24 Haziran Seçimleri ve Sonrası ile İlgili Bir Değerlendirme

Ağustos 2018 - Yıl 107 - Sayı 372



        24 Haziran’da seçimler yapıldı. Sınırsız destek, devlet gücü, medya gücü, propaganda gücü vs. ile bir taraf ucu ucuna kazandı. Seçim sürecinde adil yarışma ve eşit rekabet şartlarının arzu edilenden çok uzak olduğu aşikârdı. Belli bir aday ve partiye sunulan imkânlar eşit olarak diğer aday ve partilere de sunulsaydı hiç şüphesiz sonuç farklı olurdu. Diyebiliriz ki, adil bir seçim süreci yürütülmemesinden demokrasimiz yara aldı.

        Seçim sonuçları ile ilgili ilk söylememiz gereken seçimin kazananının Sayın Erdoğan olduğudur. Ama bu başarının Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) desteği ile geldiği de hiç unutulmamalıdır. Seçimlerde Sayın Erdoğan’ın oyu ile Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) oyu arasındaki 10 puanlık fark bizce MHP seçmeninin bir kısmının Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’a oy vermesinin sonucudur. Başka partilerden sınırlı destekler gelmiş olsa da Sayın Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığına taşıyan belirleyici toplu desteğin önemli ölçüde MHP’den geldiği kesin.

        Seçimlerden sonra Sayın Erdoğan yönetimde çok güçlü gibi görünse de artık MHP’nin desteği olmadan, tek başına karar vermesi ve yönetmesi eskisi kadar kolay olmayacak.

        AKP’nin aldığı oy (yaklaşık 21 milyon) aslında 7 Haziran 2015 seçimindeki oyunun (yaklaşık 19 milyon ) üstünde, ama 1 Kasım 2015 seçimindeki oyunun da (23,5 milyon) altında. Burada seçmen sayısındaki artışı da dikkate almak gerek. Yeni seçmenleri de hesaba katınca AKP açısından 2011’e kıyasla göz ardı edilemeyecek bir oy kaybının olduğunu görüyoruz. Bu durum, elbette AKP’nin Türkiye’nin birinci partisi olduğu gerçeğini değiştirmez ama partinin seçmen desteğinde bir düşüş olduğunun da işaretidir.

        24 Haziran seçimlerinde MHP kamuoyu anketlerini yanıltarak bir büyük sürpriz yaptı. MHP tabanından İYİ Partiye önemli bir kayma gerçekleştiği hâlde partinin ülke toplamındaki oyu sadece bir puan geriledi. Buna karşılık, AKP içindeki tepkili seçmenin bir kısmının MHP’ye yönelmesiyle MHP uğradığı kaybı büyük oranda telafi etmiş göründü. Bu önemli bir başarıdır. Aslında bu seçim milliyetçi tabanın oy oranının %20’leri aştığını gösteriyor. Bu da 24 Haziran seçimlerinin dikkate değer sonuçlarından biridir.

        MHP’nin oyu 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasında üstlendiği rolün getirdiği prestij ve AKP’nin kontrol ettiği medya ve basın kanallarında yer bulabilmesi sonucu artmış olmalı. 15 Temmuz sonrasında AKP’ye verilen desteğin de sonuçlara olumlu yansıdığı görülüyor. Bu seçimde, daha önce MHP’den AKP’ye yönelmiş olan seçmenlerin bir bölümünün MHP’ye geri dönmüş olması da önemli bir sonuç bizce.  

        Ayrıca ilk kez oy kullanan 1 milyon kadar genç seçmenden yine önemli bir kısmının AKP yerine MHP, İP, HDP VE CHP’ye yöneldiği izlenimi var.

        Diğer yandan sonuçlara göre, Sayın Muharrem İnce bu seçimin kaybedenlerinden biri gözüküyor ama biraz da kazananı sayılır. Sayın İnce’nin hazırcevaplığı, hitabeti, mizahı kullanabilmesi, din ve dindarlıkla bir sorununun olmaması ve yapıcı görünen ifade ve tavırları olumlu özellikler olarak toplumda kabul gördü. Bu yüzden de partisinden %8 fazla oy aldı.  

        Ancak Sayın İnce’nin mitingleri bir gösteriye çevirmesi Türk seçmeninin devleti yönetmeye talip olanlarda aradığı “ağırlık” ve “ciddiyet” konusunda sıkıntıları olduğu izlenimini verdi ve oylarının daha da yükselmesini önledi bizce.  

        Elbette seçim sonunda en büyük hayal kırıklığını CHP yaşadı. Seçim sürecinde seçimleri kesin kazanacakmış gibi bir tavır sergileyen CHP oy oranı olarak %22’lerde kaldı ve bizce seçimin kaybedeni oldu. Tabii ki CHP seçmeninin de hayal kırıklığı büyük oldu. Yakın bir zamanda “değişim” tartışmaları CHP’de başlayacaktır ancak değişim gerçekleşse bile CHP’nin iktidar olacak bir büyümeye yaklaşması içerisindeki çok farklı ideolojik gruplar yüzünden çok zor görünmektedir.

        Yeni kurulan İYİ Parti MHP’den olduğu kadar, AKP ve CHP seçmeninden de oy almış görünüyor. Yeni bir parti olmasına rağmen İYİ Partinin başarısız olduğunu söylemek zor. Ama kamuoyunda estirilen rüzgârı da yakalayamadığı kesin. Yeni kurulmuş bir partinin çoğu tepki oyu olarak bile düşünülse %10 civarında oy alması, sağ seçmen düzeyindeki bir arayışın da göstergesi. Bundan sonrası İYİ Partinin göstereceği performansa bağlı olsa da, milliyetçilerde er ya da geç ortaya çıkacak bir toparlanma, İYİ Partinin MHP, AKP ve CHP’ye kayarak erime ihtimali yüksek görünüyor.

