Üsküp Esintileri-2 Fatih Köprüsü ve Vardar

Ağustos 2018 - Yıl 107 - Sayı 372



        Düştüm yola gizden gizlenerek

        Dumana toz dağıldı yarıldı toprak, çatladı nar…

        Yosunlar sarılır ayaklarına köprünün

        Yaralara dolanır yazmalar, al bağlanır

        Hasretken güneşe karanlıklar izbe

        Kapılara açılacak bağlar, umut zerrelere… 

        Üsküplü Şaire Leyla Şerif Emin

         

         

        Tarihte kalmakla birlikte hala tarihi kucaklayan, özellikle 20.yüzyıl içerisinde elden ele geçen şehir Üsküp. Aynı zamanda kaderi Osmanlının da, dolayısıyla Türk Milletinin de kaderi olan Üsküp.  Tarihi ve sosyal yapısı ile birçok yüzü olan Üsküp, belki her bir semtine ayrı bir gözle bakılıp ayrı ayrı yazılması gereken bir şehir. Camileri, hanları hamamları, minareleri, saat kulesi, velhasıl atalardan yadigâr kalan her ne var ise bir bir yazılmasında zenginlikler bulunabilecek, hisler çıkarılabilecek şehir. Lakin şehrin ortasından geçen Vardar Nehri’ne pas tutmayan bir mücevher gibi gerdanlık ve tarihin silinmez bir gerçeği olarak vurduğu mühür Fatih Köprüsü ve dünden bugüne tarih gibi, zaman gibi akıp gelen ve akıp giden nehir ayrıca yazılmaya layıktır. Çünkü asırlık geçmişe de, dünkü dünlere de ve zamanımıza da şahit olmuştur hep. Çoğu defa acılara, bazen de aşklara kıyılarında, kenarlarında, üzerinde şahitlik yapan iki tarih Fatih Köprüsü ve Vardar.

        Ne tarih ne de türküler Vardar’sız olmamış, olamamıştır. Ölümleri de, kalımları da, mertçe mücadeleleri, namertçe saldırıları da gören Vardar. Yanan, yakılan türkülere nakarat olup şırıltılarına, coşkunluklarına katan Vardar. Ağlayan Vardar, gülen Vardar. Adı Türkçe olan Vardar, Türk’ten kalan, kalabilen tarihin damgalarına selamlar vererek akmış, hâlâ bu hasretle akar. Şahit olduklarınla, şahit olacaklarınla daha nice zamanlar akacak, nice coşacaksın kim bilir?

        Üzerinden atalarımızın nal sesleriyle geçtiği, Vardar türküleriyle yol aldığı Fatih Köprüsü şimdilerde etrafındaki yükseltilere ve ucubelere hiç aldırmadan dimdik, tarihi ihtişamı ile duruyor. Şehrin tarihten gelen güleryüzü, şehre gelenlerin ilk uğrak yeri. Üsküp’ün giriş ve çıkışlarıyla hem karşılayan hem de uğurlayan Vardar şehirle birlikte yaşıyor, şehirle birlikte yürüyor, şehirle birlikte akıyor. Geçtiği yerlere can ve canlılık, bakan gözlere yakınlık katıyor. Üsküp’le zamanı kucaklayarak şehrin içinde, zamanla yanyana akıp gidiyor. Öyle ki bazen sessiz akışında, bazen coşmasında, köprünün altından geçerken şırıl şırıl kulağa gelen nağmelerinde, her kıvrılışında, kıvrıldıkça ışıldayışında büyük ve müjdeli bir beklentinin mesajlarını vermek ister gibidir.

        Bütün ihtişamı ile duran Fatih Köprüsü, varlığını kapatmak istercesine iki tarafına yapılan köprü müsveddelerini kıskanmak yerine onlara bıyık altı bir tebessüm gönderiyor sadece. Çünkü her iki tarafında da yapılan yapılar kuklalar gibi komik görünüyor. Cücelerin devlik taslaması gibi… Bunlar iğreti ve yabanıl bir yama görüntüsünden ileri gidemiyor. Bunlar görgüsüzlüğün, sığlığın bir başka yüzü olarak da gözlere batıyor. Belki de başka niyetlerin, arzuların, hedeflerin…

        Oysa kim bilir asırlar önce üzerinden salına salına geçenler Vardar’a bakıp neler söylemişler, kim bilir hangi duygular içinde olmuşlardır? Kimleri kızdırmış, kimleri güldürmüş, kimleri ondurmuştur? Sevdalar da, sedalar da köprüden Vardar’a karışıp gitmiş midir? Yoksa kimileri kirlerini yıkamış, kimileri yangınlarını mı söndürmüştür? Bu soruların cevapları şimdilerde meçhul gibidir.

        Şairlere de ilham olmuş. Onları bazen sevindirmiş, bazen öfkelendirmiştir. Nitekim bu topraklarda, Balkanlarda doğmuş olan İstiklal Marşımızın şairi bu nehre tarihi ve tarihteki acı gerçekleri de yüzüne vurarak şöyle seslenmiştir:

        Şişip şişip gidiyorsun, değil mi, ey Vardar?

        Ya boğduğun kadının, erkeğin hesabı mı var!

