelidir. İnsanın nasıl bir varlık olduğunu tanımayan, onun ontolojik yapısından haberdar olmayan ve insan hakkında bir fikir ve bilgi sahibi olmayan bir sistemin, eğitim adına gerçekleştirebileceği herhangi bir amaç da olamaz.

        İnsanı tanımak istemeyen ve insanın ontolojik varlığını bir kenara bırakan bir eğitim sistemi, sadece ve sadece insanı kendi varlık yapısına yabancılaştıran bir duruma getirir. Daha vahimi eğitim, insanı manipüle etme aracı haline dönüşür. Çünkü insanı tanımayan bir eğitim sisteminin teorik yapısı, insan gerçekliğinden uzaktır. İnsana uygun olmayan kurallar koyar, insanın hedefi olmayan amaçlar peşinden gider, tek tip insan yetiştirme çabası olarak kendisini gösterir. Oysa eğitim, ferdi olanı açığa çıkarmalıdır. Müfredat, ferdi olana hitap ettiği takdirde kendi mahiyetine uygun hazırlanmış olur. Aksi durumda insanın bizzat kendisini aşan ya da insanın varlık yapısının çok altında kalan bir istikrarsız durumla karşılaşılır. Öyleyse bu durum, eğitimin, işin başında sahip olması gereken teorik çerçevenin ne olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu teorik çerçeve, insan hakkında bir teorik çerçeve olmalıdır. Bu teorik çerçeveyi tek başına hiçbir disiplin hazırlayamaz. Çünkü her disiplinin insana bakışı, kendisine göredir. Hatta her disiplinin kendi iç bölünme ve akımlarına göre bile bir “kendisine göre bakış” ortaya çıkar. Mesela psikolojinin, sosyolojinin, antropolojinin, tarihin, biyolojinin genel bir insan kavrayışı vardır. Ama davranışçı psikoloji ile içe bakışçı psikolojinin, fiziki antropoloji ile kültürel antropolojinin, Marksçı diyalektik tarih görüşü ile Hegelci diyalektik tarih görüşünün, genel biyoloji görüşü ile Darvinci görüşün insan hakkındaki tasarımları da farklıdır. Bu türlü farklılıkları, konusu insan olan her alanda görürüz. İslamiyetin insan anlayışı ile Hıristiyanlığın insan anlayışı farklı olduğu gibi aynı din içerisinde farklı eğilimlerin insan anlayışları da farklıdır. Eğitimin en büyük sorunu: Her iktidarın sahip olduğu teorik çerçeve içerisinde ortaya çıkan tek yönlü  insan anlayışına bağlı bir müfredat hazırlamak ve bu anlayışa uygun olduğu düşünülenlere eğitim işini havale etmektir. Bu, insana yapılan  bir yatırım olarak düşünülen eğitim anlayışından, sadece belli bir insan anlayışına sahip olan, insana yatırıma dönüşmektedir. Durum böyle olunca, yetişmiş olduğunu düşündüğümüz, eğitim almış olduğunu düşündüğümüz insanın; niçin işe yaramaz, niteliksiz, barbar ya da duygusal, sadece aklı esas alan ya da aklı bir kenara itmiş, sadece kendi menfaatlerinin peşinde koşan, bilen ama yapmayan, istikrarlı olamayan bir varlık olarak ortaya çıktığını anlamakta hiç de zorluk çekmeyiz ve bu durumdan da şikâyet etme hakkımız olamaz.  Çünkü insanın ontolojik birlik ve bütünlüğünden haberdar olmayanın, onda istikrar aramasını beklemek de zor olacaktır. Oysa eğitim, insan aklı ve zekâsının sonsuz çeşitliliğini tezahür ettirebilecek tarzda düzenlenmelidir. Öyleyse öncelikle insanın ontolojik birlik ve bütünlüğünü dikkate alan bir anlayışa sahip olmak gerekir. Böylesi bir anlayışı da insanı bütün olarak kavrayan bir insan felsefesi verebilir. Öyleyse eğitim işinin başında, insanın varlık yapısını dikkate alan bir insan felsefesi olmalı ve bu teorik bakış ile bir eğitim felsefesine girişilmelidir.

