Yeni Çağda Akıl Kullanımı

Ağustos 2018 - Yıl 107 - Sayı 372



        Toplumsal dokuların hızla farklılaştığı, şimdiye kadarki deneyimlerin bireysel ve sosyal problemlerin çözümünde yetersiz kaldığı, gerçekliğin yapısının bile değiştiği 21. yüzyılı “dijital çağ” yahut “yeni çağ” diye adlandırıyoruz. 1990’lı yıllarda başlayan bu döneme ilk önce küreselleşme denmişti. Bu adlandırma artık çok anlamlı değil çünkü küreselleşme kavramı ülkeler arasındaki sınırların şeffaflaşması sürecini tanımlamaktaydı. Artık o nokta çoktan geçildi. Dünya küreselleşti/küreselleştirildi ve sınırlar olabildiğince ortadan kalktı. Şimdi dijital dünyanın gerçekliğini algılıyor ve o dünyadan konuşuyoruz. Herkes her an iletişim hâlinde! Her birimiz dünyayla adeta iç içeyiz, her şeyden haber almaktayız, dilediğimiz bağlantıları kurabilmekteyiz. 

        Her şey bilgisayar ve internet teknolojisi ile başladı. İlk bakışta tam bir serbestlik dünyası ve özgür bir ortam yaratıldı. Liberallerin geçmişte savaş açtıkları tüm sınırlamalar artık ortadan kalkmış durumda ve adeta rüyaları gerçekleşmiş gibi görünüyor. Bütün bunlara rağmen insan hiç de “olduğundan daha iyi” ve “daha mutlu” olmadı. Hatta her zamankinden daha mutsuz bir insanlık dünyasında yaşıyoruz. Liberaller özgürlüğü, insanın kendini geliştireceği bir sahiplik olarak gördüler ve onun için istediler. Bugünün insanı ise genişlemiş olan özgürlüğünü, kendini geliştirmek için kullanıyor değil! Kılı kırk yarıcı bir çözümleme yapınca bu tablonun tam anlamıyla temelden yapısal bir değişim/dönüşüm olduğunu görüyoruz. Yani liberaller özgürlük romantizmini aşamadılar. 

        İnsan bu çağda tarihin diğer zamanlarından daha özgür olmakla beraber asıl sorun da buradan başlıyor. Bu çağ sadece teknolojik değişim içermiyor; sosyolojik, sosyal psikolojik ve psikolojik değişimleri de beraberinde taşıyor. Elbette sözünü ettiğimiz değişim, kendi çizgisinde yavaş yavaş farklılaşma değil, sıçrama, kırılma yahut çöküş niteliğinde kopuşu anlatan bir durumdur. Bu değişimin görünüşteki özgürlük ortamı, aslında ise dijital yoldan kayıt ve takip sistemi! Aslında hızla Orwell’ın 1984’üne doğru taşınıyoruz. Ama henüz büyük birader sahneye çıkmadı. 

        Çok da kurgusal olmamak adına şimdilik görünenler üzerinde durmayı sürdürelim.

        İnsanın sahip olduğu imkânlar ve birikim dolayısıyla bu çağın bireyinin aklını daha iyi ve doğru kullanması teorik olarak beklenir ve beklenmelidir. Pratikte ise akıl âdeta hiç kullanılmayan yahut çok yanlış kullanılan bir yeti hâline gelmiş gibi görünüyor. Zihinler, düşünüş biçimleri, fikir sistemleri, bir zamanlar insanların hayatını adadıkları “dava”lar kökten farklılaşıyor, insanın dünya ile ilişkisi farklılaşıyor. İnsan ve toplum var olmaya devam ediyor, gelecekte de devam edecek! Bu yüzden önce bugünü doğru algılamak, sonra da geleceğin insani ve toplumsal durumu üzerine bir tasarım geliştirmek zorundayız. 

        Algı ve Gerçeklik

        Gerçekliği “bizatihi kendi başına neyse o olan ve neyse o olarak varlığını sürdüren olgu veya olay veya varoluş” olarak tanımlamıştık. Gerçekliğin iki yönünden, “varoluşsal” ve “bilinen” yönünden söz etmiştik. Her ikisinin değişmesi hem bizatihi varlığımızı hem de dünya ile ilişkimizi etkilemektedir. Dünya dijitalleşince yani yeni tür gerçeklik biçimleriyle yaşamaya başlayınca gerçek/reel ile sanalın, asıl ile taklidin, bilfiil var olan ile dijital var olanın iç içe geçtiğini ve birbirine karıştığını görüyoruz. Bilgisayar ve internet ile büyüyen kuşaklar gerçekliğin bu biçimiyle bağlantı kuruyorlar. Önceki kuşaklar ise hem reel gerçeklikle hem sanal gerçeklikle tanıştılar. Sorun şu ki bu yeni kuşakların dünyayı ve hayatı algılayış tarzları nasıldır? Bu algı ve deneyimle oluşan kişilikler bilfiil hayatın içinde yer almaya, sorumluluk üstlenmeye, sorunlarını çözmeye uygun mudur? Yeni kuşaklar toplumun geleceğidir. Gelecekteki sosyal dokuyu onlar oluşturacaktır. Acaba onların asıl aktör oldukları toplum dengeli bir yapı kazanabilecek midir? Çünkü hayat, yaşama dünyası, sorunlar reel şeylerdir. Sanal dünyadan edinilen deneyimler ve kişilik nitelikleri bireyleri hayata hazırlamaya yetmeyecek gibi görünüyor.

