Amerika’yı Yeni Keşfetmek

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        Bir rahibin tevkifinin ardından, karşılıklı olarak şiddeti artırılan söz savaşı, arkasından iktisadi müeyyidelerin gündeme getirilmesi, Türkiye’de yabancı paralar karşısında Türk lirasının değer kaybına, faizlerin artmasına, kısaca büyük bir buhranın doğmasına sebep oldu. 

        ABD Başkan ve yardımcısının hiçbir siyasi nezakete sığmayan, âdeta bir memuruna talimat veren üslûpla Türkiye’ye emirler yağdırması, bu tehditlerin cesaret aldığı iç meselelerimizi ilim ve akıl ölçülerinin içinde ele alınmasına ve hatta tahliline engel oldu. 

        En önemlisi, ABD’nin düşmanca tavrının yeni ortaya çıktığı, Türkiye’nin dünyada sâhip olmaya başladığı oyun kuruculuk rolünün etkisi olduğu zannı vurgulanmakta, böylece, var olan buhran yaklaşan mahalli seçimler için bir imkân olarak değerlendirildiği düşüncesi iç kamuoyunda ağırlık kazanmaktadır. Ayni şekilde, ABD için de konunun Kasım 2018 Kongre seçimleriyle ilgili olduğu kanaati kuvvetlice ifade edilmektedir.

        Hemen ifade edelim ki, hiçbir sebep ve bahane, ABD’nin tutumunu mazur gösteremez. Müttefiklikle alakası yoktur. Haksızdır, çirkindir, yakışıksızdır. Burada, bütün milletçe devletimizin yanında olunduğunun gösterilmesi tabiidir. Öyle de olmuştur.

        Ancak, öncelikle kabul etmek gerekir ki, ABD’nin Türkiye’ye yönelik menfi niyetleri yeni değildir. Şartlar oluştuğunda bir şekilde güdeme gelmektedir. Ancak, biz kolay unuttuğumuz için, her seferinde şaşırıyoruz ve gafletimiz derecesinde de şiddetli tepkiler veriyoruz.

        Kısa hatırlatmalar yapalım.

        Geçen yüzyılın başında, Başkan Wilson bazı ilkeleri açıklarken, aynı zamanda topraklarımızda bir Kürdistan ve Ermenistan kurulmasını, bunun için milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkının varlığını ifade etmiştir. Tehcir uygulaması, Ermenistan kurulmasını fiilen ortadan kaldırılmıştır. Fakat ABD’nin hiddeti hiç dinmemiştir. Her yıl 24 Nisan günü ABD Başkanının açıklamasını merakla beklememiz, tam bir işkence hâlini almaktadır. Kongrelerin, eyaletlerin konuyu sürekli gündemde tutmaları Türkiye’den taviz koparmalarına yardımcı olmaktadır.

        Kürdistan kurulması fikrinden hiç vazgeçilmemiştir. Görüldü ki, Irak’ın işgali öncesinde “çekiç güç” uygulaması, Suriye’nin parçalanmaya götürülmesi, İran’a karşı düşmanca tavır hep komşu ülkelerde büyük Kürdistan hazırlığı içindir. NATO toplantılarında sehven(!) ortaya dökülen ve Türkiye’nin nasıl bölüneceğini gösteren haritalar, zaman zaman uyanmamamız için yapılan hatırlatmamalar gibidir. Sureti haktan görünerek Türk hükûmetlerinin önüne konulan ve hatta kısmen uygulatılan “yüz yıllık bir meseleyi çözme” teklifleri ve tavsiyeleri, bu büyük Kürdistan’ın hayata geçirilmesinin kilometre taşlarıdır.

        Sovyet tehdidi karşısında güvenliğimiz için NATO’ya girdik. ABD ile müttefik olduk. Sovyetlere komşu olduğumuz için Batı’ya yönelecek tehdidin önleneceği ilk safı teşkil ediyorduk. O yüzden en önemli NATO üyesiydik. Buna rağmen, 1957 sonrasında DP’nin hazırladığı sanayi programını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğumuz bir milyar dolarlık krediyi, talebimizi 500 milyona düşürdüğümüz halde vermediler. Bizi Almanlara yönlendirdiler. Almanlardan 300 milyon mark istedik, Maliye Bakanı Erhart’ı da iyi ağırladık, “ekose etekli levrek” ikramında bulunduk. Onlar da yok deyince daha önceki örneklere bakarak, bir kısmı alacağımızla, kalanı da mal olarak ödenmek üzere teklifi Sovyetlere götürdük. Bu düşüncemizi de müttefiklerimize söyledik. Uygun görmüş gibi davrandılar. Sovyetlerle ilke anlaşmasına vardık. Fakat 1960 yılına gelinmişti. 28 Nisan olayları ve ardından 27 Mayıs Darbesi geldi. 27 Mayıs Darbesi bir seri askeri müdahalelerin kapısını açtı. 