        İnsanın ontolojik yapısı, onun Hartmann’ın tabiriyle, varlık katmanlarının bütününe katılan bir yapıda olduğunu gösterir. Varlık katmanlarının en altında bulunan maddi katmana da katılan ve üste doğru uzandıkça her katmanda kendisine rastladığımız insan, en üstte bulunan ideal varlık alanının da yaratıcısı olarak karşımıza çıkar. Bu, kısaca onun reel ve ideal olmak üzere iki varlık alanının da üyesi olduğu anlamına gelir.  Öyleyse insanın sadece ne reel yönü ne de ideal yönü vardır. Çünkü her iki alanın kategorileri tarafından da belirlenmekte ama kendisine ait olan ve diğer varlıklarda rastlamadığımız kendine özel kategorilere de sahip bir varlık olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanın ontolojik birliğini anlamak , onun katıldığı bütün varlık alanları ile olan bağını kurmaya bağlıdır. Bu bağ, bir bakıma insanın diğer var olanlar arasındaki yerini de belirlemek demektir. İnsanın var olanlar ile bağını kopardığınız zaman, onu soyut ve kavramsal bir varlık haline dönüştürür, gerçekle olan bağını da yok etmiş oluruz. Öyleyse onu öncelikle bir var olan olarak, yani somut, şahsi, zaman ve mekân içinde dünyasal bir varlık olarak ele almak gerekir.

        Varoluş sahibi bir insan varlığının ontolojik yapısına baktığımızda, ikili bir karakterde olduğunu görürüz. İnsanla ilgili hemen bütün görüşlerde onun ikili varlık yapısı ortak olarak dile getirilmektedir. Aynı duruma Kur’an da dikkat çeker. Hicr Suresi 26. Ayet: “Gerçekten Biz, insanı kuru bir çamurdan, biçimlendirilmiş bir balçıktan yarattık.” der. Bu, onun maddi yönüne, beden varlığı yönüne işaret eder. “29. Ayet” ise insanın ikinci yönüne vurgu yapmaktadır: “Bunun için, Ben onu muntazam bir insan kıvamına getirip içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanın.” İkinci ayet, insanın ruhsal yönüne, hatta Tanrı’nın ruhundan bir parça taşıdığı için onun ilahi yönüne işaret eder. Bir bakıma insan, en alt kademeden de, en üst kademeden de unsur taşıyan bir sentez varlığı olarak ortaya çıkar. Bundan dolayı o, zayıf yaratıldığı gibi güçlü de olabilecek olandır. Bundan dolayı o, sabırlı olduğu gibi aceleci de olandır. O, geçici olana bağlandığı gibi kalıcı olanın peşinden de gidebilir. O, dağılıp yok olacak olanı kalıcı olarak gördüğü gibi kalıcı olanı görmemezlik de edebilir. Çünkü yapısı buna uygundur ve bu, tekil haldeki her insan varlığı için geçerlidir. Dini bakış açısına sahip kimi eğilimler, bütün bunları bilmekle birlikte insanın sadece manevi yönüne daha fazla ağırlık vermek suretiyle onun sentez varlığı olma halini göz ardı edebilirler. Sentez, bir tarafın lehine bozulduğu zaman insan; dengesini kaybeder, savrulur, patolojik bir hal alır. Tıpkı dünyayı, maddi tarafı, bedeni paranteze alıp da sadece ilahi tarafı dikkate alarak yetiştirilmeye çalışılan bir insanın sahip olduğu imkânlar, onu dünya ile karşılaştırdığında savrulması gibi bir hal yaşanır. Burada yitirilen de daha çok ahlak olur. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Tek yönlü bir eğitim, insanın birlikli ve bütünlüklü yapısını göz ardı ettiği için eğitim eliyle insan heba edilir ve ahlak kaybolur. Bu durum sadece beden varlığı, içgüdü varlığı, duygu varlığı ya da sadece akıl varlığı olarak gören görüşler açısından da geçerlidir. İnsanın hiçbir yönünü ihmal etmeden ona yaklaşmak, esas olmalıdır. Maddi yönde doğan boşluk insanın gerçekten amacından uzaklaşmasına, manevi yönden doğan boşluk da boş ve sapkın inançlara neden olur.