        Gerçekliği Nasıl Algılarız? 

        Gerçekliği sadece duyusal olarak fark etmek yeterli değildir. Bize ulaşan uyarımları birbiriyle bağlarız, onlara bir değer yükleriz, onları birbiriyle ilişkilendiririz. Bunlar deneyimlerimize, niyetimize, tefekkür biçimimize, duygu ve hayal yoğunluğumuza göre farklılaşabilir. Gerçekliğin artırılmış kısmı tıpkı yalın gerçeklik gibi bizde/duyularımızda etki oluşturur. Artırılmış gerçeklikte bilfiil mevcut dünyadaki fiziksel ortam bilgisayar aracılığıyla oluşturulan duyusal girdilerle zenginleştirilir. Böylece biz bu ortamı canlı, dinamik ve gerçek zamanlı olarak hissedip yaşayabiliriz. Bu yeni bir algı ortamı böylece canlı doğrudan ya da dolaylı bir görünüm kazanır. Bilgisayar teknolojisinde insan duyusuna hitap eden ve hislerini harekete geçirecek olan uyarımlar sanal işlemlerle yeniden biçimlendirilir, daha da zenginleştirilir, kaynağında olduğundan daha etkileyici hâle getirilir. Artık algılama, “karşıdaki nesne”nin değil, onun uyarımlarının bazı eklemelerle daha etkili hâle getirilmiş biçiminin algılanmasıdır. Uyarımların yeniden biçimlendirilmesi, zenginleştirilmesi gerçek zamanlıdır ve çevredeki tüm algı unsurlarını kapsar. Algılayan, algı nesneleriyle bilfiil etkileşime de girebilir. 

        Doğal algılamaya gelince doğal dünyayı ise algılayan-algılanan ikiliği ile kavrarız, algılarımızı etkileyen faktörler, algıların nesnedeki temelleri de ayrıştırılabilir niteliktedir. Duyulara hitap eden uyarımlar nesneden geldiği veya nesneden geleni alabildiğimiz kadarıyla algılanır. Orada algılayan, pasif ve alıcı durumdadır. Algılananla kurulan etkileşim ikincil bir işlemdir. Oysa artırılmış gerçeklik ortamında algılama ve etkileşim bir arada gerçekleşir. Buna son dönemdeki bilgisayar oyunları tam bir örnektir. 

        Niye tekrar gerçeklik sorununa döndük? Çünkü sözü edilen gerçekliği akılla kavrarız, gerçeklikle nesnel ilişkimizi akıl vasıtasıyla kurarız. Yaşama dünyasını da böyle oluştururuz. Gerçekliğin değişmesi aklın kullanılış biçiminin de değişmesini gerektirir. Dijital gerçekliği bu çağın yeni gerçekliğini algılamada ve değerlendirmede akıl kullanımı birçok problem barındırmaktadır. Örneğin ilk akla gelen yukarıda işaret ettiğimiz gibi eski kuşaklarla yeni kuşakların kurdukları gerçeklik bağlantılarının nitelikleri ve aradaki farklılıklar!  

        Sorun sadece gerçekliğin bizatihi kendisi olsaydı onu yeni yapısı içinde yeni yöntemlerle bir şekilde kavramak mümkün olurdu. Oysa gerçekliğin kendisi kadar ve ondan daha fazla gerçekliğin kavranması/bilinmesi sorunu yaşamaktayız.  Eski çağlarda gerçeklik kendinde nasılsa öyle idi ve simülasyon söz konusu değildi. Onu algılayan akıl da doğal işleyen akıldı, insan aklıydı. 

        Yeni çağda coğrafyayı, toplumu, öteki bireyleri algılayışımız değişmeye başlamıştır. Önceki çağlarda yaşanan bu manada değişiklik doğal bir seyir izlemişti. Neden-sonuç ilişkisi, daha iyiyi arama, keşfedilen iyinin hayata taşınması, her şey hayatın içinde anlaşılabilir bir bağlantı ile cereyan etti ama bu çağda artık bakış açılarının, taleplerin ve tercihlerin bu manada bir bağlantısı ve nedenselliği kalmadı. Yeni çağda gerçekliğin değişken yapısı (artırılmış, sanal, ötedeki vs.) kadar bütün bunların algılanması da farklılaştı. Aynı olay dizisine bakanlar birbirinden tamamen farklı gerçeklikler görmeye başladılar. Bu ise bir savrulma yaşandığını göstermektedir.

