Türkiye’de Sosyal Bilim Yapmak Üzerine

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        Türkiye’de bilimin bir kısmı dedikodudur. Bunu herhangi bir tezi veya araştırmayı açtığınız zaman görürsünüz. Bilimin bir özelliği olarak tabii ki daha önce yapılmış çalışmaların irdelemesini yapmak gerekir. Dolayısıyla kişinin bir miktar dedikodu yapması gerekir. Falan bilim adamı şöyle demiş, filan da böyle demiş, buradan şöyle bir sonuç çıkarılabilir, demek bilimin doğasında vardır. Hatta bir anlamda bu, dedikodu bile sayılmaz. Özellikle sosyal bilimlere baktığımızda buna daha fazla şahit olursunuz. 

        Dahası vardır, günümüzdeki bilimsel araştırmaların bir kısmında da aktarma kaynak kullanılır. Aktarma yapmak tabii ki bilim adamına güven kuralının bir uzantısıdır. Ancak aktarma yapan kişinin kişisel katkılarını, yorumlarını ve -hatta varsa- hatalarını yansıtır. Eğer bilim adamı yanlış anlamış veya aktarmışsa ondan aktarma yapan kişiler de yanlışı sürdürmeye devam ederler. Hatta dedikodu mekanizması için örnek gösterilen bir olay vardır: “Aşağı köyde söylediği yalana yukarı köyde kendisi bile inanmaya başlar.” Dolayısıyla yanlış aktarmalar yanlışı “galat-ı meşhur” haline getirir. 

        Bilim adamının aktarma kaynak kullanmasının nedeni eskiden kaynaklara ulaşma zorluğu idi. Ancak günümüzde en ulaşılmaz olan kaynakların bile bir hafta içinde elinizde olabileceği gerçeğini dikkate alırsanız, aktarma kaynak kullanmak bilim adamının tembelliğini gösterir. Günümüzde de tamamen aktarma kaynak kullanarak yazılmış tezler bile vardır ve o teze danışmanlık yapan kişiler de bunu onaylamışlardır. 

        Bu arada gerçekten ulaşılamaz kaynaklar da tabii ki olabilir, ama bunların sayısı o kadar azdır ki, üzerinde durmaya bile değmez. Eğer bir çalışmanın bilimsel bir önemi varsa, çalışma bir şekilde ulaşılabilir hale getirilmiştir. Yani, bilim adamının “ulaşamadım” gibi bir mazereti artık kalmamıştır. Belki bu mazeret “ben nasıl ulaşılacağını bilmiyorum” şekline dönüşmelidir. O zaman da kişinin kaynak tarama konusundaki yetersizliği anlaşılır ki, tez gibi bir durumda yetersizliğin değerlendirilmesi beklenir (doktora tezi söz konusu olduğunda bu kişilerin yeterlik sınavını geçmiş oldukları hatırlanmalıdır!). 

        Aktarmanın aktarılması gibi tuhaf durumlar üzerinde durmaya zaten gerek yoktur. Çünkü Nasreddin Hocanın fıkrasında olduğu gibi “tavşanın suyunun suyunu” ikram etmektedir. 

        Aktarmanın asıl yanlışlığı kredilendirmededir. Bilindiği gibi bilim adamları kendilerine yapılan atıflarla değerlendirilir. Bir bilim adamının gücü kendisine yapılan atıflarla belirlenir. Ona ne kadar atıf yapılıyorsa, onun bilimsel üretiminin o kadar önemli ve yararlı olduğu kabul edilir. Aktarma kaynak kullanıldığında ise orijinal düşüncenin sahibi değil, aktarma yapan kredilendirilir. Bu da başkasının üzerinden prim yapmaktır. Yani göstermiş olduğunuz kaynağı sizden aktaran kişi düşüncenin asıl sahibini değil, sizi kredilendirir. Oysa o sizin şahsi görüşünüz değildir, sadece aktarmışsınızdır. Aktarmanın insanlara kredi sağlaması “beleşten geçin(dir)me”nin bir yolu olsa gerektir. Bu noktada aktaran kişinin amacının bu olmadığına da işaret etmek gerekir. Siz masum niyetlerle aktarabilirsiniz, ama sizden aktaranlar size atıfta bulunabilirler. Birilerinin tembelliği birilerine kredi olarak geri döner. 