        Bu ikili karakter, insanın çok farklı biçimlerde tezahür etmesinin de nedenidir. Çünkü onun ikili yapısı, kuvvet halindeki imkânlarını da içinde taşır. Bu imkânlardan ötürü de, çok farklı biçimlerde tezahür eden bir insan varlığı ile karşılaşırız. Öyleyse insan, zengin imkânlara sahip bir varlıktır. Onda öz, potansiyeldir. Onun potansiyel oluşu, henüz belirlenmediği anlamına gelir. Varoluş, bu potansiyel olanı gerçekleştirir ve belirli bir kimlik kazandırır. Bu gerçekleştirme vasıtalarından, insanı varoluş varlığı halinde tutan vasıtalardan en önemlisi de eğitimdir.

        Günümüzde en yaygın olarak, insanın akıl varlığı ve bu suretle de düşünen bir varlık olduğu kabul edilir. Diğer canlılardan onu ayıran yön olarak akıl ve düşünme insana has bir nitelik olarak kabul edildiği için de onu, bu özelliği ile tanımlama fikri yaygınlık kazanmıştır. Bundan dolayı da akıl ve düşünme, insanın özü olarak kabul edilir. Oysa yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi bu özellik onun sadece bir yönüne ama en önemli ve ayırıcı yönüne işaret eder ve insan, başarılarını bu yönüyle gerçekleştirir. Öyleyse eğitim, öncelikle insanın bu yönünün gelişmesini hedeflemelidir.  Bu yön, insanın teorik yönüdür. Teorik yön;doğrudan doğruya akıl ile bakma, görme, ilişkiler kurma ve nazariyeler oluşturma sonucunu doğurur. Bu sonucun sağlıklı olarak ortaya çıkması, sonuca giden sürecin sağlıklı işlemesine bağlıdır. Süreç ise, aklın doğru bakması ve görmesi, var olanlar arasındaki ilişkileri doğru tespit etmesi, ortaya çıkan sorunları hakkıyla görmesini sağlamalıdır. Akıl bu konudaki başarısını, var olanlar üzerinde gerçekleştireceği düşünme faaliyetiyle sağlayabilir. Bu, şu anlama gelir: Akla; doğru, tutarlı düşünmesini öğretmek birinci öncelik olmalıdır. Bilgi sahibi olmakla, bilgi sahibi olma kapasitesini harekete geçirmek aynı şey değildir. Bilgi sahibi olmak elbette önemlidir. Müfredat, bilgi sahibi olma kapasitesini harekete geçirmek suretiyle her bireyin kendi imkânlarına göre bilgi üretmesini sağlamalıdır. Oysa biz şu anda, her bireye aynı şeyleri öğreterek, aynı bilgileri vererek aynı sonuçları almak istiyoruz. Bu, insanın sonsuz imkânlarına tek elbise giydirmek anlamına gelir. Olumsuz olanı yok etmek, düşünme kapasitesini harekete geçirmek, işte o teorik kısmı işlemekle mümkündür. Bir bakıma mantık ve felsefe, belki ayrı dersler olarak olmasa da, her dersin müfredatına sinmiş bir şekilde bulunmalıdır. Burada söylemek istediğim, aklın kullanımı için bir eğitimin şart olduğudur. Bunun yöntemi, bir eğitim sorunudur ama sadece eğitimcilerin sorunu değildir. Aklın bu konudaki eğitimi insanı, boş olan kurgulardan, asılsız inançlardan, önyargılardan, dogmatik ve fanatik olan tavır ve davranışlardan da koruyacaktır. İnsan aklının bu eğitimi, onun ikinci önemli unsuru olan pratik yönünün eğitimiyle de desteklenmek zorundadır. Çünkü insan, sahip olduğu bütün taraflarıyla ilgili birbirini destekleyen ve tamamlayan bir biçimde eğitilmek durumundadır. Sadece bilen olmak yetmez, aynı zamanda iradesini uygulayan da olmak gerekir.