        Savrulma; Boyutlar/Nedenler

        Dijital çağ çok şeyi değiştirdi ve değiştiriyor! Fikirler, idealler, inançlar, davalar, beklentiler, kavgalar, zihinler… Herkes ve her şey sınavdan geçiyor. Düşünsel bir kaos yaşıyoruz ve bu daha da derinleşecek gibi görünüyor. Kendimizi buna göre hazırlamak zorundayız. Bu kaos nesne dünyasında değil, hem dijital dünyada hem de dijital ortamdaki algımızda, benliğimizde, kimliğimizde! Bu çağ herkesi güvenli barınağından etti. Siyasal İslamcısından milliyetçisine, sosyalistinden evrenselcisine, antikapitalistinden liberalistine, herkes derin bir savrulma yaşıyor. Eski kabuller siyasal gruplar arasında âdeta yer değiştirdi. Sömürüye karşı olduğunu öne süren antiemperyalist ya da sosyalist akımlar kapitalist düzenin seküler bireylerini oluşturuyor. Bu dünyaya mesafeli durması gereken dindarlar “yüzü dünyaya dönük” bir dindarlık biçimi geliştiriyor. Dünya ölçeğindeki siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmeler aynı zamanda toplumsal savunma reflekslerini tetikliyor. Bu gerilimli çağlarda milliyetçilik yahut millilik düşüncesinin ve duygusunun yeniden dirildiği öne sürülüyor. Bu iddia da yanlış değil gibi görünüyor. Fakat bu düşünce gösteriye dönüşmekle hedefine ulaştığı düşünülen bir duygu kabarmasından fazla bir şey olamıyor. İnsanın tüm hayatını kuşatan, kişinin tüm içtenliğiyle kendini milletine vakfettiği, hayatı oradan bakarak anlamlandırdığı bir duygu durumu, tüm hayatı kuşatan bir millî duyarlılık ortada yok. Milliyetçilik duygu boyutunu aşmıyor ve sosyal medyada/sanal ortamda ve klavye başında duygu boşalması şekline dönüşüyor. Böylece onun hayatın içinde bilfiil karşılığı kalmıyor. 

        Siyasal İslamcılar aşınan maneviyat karşısında, buharlaşan dinî değer ve duyarlılıklar karşısında önceki çağlardaki gelenekçiliği kurtuluş yolu olarak görüyor, örneğin bol bol dinî eğitim veren okul açıyor. Bu okulların daha önceki dönemlerde üstlendikleri işlevleri dijital çağda da yerine getirip getiremeyeceğine ilişkin hiçbir sorgulama ve kaygı gözlenmiyor. Bu okulların eğitici kadrosunun dijital çağı kavrayıp kavramadığına bakılmıyor. 

        Kendini İslami duyarlılıkla tanımlayan kesimler, kapitalist düzenin sunduğu zenginleşme imkânlarından faydalanmayı inanç ve değer dünyasına aykırı görmüyor. Dinî bakımdan daha da duyarlı olduğunu düşünenler ise cemaat ve tarikat gibi kapalı toplum yapılarını panzehir olarak değerlendiriyor. Ne devleti yönetenlerde ne de diğer gruplarda internet ortamının ve dijital dünyanın gelecekte nasıl bir toplum ve birey oluşturacağına dair bir soruşturma ve kaygı da yok. Hatta devlet nasıl bir eğitici değeri olduğu bilinmeyen akıllı tahta yahut tablet dağıtımıyla genç kuşaklarını internet dünyasının yıkıcı etkilerine kendisi teslim ediyor. Böylece aslında herkes küresel finans ve iletişim sistemini elinde tutanların değirmenine su taşıyor. Sorunun kökeninde dijital dünya var ama hiç kimse “internetle araya mesafe koyma”yı düşünmüyor. 