        DP döneminde Türkiye, Kıbrıs’ta önemli başarılar elde etmişti. Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in denetimi bakımından büyük öneme haizdi. NATO’da yine müttefikimiz olan Yunanistan, adayı ilhak hevesinde idi. Türkiye, Garanti Antlaşmasından doğan haklarını kullanma teşebbüsünde bulunacağı niyetini ortaya koyunca, bir tehdit üslubuyla Johnson Mektubu geldi. Gerçi DP döneminde silah sanayimiz NATO’ya, yani ABD’ye güvenilerek ihmale uğramıştı. Bu yüzden çıkarma yapma imkânımız olmadığı görüldü. Bunun için on yıl hazırlanmak gerekecekti. 

        ABD’de uyuşturucu yaygındı. Sanki bütün uyuşturucuların kaynağı Türkiye imiş gibi, haşhaş ekimini yasaklamamızı istediler. Dönemin Başbakanı Demirel, aynı zamanda haşhaş ekim bölgesinde yetiştiği için, bu talebe karşı çıktı. “Haşhaş bizim için çörektir, börektir.” dedi. Ama 12 Mart oldu. Kurulan hükûmetin Başbakan Yardımcısı, Dünya Bankasından geldi. Hükûmet, programını yapıp, henüz güvenoyu almadan haşhaş ekimini yasakladı. Haşhaşın tekrar ekim kararı, Türkiye’ye uygulanan silah ambargosunun ve ABD’nin hiçbir vaadini yerine getirmemesi sebebiyle ancak 7-8 sene sonra alınacaktır.

        1974’te, Kıbrıs’ta soydaşlarımız katledilmeye başlanınca, milletlerarası antlaşmalardan doğan hakkımızı kullandık. Ada’ya çıktık. Bu Millî Mücadele’den sonra, Hatay’ın ardından ilk coğrafi genişlememizdi. Üstelik, Kıbrıs tezimiz tamamen tarihî haklılığımız üzerine oturtulmuştu. Yani bir manada Türkiye, yüzyılın başında el konulan mirasını fırsat doğdukça talep etmeye ve gerekirse güç kullanarak sahiplenmeye başlamıştı. ABD, bu meşru talebin daha baştan engellenmesi gerektiğini düşündü. Türkiye’ye uzun süren ağır bir silah ambargosu uygulandı. Mesele silahla kalmadı, büyük iktisadi buhran yaşadık. Millet yüksek enflasyonla tanıştı. Dünyada kıt olan para kaynaklarından istifade edemedik. Dönemin en önemli projesi olan GAP’a tek kuruş kredi bulamadık. Ülke, o günlerin meşhur tespitiyle “70 sente muhtaç hâle geldi.” Pes etmedik, üstüne millî harp sanayimizi kurmaya başladık. Yani şerden hayır doğdu. Böylece silah sanayimiz, bugünkü iftihar ettiğimiz seviyeye geldi. Yunanistan, Türkiye’ye baskının daha da artmasını sağlamak için NATO’nun güney kanadındaki mükellefiyetlerinden çekildi. Maksadı NATO’yu zaafa uğratmaktı. Türkiye bütün imkânsızlıklarına rağmen, Yunanistan’ın mükellefiyetlerini de üstlendi. NATO’da hiçbir aksama olmadı. Bu tehdidin fayda etmediği görülünce, tekrar dönmek istedi. Türkiye kabul etmedi. En azından aradaki meselelerin bazılarının hallini talep etti. Ayrıca anarşi vardı. Her gün birkaç kişi ölüyordu. Ancak, millet vakarını bozmadı. Bütün bu düşmanca tavırlar netice vermeyince 12 Eylül oldu. İlk karar, hiçbir mesele hallolmadan, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü şartsız kabullendik. Zira ABD tarafından aldatıldık. Amerika Genelkurmay Başkanı General Rogers, Kenan Evren’e “asker sözü” vermişti.