        “Dünya dönüyor” cümlesinin sonuna Bacanlı kaynağını yazan kişi Galile’nin hakkını çalmaktadır. Bacanlı da bundan haksız kazanç sağlamaktadır. Çünkü akademik kredilendirme kurumları cümlenin içeriğine bakmaz, sadece kaynak gösterilip gösterilmediğine bakar. Sonuçta birilerinin tembelliği birilerinin hakkının yenmesine, birilerinin de haksız kredilendirilmesine neden olur. 

        Beklenen odur ki; kişi yararlandığı düşüncelerin ve bilgilerin orijinal kaynaklarını kullansın ve bilim dünyasının doğru değerlendirilmesine yardımcı olsun. Ama görüldüğü gibi, bunlar temelde dedikodudur ve insanlar birbirlerinin dedikodularını yapmaya başlamışlardır. Böyle bir ortamda da gerçek bilim ortaya çıkmaz. Çünkü insanlar bir süre sonra birbirlerinin sırtını sıvazlamaya başlarlar. Birbirlerini gereksiz ama kredi sağlayan şekillerde kaynak göstermeye başlarlar. 

        Bu arada belirtmek gerekir ki, bu durum sadece Türkiye’de ortaya çıkan bir durum değildir. ABD’de bile insanlar kendilerini kaynak göstermeyenlere “bozulabilirler”. Ama Türkiye’deki boyut ABD’den çok daha fazladır. Amerika gerçek bilimsel çalışmaları bu yüzden ayırır, onlara farklı statüler verir. İnsanlar yaptıkları hakemlikleri daha ciddiye alırlar. Türkiye’de ise bazen şaşırıp kalırsınız; “hakem bunu nasıl görmemiş” dediğiniz birçok bilimsel hatayı içeren çalışmalar akademik ve hakemli olduğu söylenen dergilerde yayınlanıp giderler. 

        Bilim adamlarının intihal yapmaları zaten üzerinde durulacak bir husus değildir. Bilindiği gibi intihal “bilimsel hırsızlık” demektir ve hiçbir hırsızlık savunulabilir değildir. Bir bilim adamı başka birinin çalışmasını kendi çalışmasıymış gibi gösterdiğinde ve yayınladığında bilimsel hırsızlık yapmış olur. 

        Son zamanlarda intihal programlarının geliştirilmesi ile birlikte, yapılan çalışmaları değerlendirmek yerine onlardan direkt kopyalama yöntemiyle oluşturulan çalışmaların önü kesilmiştir. Ama buna karşılık akademisyenlerin buldukları yol da yabancı kaynak kullanmaktır, daha doğrusu Türkçe kaynak kullanmaktan kaçınmaktır. Asıl sorun da buradadır. Bir bilim adamının kendi ülkesinde yapılan çalışmaları yok saymasının ne gibi anlamları olabileceği üzerinde düşünmek gerekir. Bu da bizi bilimin ne işe yaradığı sorununa getirir. 

        Bilimin ne işe yaradığına geçmeden bir noktayı daha ele almakta yarar vardır, o da bilim adamının ürettiğini (mesela internette) yayınlamaktır. Özellikle psikolojik testler böyledir. İnternette bir takım siteler çeşitli ölçekler yayınlarlar. Tabii ki kişi kendi geliştirdiği ölçeği istediği yerde istediği biçimde yayınlar. Ama başkalarının ölçeklerini yayınlamak başka bir ahlaksızlıktır. Bu kişiler testleri ulaşılabilir kıldıklarını iddia ederler. Birilerinin el emeğini herkesin erişimine sunmayı kamu hizmeti yapmak gibi sunarlar. Oysa kazın ayağı öyle değildir. Kişi kendi geliştirmediği ölçeği yayınladığında bunun adı emek hırsızlığıdır ve kimsenin böyle bir hakkı yoktur. 