        Toplumsal/kültürel dünyamız üzerine yaptığımız basit bir çözümlemeyle ulaştığımız sonuç “kuşatılmışlık” içinde olduğumuz gerçeği! Çevremiz hem “kendine sunulan”ı tercih etmekten başka bir şey yapmayan, kendini aşma çabası sergilemeyen, hayatının akışını mecburi yön levhalarına göre düzenleyen bireyler kitlesi tarafından hem de bireyleri uysal nesne olmaya sevk eden anlayışlar tarafından kuşatılmış vaziyette… Savrulma sadece geçmişle, şimdi ve bugünle ilgili değildir. Gelecek de bu savrulma ve gerçeklik sorunundan payını almaktadır. Öncelikle çocuklar, çocuk eğitimi, yeni şekillenen kişilikler de bu süreçte ağır tehdit altında. Bu çağın kapımıza taşıdığı trajediyi daha iyi kavramak için şu tabloya dikkat edelim: Toplumda yaşanan sarsıcı değişim dalgalarından en fazla etkilenenler çocuklar ve gençler olur. Yetişkinler ile orta yaş kuşaklar, kimlik ve kişilikleri oturmuş olduğu için büyük bir değişim geçirmezler. Onların hayat ritmi de belli çizgide cereyan eder. Bu, doğal ve mantıksal bir durumdur. Oysa dijital çağda durum çok farklı. Bu çağdan belki de genç kuşaklardan fazla yetişkinler etkilenmektedir. 

        Bu savrulmadan kurtulmanın yolu olarak ilk bakışta sabit ve güvenilir bir noktaya içten ve samimiyetle bağlanma yani inanç gösterilebilir. Geçmiş çağlardaki tanıklıklar böyle söyler, teorik olarak da böyle kabul edilir fakat bu geçmiş çağlar, insan ile dünya ilişkisinin daha yalın olduğu dönemlerdi. Dijital çağda ise her şey insanın doğrudan zihnine saldırıyor, doğrudan bilinci etkiliyor. Bu nedenle inançlar da savruluyor. Örneğin yaşama gayesini aşkın varlığın rızasına bağlayan bir topluluk dinî temaların altına gizlenmiş bir rant/çıkar grubu hâline gelebiliyor. 

        En muhkem barınak olan din ve dinî değerler neden etkisiz kalabilmektedir? Çünkü çağı doğru okuyamayan zihinler olup bitenin dinamiklerini kavrayamaz. Geleneksel din algısıyla, geleneksel dini telkinlerle, toplu irşat ayinleri düzenleyen hocalarla bu işin başarılamayacağını eğitim verenleri yenilemeden sadece okul açmanın işin gereğinin yapılmış olamayacağını görmek gerekir. Örneğin “Asım’ın neslini yetiştirme” gayesinin kolayca gerçekleşebileceği zannedilir. Oysa Asım da nesli de dijital dünyanın vatandaşı değildi. Geleneksel manada dinî/manevi eğitim, kişinin içine doğduğu değer dünyası eski çağda toplumsal dengeyi sağlayabilmekteydi. Genç kuşakların zihnini bunlar biçimlendirmekteydi. Eski çağlarda doğrudan yeni kuşakların zihnine saldıran sayısız uyarım yoktu. Bugün ise genç kuşakların zihnini biçimlendiren dinî/ahlaki değer ve ideler değil, dijital çağın algı dünyasıdır. Mevcut değer ve ideler dijital çağın etkisini engelleyememektedir. 

        Dijital çağ tüm inançları, tüm bireyleri tekrar tekrar sınamaya tabi tutuyor. Kastettiğimiz inanç sadece dinî inanç değil, dindışı inançlar, tüm davalar ve tüm ideallerdir. Bu nedenle bugünün insan dokusu ve karmaşık olay örgüsü karşısında tam manasıyla kaygan zemin anlamına gelmek üzere “her an her şey beklenir” durumu içindeyiz. Kaygan zeminde değerler de kayıp gider. İnsani gerçeklik değer üzerine yükselir. Bazen değerler bile değersizleşebilir. Değerlerin değersizleştirilmesi insanlığın tüm kazanımlarını tehlikeye düşürür. Çünkü değer yoksa değerli hiçbir şey yok demektir. İnsanı insanileştiren, ona güvenli liman sağlayan şey değerler ve değerliliklerdir. Değerlerin yokluğu insani kazanımları da anlamsızlaştırır. Değerden soyutlanmışsa eğer ilk bakışta kazanım gibi görülen şeyler, iletişim teknolojileri, internet ortamı insanı daha insan ve daha insani olmaya değil, bencilliğe ve hazza yöneltir. Her şeyin bencilce hazza döküldüğü bir dünyanın geleceği yoktur. Tarihte de olmamıştır. Çünkü haz sadece yaşamayı ve kendisi bizzat yaşamayı gerektirir. Yegâne hedefin haz ve güncel hoşnutluk olduğu bir dünyada üretici ruhlar yetişmez. Bu da insan dünyasının gittikçe yoksullaşması anlamına gelir.