        Halkın Demokrasi Partisi (HDP), barajı geçmesini kendisine çoğu zaman AKP’nin TBMM’de sayı olarak çoğunluk olmasını önlemek için verilen emanet oylarla sağlamış gözüküyor. HDP’nin PKK ve eski Marksistlerle arasına mesafe koyabilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin şiddeti reddeden, sosyo-ekonomik eşitsizliklere duyarlı bir partisine dönüşebilmesi uzak bir ihtimal. Zaten böyle bir misyonu da gözükmüyor.

        Sonuçları açısından diğer partilerin durumunu bu seçim için değerlendirmek çok anlamlı olmayacaktır.

        Seçimler bitti. Artık Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetiminde “Yeni Sistem”e geçildi: Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi. Aslında dünyada demokratik ülkelerde böyle bir sistem yok. Başkanlık sistemi var, yarı başkanlık sistemi var ama bizde uygulanmak istenen sistem gibi bir sistem yok. Başkanlık ve yarı başkanlık sistemi ise eğitim meselesini halletmiş, demokrasiyi özümsemiş ve yasama, yargı güçleriyle parlamentoları bağımsız çalışan, etkin bir denetleme yapabilen toplumlarda yürüyor. 

        Bizde yapılan değişiklikle halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı, Anayasa’ya göre icranın başı oldu. Beş yılda bir milletvekilleriyle aynı gün seçilecek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı, bizim gibi siyasi kutuplaşmanın her gün arttığı bir toplumda, partili olabilecek. Cumhurbaşkanı üst kademe kamu yöneticilerini atayıp gerektiğinde görevlerinden alabilecek. Bu durumda kimlerin görevlere atanacağını da tahmin etmek zor değil.

        Artık yönetimde her karar Cumhurbaşkanı’na ait olacak: İç ve dış güvenlik politikalarını belirleyecek, gerekli tedbirleri alacak. Süresi, 6 ayı geçemeyecek şekilde OHAL ilan edebilecek. Meclis, partilerin sayı ve çoğunluk durumuna göre, gerekli gördüğü takdirde Olağanüstü Hâl’in süresini kısaltabilecek, uzatabilecek veya Olağanüstü Hâl’i iptal edebilecek veya bunları yapabilecek bir aritmetik dağılım, bugünkü gibi, Meclis’te olamayabilecek. O zaman Cumhurbaşkanı’nın istedikleri Meclis’te el kaldırılarak kabul edilecek. 

        TBMM, 360 milletvekili, yani, üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilecek. Yani muhalefetin sayısı 360’ı bulmadan Cumhurbaşkanı istemediği sürece, seçimler bile yenilenemeyecek.

        Bu yetkilere bakınca ülke yine kanun yerine kararnamelerle yönetilecek. TBMM’nin Cumhurbaşkanı’nın çıkardığı kararname ile aynı konuda bir kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz olacak. Bunun için de muhalefetin 301 milletvekilini bulması gerekecek. Yani bugünkü sayılara göre pek mümkün değil. 

        Yani yeni yönetimde de tek kişiye bağlılık ve keyfîlik devam edebilecek. Devam ederse toplumda kutuplaşma büyüyecek. Kutuplaşma tartışmayı, tartışma kavgayı, kavga baskı ve otoriterleşmeyi getirecek. Baskı ve otoriterleşme toplumu daha çok gerecek ve korkarım gerginlik bir yerden kopacak…

        Elbette durum böyle olmayabilir de. Bu tamamen yönetimin tavrına ve uygulamalarına bağlı. Ama son 15 yıldır yaşadıklarımıza bakınca ümitli olmak oldukça zor.

        Bu yüzden yöneticilerin ortamı çok germemeleri gerekir. Devamlı gerilim stratejisi izlemek, suçlayıcı, ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir tavır ve uygulama, taraftarlarınızın birleşmesini sağlayabilir, iktidarınızı güçlendirebilir. Ama asla adil, sürdürülebilir ve uygulanabilir bir yönetim ortaya çıkarmaz. 

        Vatandaşların birbirine düşman gözüyle baktığı kutuplaşmış bir ülkeyi yönetmek kolay değildir. Şartlar, yöneticileri sert tedbirler almaya zorlar. Bu da otoriterleşmeyi getirir. Esasen halkın büyük bir kısmının endişesi de budur.

        “Çoğunluğun kararı, çoğunluk böyle istedi.” denebilir. “Halkın sağduyusu yanılmaz.” denebilir. Evet, çoğunluk bir tercih yapmıştır. Millet iradesine saygılıyız, elbette. Ancak doğru her zaman çoğunluğun yaptığı, çoğunluğun dediği olmuyor. Sonuçlar her zaman da “sağduyu”yu yansıtmıyor. Hatırlayalım ki, 12 Eylül Anayasası %92 gibi çok büyük bir çoğunluk desteği ile kabul edilmişti.

        Çoğunluğun onayı yanlışı doğru yapmaz. Doğru, sayı olarak rakamların yönü değil, gerçeğin yönüdür. Gerçek de şudur: Demokrasinin mevcut olabilmesi için hukukun üstünlüğü, adil ve hür seçimler, şeffaflık, denetim, hesap verilebilirlik, kuvvetler ayrılığı, insan haklarına saygılı, etkili, tartışan, sorgulayan ve denetleyen bir Meclis olmalıdır.

        İnşallah, bu yeni süreçte demokrasi ve millî devlet adına bütün beklentilerimiz gerçekleşir. Sonuçlar milletimize hayırlı olsun.