        Bazılarının sanki geliştiren bunu başaramıyormuş veya düşünemiyormuş gibi ölçeği yayınlamak istemesi de ayrı bir durumdur. İnterneti kullanma becerisine sahip olduğunu düşünen bazı kişiler “ölçeğinizi internet üzerinden kullanılabilir yapalım” derler. Bu da bilim adamını “saf” zannetmenin bir şeklidir. Gerçekten internet üzerinden yayınlamayı bilemeyen kişiler tabii ki olabilir. Ama o zaman da internette o kişinin adıyla yayınlanması gerekir. Bu da ölçeği internete koyup o kişinin adını yazmaktan daha farklı bir şeydir. Eğer yapmak isteniyorsa o kişinin adıyla sayfa açılması ve öyle yayımlanması gerekir. Kişi kendi (veya şirketinin) adıyla bir sayfa veya site açıp ölçeğin altına geliştirenin adını yazmakla yayın kredilendirilmiş olmaz. Yoksa birileri bir internet sayfası açabilir ve tüm ölçekleri orada yayınlayabilir ve sayfadan kar temin edebilir. Bundan ölçek sahiplerinin haberi bile olmaz. Ölçeklerin altında isimlerinin yazıyor olması onların emeklerinin karşılığı değildir. 

        Bilimin ne işe yaradığı sorununa gelince… Bilim toplumsal bir kurumdur. Her toplumsal kurum gibi o toplumdaki insanların bilgi edinme ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenmiştir. Bu yüzden insanlar bir sorunla karşılaştıklarında bilim adamlarına sormak isterler. Çünkü bilim insanoğlunun geliştirmiş olduğu en güvenilir bilgi kaynağıdır. İnsanlar bazen işlerine gelmese bile bilim adamlarının ne dediğini duymak isterler. 

        Bilimin toplumsal bir kurum olmasının bir anlamı da “o” toplumun bir işine yaraması anlamına gelir. Bilim bir yandan evrensel bilgi üretimine katkıda bulunmaktır, bir yandan da içinde bulunduğu toplumun sorunlarını (özellikle bilgi edinme sorununu) çözmektir. Dolayısıyla bilimsel bir çalışmayı ne yaptığına bağlı olarak değerlendirmek gerekir. Sorulacak sorular şunlardır: “Bu çalışma bu toplumun hangi sorununu çözmeye çalışmaktadır?” “Bu çalışmada elde edilecek bilgiler toplumun hangi sorununa çözüm olacaktır?” “Bu çalışma toplumun bir sorununu çözmeye mi, yapanın akademik dosyasını doldurmaya mı yöneliktir?” “Bu çalışmanın toplumsal bir katkısı var mıdır, yoksa evrensel bilgi ürettiği iddiasını mı taşımaktadır?” Bu soruların cevapları aslında bir çalışmanın veya tezin önem kısmında yer alır. Araştırmanın önemi demek, bu çalışmanın sonucunda insanların ne yarar sağlayacağının ortaya konması demektir. Hatta akademik bir dille denir ki, “amaç” araştırmanın amacıdır (cevaplamak istediği sorudur), “önem” araştırmacının amacıdır (N. Karasar). Yani her çalışmayı yapanın o çalışmayI yapmakta bir amacı vardır ve bunu önem kısmında ortaya koyar. Önem kısmı olmayan bir araştırma “önemsizdir”. 

        Son yıllarda YÖK’ün düzenlemeleri ile birlikte insanlar “bohçalarını doldurma” peşine düşmüşlerdir, bu da doğaldır. Ama bu kadar bohçadan toplumun işine yarar bir bilginin de elde edilmesi beklenir. Sonuçta bu toplumun kaynakları bilimsel araştırmalar için kullanılmaktadır ve toplum onlardan bilgi beklemektedir. YÖK yaptığı düzenlemelerle bilimsel araştırmaların niteliğini artırmaya çalışmaktadır. Ulusal ve uluslararası yayın yapan kişilerin çalışmalarının belli bir kalitenin üzerinde olacağı beklenir. Ancak akademisyenler açısından bu durum bilimin toplumdan uzaklaşmasını doğurmuştur. Çünkü yerel olanın uluslararası yayın olma olasılığı düşüktür. 