        Çıkış Yolu: Akıl Kullanımı 

        Sadece geçmişin muhakemesiyle meşgul olmak bu çağın toplumsal dünyasını ve insan gerçekliğini kavramadan önceki çağlardaki gibi sadece inanç, değer ve ilkeler telkin edip durmak, geleceğe ilişkin ütopik tasarımlar yahut dilek/temenni kipinde fikirler öne sürmek toplumu bu çağın kaosundan korumaya yetmeyecektir. Çünkü genç kuşakların bilgi ve ilgi alanı geçmişle, inanç ve değerlerle bağlantılı değildir. Okullarda eğitim ortamının bozulması, öğrenci düzeyinin çöküş derecesinde gerilemesi, öğrencilerin ilgi ve dikkatlerinin tamamen dijital dünyaya kayması nedensiz değildir. Dijital çağın kapımıza taşıdığı kaos gittikçe büyümektedir. Çıkış yolu ise yasaklamakla yahut engellemekle değil, olup biteni doğru kavramakla, doğru muhakeme etmekle, aklı doğru/bu çağa uygun kullanmakla bulunabilir. 

        Algılarız ve algılarımıza uygun tasarımlar geliştiririz. Bu herkes için böyledir. Yanlış algı yanlış sonuçlara, yetersiz akıl kullanımı boş sonuçlara götürür. Dikkatlice bakınca bu çağın görünen yüzüyle bu çağda gerçekten mevcut olan durum arasında uzlaşmaz bir çelişkinin ya da derin bir boşluğun olduğunu görüyoruz. Bu çağın görünen yüzü şudur: Bilgi kaynakları sınırsızdır, tamamen özgür ve kişi/özne temelli iletişim mevcuttur. Herkes her şeyden kolayca haberdar olabilmektedir. Hayat boyu eğitim ortamı sanki bu çağda gerçekleşmiş gibidir. Herkes her an bir şeyler öğreniyor gibi görünmektedir. Sosyal medyadaki paylaşımları hatırlayalım… Dolayısıyla bu koşullarda adeta bir insanlık cennetinin doğması, tam ve mükemmel olmasa da en azından daha akılcı ve daha insani bir dünyanın temellerinin atılması beklenir. Akıl kullanımının âdeta zirveye çıkması gerekir ama gerçek durum bunun tam tersidir. Düşünce dünyasında, dünya görüşlerinde hiç beklenmeyen bir katılaşmanın yaşandığı, putlaştırma ve tabulaştırmaların gittikçe ivme kazandığı dikkati çekmektedir. Oysa bunların insanlığın feodal çağlarında, akıl kullanımının çok derinlikli olmadığı zamanlarda kalması gerekirdi çünkü putlaştırma ve tabulaştırma gerçekliğin hakikaten gerçek olamadığı yer ve durumda başlar. Aklın doğru kullanımı tüm putların ve tabuların yok olması demektir.

        Burada bahse konu olan gerçekliğin veya bunu algılayan insan zihninin simülasyonla ilgisi yoktur. Simülasyon tüm koşulları uygun şekilde düzenleyerek amaçlanan algıyı gerçekmiş gibi oluşturma biçimidir ve bir kurgu temeline dayanır. Yaşamanın altyapısı kurgusal değil reeldir. Beslenme, barınma, tüketme vs. bilfiil yaşanan durumlardır. Algılama da doğal olarak reel bir bağlantı kurma biçimidir. Akıl kullanımı için yeterli veri ve ortam mevcut olduğu hâlde nasıl olup da akıl doğru algı ve yargı için kullanılamamaktadır? Şimdilik görünen şey insanların âdeta formatlanmış gibi başkalarının onlara sunduğu yargıları kendilerininmiş gibi savunmaları, akıllarını kullandıklarını zannetmeleri yani âdeta akıl kullanımı illüzyonu sergilemeleridir. Gerçi bir teknik illüzyon gerçeği vardır ama üzerinde durmamız gereken husus çağımızın “teknolojik illüzyon” boyutu değil, akıl temelli illüzyon; yani bireylerin aklını kullandıklarını sandıkları, kendileri cephesinden de gerçekten akılcı oldukları ama gerçekte süreci projelendirenlerin amaçlarına uygun bir zihin faaliyeti sergiledikleri gerçeğidir. Teknoloji, reddedilemez faydası dolayısıyla yüceltilmektedir. Burada bile akılcı bir muhakeme değil, akılcılık kılıfına sokulmuş bir yanlış algılama vardır. Teknolojinin faydasına bakınca onu takdir etmek gerekir ve bu da akılcı bir duruştur ama aynı teknoloji faydası yanında başka amaçlara, örneğin bu teknolojiyi icat edip sunanların veri toplayarak çıkar sağlamalarına imkân veriyorsa teknolojiyi hâlen yüceltip gönül rahatlığı ile kullanabilecek miyiz?  Zaten teknolojik illüzyonun yaşandığı en önemli alan iletişim alanıdır. İletişimin ve iletişim araçlarının kullanımının patolojik bir hâl aldığı bir vakıadır. 