        İrade uygulamak, sahip olunan ilkeler ve değerler adına eylemde bulunmak demektir. Bu, şahsiyet sahibi olmakla ilgilidir. Şahsiyet ise özgürlükle kazanılır. Özgürlüğün olmadığı yerde şahsiyet, şahsiyetin olmadığı yerde de irade ve onu uygulamak denilen bir durum gerçekleşmez. Bundan dolayı eğitim, öncelikle şahsiyet kazandırıcı olmak durumundadır. 

        Bugün için öğretim, önemini kaybetmiş görünüyor. Çünkü öğretim, eğitimi destekleyici bir mahiyetten uzaklaşmış durumdadır. Öğretimin değeri, eğitime yaptığı katkılarla ölçülür. Oysa bugün için öğretimin eğitime bir katkısı yok gibidir. Bilgi öğretmek ile insanın, kendi kapasitelerini açığa çıkarması arasında paralellik kaybolmuş durumdadır. Bilgi, ulaşılması en kolay ürünlerden birisidir günümüzde. Önemli olan bilginin içselleşmesini sağlayacak olan muhakeme yeteneğidir. En önemli eksiğimiz, muhakeme yeteneğinin olmayışıdır. Ansiklopedik olmak, sorunlarımızı çözücü değildir çünkü. Muhakeme yeteneği gelişmediği takdirde irade uygulamak dediğimiz şahsiyet kazanımı da zora girmektedir. Hal böyle olunca eğitim sistemi, hayatla olan bağı kurmakta da başarılı olamaz. Hayatla bağı kopmuş olan bir eğitim sistemi, ayakları yere basmayan, gerçekliğe yabancı nesiller yetiştirir.

        Teorik olan yönümüz ile pratik olan yönümüzü birleştiren de, her ikisinin de ifade aracı olan dildir. Türkçeyi doğru bir biçimde kullanamayan birisinden sağlıklı düşünme ve akıl yürütme yapmasını, aklını kullanmasını beklemek mümkün değildir. Dilsiz düşünme olmaz ve dil, bizim varlığa bakışımızı belirler. Eksik ve hatalı bir dil, eksik ve hatalı bir bakışa neden olur. Bundan dolayı dil eğitimi, en başta gelen eğitimdir. Türkçenin hangi diller gurubunda olduğunu, fiillerin nasıl çekildiği konusundaki tabloları ve gramer kurallarını ezberlemeyi sağlayarak dil eğitimi yapılmaz. Türkçenin klasikleri diyebileceğimiz eserleri okuyarak bu işe başlamak gerekir. Bugün insanımızın en önemli sorunu, okuma-yazma sorunudur. Okuduğunu anlamayan, yazdığından bir şey anlaşılmayan, aslında okuma-yazma bilmiyor demektir. İnsanımızı öncelikle okur-yazar yapmak durumunda olan bir eğitim uygulamasına ihtiyacımız vardır. Zira okur-yazar olmayanın kültür sahibi olması mümkün değildir. Çünkü eğitim, insanı aynı zamanda kültür sahibi yapmalıdır.   

        Kültürel alan, hep yanlış anlaşılmıştır ve genel kültür sahibi dediğimiz insanlardan beklediğimiz, bazı popüler bilgilere sahip olmak, içeriği doldurulmamış kavramları kullanmak gibi hususlar olmuştur. Kültürel alan dinin, ahlakın, bilimin, hukukun, sanatın, politikanın, felsefenin ve en önemlisi dilin alanıdır. Kültürel alan, insanın ontolojik olarak içinde bulunduğu varlık basamaklarının en üstünde bulunur ve bu alanı üreten de dildir. Böyle baktığımız zaman kültür sahibi olmak, söz konusu disiplinlerde dünyanın ulaştığı genel çerçeve ve zihniyete sahip olmak demektir. Bu, eğitimin ilk başmaklarında yapılabilecek olan bir şey değildir elbette. Ancak eğitim, başlangıçlarından itibaren insanı bu alana hazırlayacak bir zemine ve hareket noktasına sahip olmalıdır. Aksi takdirde, bütün insanlığa hitap edecek evrensel mesajlar üretmemiz mümkün olmayacaktır. Yerel ve millilik de, evrensel olana katkıda bulunmakla değerli olur. Yoksa yerel ve milli, sığındığımız bir yer haline dönüşür.