        Toplumun birçok sorunu vardır. Ama ne hikmetse, tez yapacak olan kişiler konu bulamadıklarından yakınırlar. Oysa Mevlana’nın dediği gibi :“Soru da cevap da ilimdendir”. Toplumda kendi alanı ile ilgili bir sorun göremeyen kişi aslında gereksiz bir bilim dalı ile uğraştığını düşünüyordur. Çünkü ona göre, o konuda toplumun bir sorunu yoktur. Sorun olmayan bir alanda niçin çalışma yapıldığının cevabı da yoktur. Eğer o konuda toplumun bir sorunu varsa ve o kişi göremiyorsa, bu da kişinin yetersizliğini gösterir. Bir konuda çalışmak istemekte, o konuda kendisinin tez hazırlamaya veya çalışma yapmaya yeterli olduğunu zannetmektedir, ama sorunları görememektedir. Kısacası sadece araştırma tekniklerini bilmek kişiyi araştırmacı yapmaz, teknisyen yapar. Bilimsel araştırma ise soruyla başlar. Soruyu göremiyorsanız, araştıracak bir şey de bulamıyorsunuz demektir. Araştıracak bir şey bulamıyorsanız, araştırma yapmayacaksınız demektir. Ama insanlar gene de araştırma yaparlar. 

        Bilimsel bir araştırma ne işe yarayabilir, sorusuna verilebilecek çeşitli cevaplar vardır. Bunlardan biri evrensel bilime katkıda bulunmaktır. Bu da kuşkusuz iyi bir şeydir. Ancak yerelden yola çıkmayan bir bilimsel araştırma herkesin harcı değildir. Hatta bu ölçüde bir araştırma yapabilmek için önce yerel çapta “rüştünüzü ispat” etmeniz gerekir. Kendi gözündeki merteği görmeyen başkasının gözündekini fark edemez, tabii ki sosyal bilimler alanında. Ayrıca bilim toplumsal bir kurumsa, “o” topluma katkıda bulunmasının birincil amaç olması gerekir. 

        Sosyal alanda bir bilimsel araştırmanın değerlendirilmesi bu çizgi üzerinde yapılmalıdır. Yani araştırmacının şu soruyu kendisine sorması gerekir: “Bu çalışma ile ben toplumun bir sorununa mı çözüm bulmaya çalışıyorum, yoksa evrensel bilime katkıda bulunma iddiasında mıyım?” Bu iki uç bir sürekliliktir. Kişinin kendisini bu iki uç arasında nerede gördüğü önemlidir. Belki burada Yunus’un bir sözünü nakletmek yerinde olur: “İlim ilim ilmektir / ilim kendini bilmektir”. Ve ardından devam etmelidir: “Sen kendini bilmezsen / bu nice okumaktır?” 

        Sosyal bilimcilerin topluma yakın durmaları beklenir. Evrensel bilime katkıda bulunmak sonra gelir. Zaten kendi toplumunun sorunlarına çözüm bulabilen kişiler aslında evrensele de katkıda bulunurlar. Ama kendi toplumuna bir katkısı olmayan bir araştırmanın evrensele katkıda bulunması zordur. Bunu yapabilecek çaptaki kişiler zaten ne yapabileceklerini bilirler. 

        Söz gelimi Türkiye’de eğitimin bunca sorunu ve bu ülkede bunca eğitimbilimci varken eğitimin hangi sorununa çözüm bulunduğunu, eğitimcilerin şapkalarını önlerine koyup düşünmeleri gerekir. Tabii ki diğer sosyal bilimler de bundan muaf değildir.