        Teknolojik illüzyonun özellikle iletişim alanında genç zihniyetlere format atıp onları amaca uygun hâle getirmek için kullanılmadığını kim söyleyebilir? Ama teknolojiyi elinde tutanlar bu süreçte aklı dışlamadıkları gibi insanı daha akılcı kıldıklarını da öne sürmektedirler. Edilgin birey de aklını kullandığını zannetmektedir. İşte akıl temelli illüzyon budur; yani aklını kullandığını zannedip gerçekte süreci yönetenlerin sevk ve idare ettiği yönü seçmek! Bunu gerçekleştirenler teknolojiyi, etkileme gücünü ellerinde tutanlardır. Buna karşı durmanın biricik yolu da yine akıldır, tabii aklı doğru kullanmaktır! 

        Aklı, mevcudu, şu anı, bilfiil durumumuzu algılamak/anlamak için kullanırız ama daha önemlisi, geleceğimize yön vermek için. Yani akıl kullanımı sorunu hem bugünle hem gelecekle bağlantılıdır. Bugün geleceğe döşenen kaldırım taşlarıdır. Bugün gerçekleşmiştir, bizimledir, biziz ama bugün yarının olası varlığını da kesinleştirir. Yaşantımızı terk etmediğimize göre yarının da var olmasını isteriz. Dolayısıyla bugün geleceği, henüz gerçekleşmemiş yapıları kendinde taşıyor demektir. Öyleyse asıl olan bugünü, şimdideki gerçekliği doğru kavramaktır. İki nedenden dolayı bu husus önemlidir: İlki bizim kendi varlığımızı sürdürmemiz açısından, diğeri de geleceğin biçimlenişine kendi damgamızı vurabilmemiz, kendi tasarımlarımızı/projelerimizi gerçekleştirebilmemiz bakımından. Olması gereken de bu sürecin nesnesi olmak değil, olabildiğince yüksek düzeyde öznesi olmaktır. Şimdiyi olduğu gibi geleceği de bugünden bakarak okumaya çalışmak lazımdır. Bu da akıl kullanımıyla olabilir. 

        Biz burada dünyadaki toplamın bir parçası olan ve insan elinden çıkan yapay akıldan değil, kurgu üreten, dünyayı/olayları algılayan doğal insani kavrayış yetisinden söz ediyoruz. Bu yeti gerçekten doğru/dosdoğru çalışabiliyor mu? Ondan beklenen “insanı salimen karaya çıkarmak ve karada tutmak” işlevini yerine getirebiliyor mu? İnsanın doğal gerçeklikle teması doğal yolla işleyen akıl vasıtası ile olur. Oysa dijital gerçeklik gerçeğin yerini gerçekmiş gibi alan bir uyarımlar dizisidir ve yeni çağda aklın kavrama nesnelerinden biri de budur: “Gerçekmiş gibi olanı algılayan akıl!” Bu akıl doğal gerçeklik karşısında değildir. Doğal gerçeklik karşısındaki akıl için şu söylenir: Eşyanın yasaları aklın/düşünmenin de yasalarıdır. Bir nesne “ne ise odur ve hep aynı şeydir”. Bu ilke düşünmenin de temel ilkesini oluşturur. Ama sanal gerçeklik “ne ise o” olmadığı için, sanal gerçekliğin yasaları bu gerçeklikle ilgili düşünmenin de yasaları olabilir mi? Doğal gerçekliği algılayan bilinç, buradan türettiği düşünme ilkelerini sanal gerçeklik için de kullanabilir mi? Bu sorulara kolayca olumlu cevap veremiyoruz.

        Descartes neden “aklın idaresi için kurallar”ı yazdı? O çağın algılayan öznesi algı ve bilgisi üzerinde, iç dünyasında, tefekkür sürecinde akıl denilen yetiyi dosdoğru kullanamamaktaydı. Sorunlar çözülememekte, varlık dünyası bilinememekte, bilgelik peşinde olmaktan doğan sorular cevaplanamamaktaydı. Şimdi de Descartes’ın 17. yüzyılda yaptığına benzer bir şey yapmak, dijital çağlarda aklı doğru kullanmanın ilkelerini keşfe çalışmak lazımdır.

        Güçlükler Üzerine

        Farklı bakış açılarına kurulmuş etrafı temaşa eden herkesin kendi düşünme biçimini ve kavramsal çerçevesini sorgulama masasına oturtarak işe başlaması gerekirken pek çok kişi buna yanaşmadığı gibi böyle bir eğilimin ayak sesleri bile duyulmamaktadır. Acaba hakikati kavrama ya da doğruyu bulma çabamızda önümüze aşamayacağımız sınırlar mı kondu? Bunları kim niçin koydu? Bu sınırların niteliği nedir ve birey bunlar karşısında çaresiz midir? Sığındığımız mevziler sorunların gerçekten en son ve nihai çözüm yeri mi? 