        Mehmet Akif, Vardar’a bu sorularını sorarken acaba neyi ya da neleri, bu topraklarda yaşanan hangi acı sayfaları hatırlatmak istiyordu? Bu noktada da biraz durup düşünmek gerekiyor elbette. Burada boğulan insan ama boğanlar da insansa Vardar’a günahları yüklemek ne kadar insaf ölçüsünde olabilir?

        Vardar’ın bazen hemen ilerisine büyük bir gemi maketi konmuş olan aktığı yöne, bazen de etrafını binaların kapladığı geldiği yöne baktım uzun uzun. Fatih köprüsünün üzerinden, bir ara sökülüp Vardar’a atıldıktan sonra tekrar yerine konan namazgâhın yanından bu nehre bakarken hepsi de tarihle içiçe binbir hayaller gelip geçti düşüncelerimden. Daha doğrusu tarihten ve tabiattan zihnime benzer birçok esintiler geldi. Gülenlerle gülmeyi, ölenlerle ölmeyi denedim. Üzüldüm, sevindim, coştum. Köprü üzerinden geçen sipahilerin atlarının çıkardığı nal seslerine karıştım. Hatta hayal atına binip onlarla yarıştım. Yani belki birçoklarının geçtiği gibi gelip geçemedim köprünün üstünden. Yahut Vardar’a şöyle bir bakıp yoluma devam edemedim.

        Öyle ya bir başka açıdan da Vardar’a niçin bakılmasındı? Çünkü Vardar sadece tarihte var olmadı. Var olup kaybolmadı. Bazen suları azalsa da, bazen yatağına sığmayıp taşsa da o hep Vardar olarak var oldu, var olmakta devam etmektedir. Zamanımızda da bütün varlığı ile kıvrılarak geçtiği yerlere canlar katma sevdasında. Yeşillikler hem peşinden, hem önünden, hem de yanlarından onu takip ederek gitmektedir. Akan suyun çıkardığı şırıltısı kaç kişiye hangi duyguları ve türküleri çağrıştırmıştır? Kimler, hangi kıyısında nasıl sevdalanmıştır? Türk’ü çağıran türküler ardından kimleri, niçin çağırmıştır? Gelmiş midir, gülmüş müdür bilinmez. Çünkü bu ve benzeri sorulara aranacak cevaplarda yollar bulanık, biraz da tarihin örtüleriyle kapalı gibidir. Bu örtüleri ancak hep güçlü eller çekip açmış, gerisine sadece seyretmek kalmıştır. Zaten Vardar da şaşkındır sık sık el değiştirmelere. Yeni yüzlere, yeni davranışlara. Köprü şaşkındır etrafını saran heykellere. Altı asra yaklaşan Türkçe adı ve kimliğiyle yaşamış olduğunu unutturma çabalarına da şaşırmaktadır. Fakat Türk’ün elinde bulunduğu zamanlarını Fatih Köprüsüne bakarak hep hasretle, şu Temmuz ayında da hararetle yâd etmektedir. Belli ki huzurlu asırların özlemlerini hiç unutmamış, eski bir sevda gibi şahitliğinde saklamıştır.

        Ah Üsküp! Ah Vardar! 

        Dağlardan, bayırlardan geçip gelerek içine uğradığın bu şehirde Fatih Köprüsünün sana bir gerdanlık olarak takıldığında hangi hayalleri hangi ovalara sürükleyip götürdün? Getirdiklerinle, götürdüklerinle zamana ve tarihe neleri kaydettin? Gittiğin, gitmekte olduğun yerlerde hangi sevinçlerle, hangi hüzünlerle ve hangi hasretler ve kavuşmalarla karşılaştın? Gerdanlığına Üsküp’te kavuştuğuna, fakat yine onu Üsküp’ün ortasına yadigâr olarak bıraktığına üzüldün mü?

        Ah Vardar!

        Yoksa bu şehri göğsünün tam ortası sayıp salınarak gidişine gururlu ve onurlu bir hava mı kattın?

        Vardar da bir hasret ki sorma gitsin. Gerdanlığına cıncık boncuk takıldıkça yosun olup tutunmak, sarılmak ister ezeli ve ebedi mücevheri Fatih Köprüsüne. Tutunmak ve sağından solundan, üzerinden geçenlere, etrafını sarmış olan heykellere bir ders vermek ister. Gerdanlığının ayaklarını ne kadar yerlere gömmeğe çalışsalar, onu ne kadar görünmez yapmaya çalışsalar da Vardar onunla sarmaş dolaş olmaktan daima haz almıştır. Çünkü bu derecede değerli, bu derece muhteşem ilk göz ağrısı bu gerdanlığıdır Fatih Köprüsü… Ona ruhsuz, durgun bir ad olarak ‘Taş Köprü’ denmesinde ısrar edilse de Vardar için o daima Fatih Köprüsü, Türk’ün yadigârı en nadide gerdanlık olarak şehrin ortasında yer almaya devam edecek.

        Vardar ve Fatih Köprüsü, Üsküp için ayrılmaz bir sevdalı olarak geçmişinde de, geleceğinde de bir hasret olup yaşamaya ant içmiş gibi durmakta, bundan sonra da duracaktır.