        1990’a gelinince, “demir perde” çöktü. Düşman ortadan kalktı. Yeni düşman gerekti. “Tarihin sonu” gelmişti. “Medeniyetler çatışması” olacaktı. Batı, buna ABD de diyebilirsiniz, yüzyıllardan beri mevcut olan düşmana döndü: İslâm. İslam denilince akla sadece Türkiye geliyordu. Çünkü, Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesini askerî gücü olmasından bu yana İslam’ın serhaddi Türklerdi. Bütün Hilal-Salip mücadelesi Türklerle yapılmıştı. “Şark meselesi”, Türkler Avrupa’dan atılarak bitmemişti. Hz. Muhammed’e gelen vahyin nurunu söndürmek gerekti. 

        Esasen düşünülüyordu ki, demir perde çökünce, Türkiye’nin NATO’da önemi kalmamıştı. O halde, 11 Eylül saldırısı ve İslam ülkelerinde yetiştirilen “Taliban” gibi terör grupları bahane edilerek, “Büyük Orta Doğu Projesi” devreye sokuldu. Burada en önemli engel, Türkiye ve Türk ordusu idi. Öte yandan, 1990’ların başında “çekiç güç” için verilen iznin, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde büyük sıkıntılar doğurduğu müşahede edildi. Türkiye koalisyonlar dönemindeydi ve zayıf hükûmetler vardı. Buna rağmen, ABD’nin Irak’a müdahalesine Türkiye rıza göstermedi. Türkiye’nin tavrı, komşu ülkelerdeki yönetimlerden bağımsız olarak, bölgedeki istikrarın korunması temel düşüncesinden kaynaklanıyordu. Zira biliniyordu ki, istikrar bozulursa, yeni düzeni Türkiye kuramaz. Irak, Suriye parçalanır. Elbette bu Türkiye için de sıkıntılar meydana getirir. O kadar ki, İran’da büyük bir Türk nüfus olmasına rağmen, Türkiye bu ülkenin bile sınırlarının değişmesini doğru bulmamaktaydı. Fakat yeni yöneticiler, bu tavrı laik Türkiye’nin İslam dünyasına arkasını dönmek olarak değerlendirdiler ve böylece ABD’nin bölge siyasetlerini uygulaması kolaylaştı. Üstelik BOP’un eş başkanlığı bizi “küresel aktör” yapmaktaydı. Böyle düşünüldü ve değerlendirildi.

        NATO’da müşterek mesai, Türk ordusunun ABD’nin niyetlerini erken tespit etmesini sağladı. BOP uygulamasını takip ve değerlendirmek için “SAREM” kuruldu. Ayrıca Irak’ın işgali için izin önergesinin reddinin faturası da orduya kesildi. Daha önce, 1992’de,  bir gemimiz ABD tarafından vuruldu. Sehven oldu, kazara oldu dediler. Sonra Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçirildi. Ama burada hiçbir mazeret belirtilmedi. Sehven deme nezaketi(!) gösterilmedi. Ardından, askerin zaman zaman, ama aslında ABD’nin bilgisi, hatta teşviki, en azından cesaretlendirmesi neticesinde, siyasi hayata müdahalesinden doğan halkın rahatsızlığı da kullanılarak FETÖ’nün Polis-Savcı-Hâkim üçlüsü marifetiyle ordu, neredeyse topyekûn sanık sandalyesine oturtuldu. Burada siyaset, oyunu fark etmek bir yana teşvikçi oldu. Bunun sonucu 15 Temmuz’dur. Bu dönemdeki ABD’nin, zikredilen menfi tutumları siyasilerin fazla tepkisini çekmedi. Halbuki bunlar bugünü hazırlayan hamlelerdi. 

        Önceki dönemlerde, siyâsî iktidarları hizaya getirmek için devreye sokulan “asker” artık yoktu. Bizzat ABD tarafından devre dışı bırakılmıştı. Kısaca siviller ABD karşısında daha rahattı. 

        Bugün yaşanan hâl, öncekilerden daha çok vahim değildir. Ancak değişen şartlardır. Bir kere,  ABD Türkiye’yi, stratejik ve vazgeçilmez ortak olarak değerlendirmiyor. Uzun zamandır hazırladığı ve desteklediği Kürtleri Türklerin yerine ikame etme gayretindedir. Üzerine fırtına koparılan rahibin de bütün çalışmalarını Irak, Suriye ve Türkiye Kürtleri üzerinde yoğunlaştırdığı görülmektedir. 