        Her yanımızdan sorunların damladığını ifade ettik. Düşünce dünyamız, din kavrayışımız ve dinî hayatımız, siyaset sahnemiz, ekonomik ve sosyal yapımız, ahlaki dokumuz, yaşama dünyamız, kısacası hayatımızın hemen her alanında yaşadığımız bunalımlar gitgide ağırlaşıyor ve hatta çözümsüzlüğe batıyor. Bu tablo bir yanıyla “yeni doğum sancısı” gibi görünürken diğer yanıyla bizi tüketecek bir anaforu anlatıyor. Bunu ifade ettik. Ama bunu bilmek ve ifade etmek akıl kullanımını hiç de kolaylaştırmıyor.

        Akıl kullanımının bilgiyle bağlantılı olduğu bir vakıadır. Bilgi azsa, zor elde ediliyorsa, karmaşık değilse doğruya kolay ulaşılır. Oysa günümüzde bilginin elde edilmesi sorunu yoktur. Her türlü bilgiye ulaşabilmekteyiz hem de zahmetsizce! Bilginin miktarı da olağanüstü boyutlardadır. Ama bilgiyi oluşturan o kadar çok değişken ve unsur vardır ki âdeta her şey karmakarışık hâle gelmiştir. “Doğru hangisidir?” sorusunu cevaplamak her zamankinden daha güçleşmiştir. İşte akıl burada, bilgi dünyasını süzmek zorundadır. Bilgi bombardımanının mevcudiyeti, duruş noktası çeşitliliği, algı çeşitliliği, bilgiyi sunum çeşitliliği, bilginin maksatlı sunumu, gerçekliğin bizatihi kendisinin değişimi; işte aklı kullanırken bütün bunlar dikkate alınmalıdır. 

        Aklın kullanılması demek kavramak, ilişkilendirmek, analiz ve sentez yapmak demektir. Kavrama nedensellik bağlantılarının kurulmasıyla gerçekleşir. Somut yahut mekanik gerçeklikte doğrudan izlenebilen nedensellik bağlantıları vardır. Akıl bunlara göre işler ve bunların yakalanmasıyla kavrama işlevini yerine getirir. Eski çağ aynı zamanda somut gerçeklikler çağıydı. Oysa dijital çağ soyut gerçeklik çağıdır ve bu çağda “izlenemeyen dolaylı nedensellik bağlantıları” hâkimdir. Bu nedenle eski çağın gerçekliğine ilişkin analiz ve sentez unsurları yeni çağda çok da sonuç alıcı şekilde kullanılamamaktadır. Bu yüzden de her şey kolayca birbirine karışmakta yahut karıştırılabilmektedir. 

        Meşhur bir anlatıdır: İmam-ı Şafi “Fitne zamanı hakkı tutanları nasıl anlarız?” sorusuna “Düşman okunu takip ediniz, o sizi hak ehline götürür.” der. Bu kıstas, bu deneyim durumundaki akıl kullanımı, okların gerçekten çevrilmesi gerekene çevrildiği, düşmanın dosdoğru düşmanlık yaptığı, her şeyin kendi mecrasında cereyan ettiği vakıalar için geçerlidir. Peki ya düşmanlar, kararsızların karar vermeleri arifesinde oklarını karşıtlarına değil de yanıltmak için başkalarına çevirselerdi o zaman da düşman okları doğruya götürecek bir kıstas olabilecek miydi? Hayır. Varlık ve varoluş düzeninin klasik seyrinde devam ettiği, her şeyin kendi yerinde olduğu bir dünyada düşman da dost da, doğru da yanlış da kolay ayrılır. Ama her şeyin her şeyle ilişkilendiği bir çağda bu ayrım hiç de kolay değildir. Hele özgürce düşünebilme bu çağın en önemli sorunları arasında yerini almıştır. 

        Özgür düşünemeyince akıl kullanımı gerçekleşmez. Dolayısıyla yeni çağda düşünme biçimini de kılı kırk yarıcı biçimde incelemek lazımdır. İnceleme bir yana düşünen her bireyin bunun üzerinde kişisel sorunuymuş gibi kafa yorması gerekir. Bu çağdaki düşünme biçimi nasıldır? Zihinler putlarla mı dolmuştur yoksa tüm putlardan arınmış vaziyette midir? Çağın sunduğu ve zorunlu kıldığı özgürlükten geri dönüş yoktur ve olmamalıdır, elbette internet var oldukça! Ama bu tablo bir kazanım olan özgürlüğün felakete dönüşebileceğini de anlatmaktadır; kendimizi inkâr etme, varoluşumuzu trajediye mahkûm etme felaketine. Zira özgürlük insani ve toplumsal olarak değişme ve gelişmeye yol açmalıydı. Put ve tabularla ise kendi varoluşumuza sırt çevirmekte, kendimizi katılaşmış bir zihne, hakikati yakalama yetisini kaybetmiş bir algıya mahkûm etmekteyiz. 

        Herhangi bir bilginin doğruluk değerini sorgularken akıl birçok soruyu cevaplamak zorundadır artık. Özellikle sosyal, siyasal, kültürel yahut teknik alanlardaki haber yahut bilgi ve yorumlardan söz ediyoruz. Yapay zekâ örneğinden konuşalım. Yapay zekânın büyük başarılar kazandığını, gelecekte daha da geliştirileceğini okuyabiliriz. Önümüzde iki seçenek var: Ya basit bir hayranlık sergileyebilir, bu başarıların faillerini kutlayabiliriz ya da bu olgunun ne getirip en götüreceğine ilişkin kuşkuyla başlar, geleceğe ilişkin fikirler yürütebiliriz. Bu tutumların her biri kendi içinde bir tutarlılığa sahiptir. 

        Başka ve en çok üzerinde durulması gereken örneklerden biri de sosyal medya… Birileri bir program yazmış, buna alan tahsis etmiş ve tüm insanlığın kullanımına sunmuştur. Ya basit bir kullanıcı mantığıyla “çağın getirdiği mükemmel bir imkân/ortam” diyebiliriz, yazışırız, paylaşırız, beğen yaparız, kavga ederiz vs. veya kuşkuyla sunulan bu imkânın arka planını soruşturabiliriz: Bu imkânı kimler, neden, hangi amaçla bedelsiz olarak sundu? Bu ortam bir veri toplama yöntemi olabilir mi veya bu ortamı oluşturanlar geleceğe ilişkin bir tasarım/amaç sahibi mi? Geleceğe ilişkin kullanıcılar üzerinden bir hesapları/projeleri var mı? Bu teknik aracın ve ortamın etki gücü ne? Bu ortamı oluşturanların ekonomik ve teknik güçleri ne? Bu ortamı kontrol altına alanlar onu hangi amaçlar için kullanabilir? Bu sorulara verilen cevaplar da duruş noktasına göre değişecektir. Peki, hakikat nedir?

        Akıl kullanımı ile bilginin ilişkili olduğunu ama bilginin de her zaman aklı daha iyi kullanmayı sağlayamayacağını ifade ettik. Esas olan şey artık doğru bilgiye sahip olmaktan çok bu bilginin değeridir. Herkesin her şeyi bildiğine inandığı bir ortamda bilginin değeri kalmaz. Ortaya konan yeni bilgiler de zihinlerde yer almaz çünkü zihinler artık onları muhakeme etmeye yeltenmez. Her şeyi bildiğini düşünen zihin bunlara ihtiyacı olmadığı sonucuna varır. Herkesin her şeyi bildiğine inandığı bir tablo herkesin kendi bilgi ve kanaatinden emin olması, bu bilgileri gerçeklik alanından temin ettikleri düşüncesi gerçek anlamda bir cehalete işaret etmektedir. Bu tablo ve algı aynı zamanda zihinleri ele geçirmenin, onları dolaylı yoldan sevk ve idare etmenin başka ve incelikli bir yoludur da. Zihinleri sevk ve idarenin diğer yolu, onları üreticilikten mahrum kılmaktır. Bilgiye kolay ulaşılması, bilginin değerinin düşmesi zihinsel üreticiliği artırmak yerine büsbütün çökertir.  

        Çağın sonucu kestirilemeyen ve değerleri buharlaştıran etkisine karşı en güçlü savunma zihinlerin yeniden inşa edilmesidir. Bu da “daha bilinçli birey olmak” demektir. Çağın kaosundan kurtulmak için hiç kimse artık kendi kaderini başka bir kişiye, bir topluluğa yahut cemaate devredemeyeceğini, bunu yapmakla kaostan kurtulamayacağını bilmelidir. Her birey kendine ve kendi kaderine sahip çıkmak zorundadır. Aksi hâlde kaybeden tek tek kişilerden ziyade tüm toplum ve insanlık olacaktır çünkü dijital kaos sadece belli bir topluluğu değil, tüm insanlığı tehdit etmektedir. Sorun aslında insanlık sorununa dönüşmeye yüz tutmuştur. Yaşanan insan ve insanlık sorunu daha önceki çağlardan daha büyüktür. Akıl, vicdan ve millî duyarlılık sahibi her entelektüel, bu çağın öncelikli meselesinin insan sorunu olduğunu kavramalı ve işe buradan başlamalıdır. Bu da toplumsal uzlaşma ile gerçekleşebilir.