        Geçmişte, Türkiye dış meseleleri millî mesele sayar, iktidarlar sürekli muhalefeti bilgilendirir. Böylece dışa karşı, birlik havası verilirdi. Dış meseleler iç siyaset malzemesi yapılmazdı. Bu Türkiye için olduğu kadar, ABD için de geçerli idi. Şimdi her iki cephede de, dış meseleden iç siyâset için bir fırsat yaratma gayreti var. Bu da kamuoyunda, önceki dönemlerde ABD’nin her dediğine boyun eğdiğimiz, şimdi ilk defa diklendiğimiz intibaını yaratmaktadır. Önceleri diplomasi kanalları ile halledilmeye çalışılan konular, şimdi TV ekranlarında tartışılıyor. Sanki içeride söylenen dışarıda duyulmazmış veya dışarıda yazılan içeriye giremezmiş gibi, iki farklı üslup da tereddüt etmeden kullanılmaktadır. Meselâ, Cumhurbaşkanımızın, Amerikan kamuoyuna hitap eden makalesindeki üslup Bayburt konuşmasına yansımamıştır. Muhtemelen ayni husus ABD için de geçerlidir. 

        Türkiye, son yıllarda siyasi hayatta yaptığı değişiklik için çok sık sandığa gitti. Referandumlar, seçimler, toplumu kamplaştırdı. Siyasette, muhalefet ve rekabet kelimeleri yerini “düşmanlığa” bıraktı. Artık müttefik veya rakip yok, dost veya düşman var. Bu hal de Türkiye hakkında menfi tasavvurları olanları, “vakit bu vakittir” dedirtmektedir. 

        Bütçe açığı, dış ticaret açığı sürekli yabancı para girişini zaruri yapmaktadır. Toplum, tam bir tüketim toplumu hâline gelmiştir. Hem fert ve hem de amme olarak israf had safhadadır. Üretmeden konforlu yaşamak isteyen bir halk meydana getirilmiştir. Bu da, Türk milletinin her sıkıntılı zamanda başarıyla gösterdiği fedakârlığı yapmaz hâle getirmiştir. Askerlik yapmanın önemli bir statü elde etmek olduğu, erkeklerinin en fazla zevk duyarak ve hatta bazen abartarak anlattığı askerlik hatıralarından mahrum kalmak pahasına, gençlerin ve elbette ailelerinin “paralı askerliğe” hücumu önemli millî hassasiyetlerimizi kaybettiğimizi göstermektedir. Dolayısıyla, hem iktisaden zayıf olunan hem de millet, devlet, din ve vatan için feragat, fedakârlık ve vazife yapma duygularının çok zayıfladığı bu dönemde Türkiye üzerinde hesapları olanların bu durumu değerlendireceği aşikardır.

        Şimdi, bu buhran da, geçmişte silah ambargosu meselesinde olduğu gibi, fırsata dönüştürülebilir. Bunun için öncelikle, dışarıdan üflenen bazı ideolojilere karşı uyanık olmak gerekir. Meselâ bir dönem liberalizm ve küreselleşme rüzgârları estirilmişti. Sınırlar kalkıyordu. Dolayısıyla, Millî devletlerin sonu gelmişti ve Milliyetçilik horlanmalıydı. Şimdi görüldü ki, en liberal zannedilen ülke gümrük duvarlarını yükseltiyor, sınırlarını tahkim ediyor, en kaba şekliyle hamaset yapıyor. Biz de bu saldırıya karşı milletimizin millî hassasiyetlerini kuvvetlendirmeye, yâni milliyetçilikten güç almaya çalışarak karşılık veriyoruz.

        Türkiye’nin idarecileri öteden beri, şartların ve menfaatlerin gereği ittifak yapmayı evlenmek gibi anladılar ve milletin de böyle kabul etmesini sağladılar. Hatta bu evliliği, mantık evliliği değil, aşk evliliği zannettiler. O yüzden her müttefike dost dediler. Türkiye’nin dostları, - bazen naz veya cilve yapsalar da- diğer Türk Cumhuriyetleridir, Müslüman ülkelerdir. Bunlar, kendileri ile bazen ittifak yapmasanız da, sizin dostunuz olmaya daima namzettirler. Bunlarla kavga da etseniz, ebedî düşmanlarınız olamaz. Mazlum milletler alâka çemberinizdedirler. Batılı ülkeler ile  (ABD, Rusya, Çin ) dar veya geniş manada ittifaklar yaparsınız. Dostunuz olmaz. Meselâ, uçak düşürme olayından sonra Rusya ile burun buruna gelmiştik. Şimdi Suriye’de en yakın müttefikimiz sayılıyor. Hatta, ABD buhranında da kendi menfaati gereği yanımızda yer alıyor. Her Avrupa ülkesi ile, farklı sebeplerle kavgalı idik. ABD’nin tavrının kendi aleyhlerine de dönme ihtimali sebebiyle desteklerini almaktan çok memnunuz. Görülüyor ki, ortaklıklar kısa zamanda bile şekil değiştiriyor. Bu halin, yarın değişmeyeceği garantisi yoktur.

        Bu hususu not ettikten sonra, yine dikkatten uzak tutmayacağımız nokta, Müslüman kaldığımız müddetçe Hristiyan dünyanın ilgisi üzerimizden hiç eksilmeyecektir. Ebediyen müttefik kalmamız mümkün değildir. Her fırsatta, aleyhimizde oyunlar çevireceklerdir. Dinin sâhibi Allah’tır, ama Allah’ın eli de Türk milletidir. Bu bizim için hem iftihar vesilesidir, hem Allah’ın koruyuculuğunu teminat altına alan gücümüzdür, hem de mesuliyetimizi ve sıkıntılarınızı artıran husustur. Bu gerçeklerle kıyamete kadar bu topraklarda yaşamanın gereğini yapmanın yolarını bulmalı ve uygulamalıyız.

        Ancak, bu durum bizi yönümüzü Batı’dan başka yere çevirmemize sebep teşkil etmemelidir. Zira Selçukludan bu yana Batı Türklerinin yönü Avrupa’ya doğrudur. İttifaklarını hep orada aramıştır. Batı ittifakları içinde yer almak Cumhuriyetin tercihi değildir. Osmanlıdan mirastır. Bugün, hayranlıkla hatırlanan 2. Abdülhamid Han da, Rusya’ya karşı İngiliz, Fransız, Alman ittifakını temin gayreti içinde olmuştur. Ülkelerarası menfaat dengelerini ve çatışmalarını gözetmiştir. Batı ile ittifakın Türkiye lehine olması, Türkiye’nin Türk Dünyası ve İslâm Âlemi ile sıkı münasebette  bulunmasına bağlıdır.

        Kısaca meselelerimiz de Batı iledir. Varlığımızın devamı da Batı iledir. Türkiye bir sirk cambazı maharetiyle hareket etmelidir. Birçok alanda ittifak yapmak bir yana, Rusya veya Çin’i veya ikisini birden ki, bu hiç mümkün değildir, çare görmek yanlıştır.

        Ama her şeyden evvel dış müdahalelere karşı mukavim olmanın ilk şartı, içeriyi düzeltmektedir. Bunun ilk adımı da, milletçe bütünleşmeyi sağlamaktır. Kamplaşma, seçim neticelerinden anlaşıldığı üzere, siyaseten fayda sağlayabilir. Ama dışa karşı büyük zaaf doğurur. İktidarlardan bağımsız olarak her Türk vatandaşının devletini sahiplenmesi sağlanmalıdır.

        İkinci adım, devletin en tepesinden başlayarak israfı ortadan kaldırmaktır. Bu, esasen dinimizin de emridir. Üretmeden tüketme hastalığından kurtulmalıyız. Bir zamanlar, temel ihtiyaç maddelerinde, kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik. Yine o hâle gelmeliyiz. 

        Milletçe bu coğrafyada yaşamanın cihangirlik iddiamız bakımından zaruri, ,ancak çok zor olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sebeple, burada dünyanın başka herhangi bir bölgesindeki gibi, sadece konforu düşünerek değil, daima bir cephedeymişçesine uyanık olmak gerektiğinin şuurunda olmalıyız. 

        Vatanseverlik, feragat ve fedakârlık duygularımızı başka her milletten, hattâ her Türk ve Müslüman topluluktan daha fazla geliştirmeliyiz.  

        Unutmamak gerekir ki, paraya ihtiyacınız zaruret derecesinde ise, şartları siz koyamazsınız, isteseniz de “dik” duramazsınız.