Milliyetçilerin Geleceği İhya ve İnşa Mesuliyeti

Ağustos 2018 - Yıl 107 - Sayı 372



        Geçen sayıdaki yazımızın bitişinden, Dergi idaresinin makaleyi makasladığı zannına kapılmış olunabilir. Böyle bir şey yok. Ancak, yazının yarım kaldığı da açıktır. Ne yapılacağı hakkında kısa da olsa fikir beyan edilmemiştir.

        Şimdi seçim yapılmıştır. Yönetme sorumluluğu alanların yapacakları vardır. Ama seçimin yönlendirici fikri milliyetçilik olduğuna göre, bu mefkûreye sahip olduğunu iddia eden milliyetçilerin de sorumlulukları ve yapması gerekenler vardır. 

        Yönetme emanetini alanların ilk görevi; Türkiye’yi her vatandaşın, huzurla ve gelecekte güvenle yaşayabildiği bir ülke, Türk Devletini vatandaşı olmakla iftihar edilecek bir devlet hâline getirmektir. Bunun için, öncelikle seçimlerin demokratik sistemin tabii unsuru olarak düşünülmesini sağlamak gerekir. Geçen  (24 Haziran 2018) seçimde, bütün partilerce seçimlerin çok önemli olduğu vurgulanmıştır. Seçimler elbette önemlidir. Ama çok önemli olmak gibi özel bir vasfı yoktur. Bu çok önemli addediş; seçime iştirakin, oturmuş ve sağlıklı demokratik sisteme sahip ülkelere nazaran çok yüksek oranda gerçekleşmesini sağlamıştır. Bunu milletimizin demokrasiye üstün derecede bağlılığı ile izah ederek müftehir olmak mümkündür. Fakat gerçek öyle değildir. Vatandaşlarımız hangi siyasi görüşte olursa olsun, hayat tarzının zorla değişmesini istemedikleri için ve kazançlarını kaybetmek endişesi ile sandığa gitmişlerdir. O hâlde önümüzdeki dönemde bütün siyasi partilerin ve özellikle yönetme gücünü elinde tutanların, tabii gelişme ve değişmeler dışında değerler üzerinde bir çatışmaya meydan verilmeyeceğinin herkesçe idrak edilmesini temin etmeleri gerekir. Aksi hâlde, kaybettiğini düşünenler, geleceklerini bu ülkede görmemeye başlarlar. Bu ise, Türkiye’nin gelecek tasavvurlarını; 2023, 2053, 2071 hedef ve rüyalarını bir ham hayal hâline getirir. 

        Seçim propaganda ve sonuçlarının ortaya koyduğu gibi mademki, milliyetçiliğin milletimizde böyle canlı bir karşılığı var, o zaman milliyetçilere 21. yüzyıl Türk milliyetçiliği anlayışını ortaya koyma vazifesi düşmez mi? Türk Yurdu dergisinin neşri ve Türk Ocaklarının kuruluşu ile başlayan müesseseleşmiş fikir hayatımızın geçmişi ile iftihar edelim. Seleflerimizin gayreti, milliyetçiliği bu seçimde görülen etkili seviyeye ulaştırmıştır. Ancak bugün hem dünya şartları hem de Türk- İslam dünyasının şartları çok değişmiştir. Başlangıçta yegâne müstakil Türk-İslam devleti Türkiye idi. Onu yaşatmak lazımdı. Her türlü namüsait şartlara rağmen bu gerçekleştirilmiştir. Türk milliyetçiliği fikrinin meydana getirdiği enerji ile mazlum milletlerin hayranlığını çeken bir Millî Mücadele sonunda, Cumhuriyet idaresi ile devlet devam etmektedir.

        Türklüğün Saadeti Beşeriyetin Saadetinden Ayrı Düşünülemez

        Ancak, bugün ne Türkiye, o Türkiye’dir; ne de Türk-İslam dünyası o günkü noktadır. Elbette meseleler vardır ve belki de, çok daha fazladır.  Ama fırsat ve imkânlar da o nispette artmıştır, şartlar da daha elverişlidir. İnsanın günlük hayatını kolaylaştıran, ona konfor ve rahatlık sağlayan Batı medeniyeti adaleti ve huzuru sağlayamamakta, aksine temsilcilerinin doymak bilmez iştihası, huzursuzluğun, kanın ve gözyaşının sebebi olmaktadır. İnsanlık bizden medeniyetimizin ihyasını, huzur ve adaletin tesisini beklemektedir. Oğuz Kağan’ın gök kubbeyi otağının tavanı sayan anlayışı içinde cihanşümul bir milliyetçilik anlayışını ortaya koymak gibi bir mesuliyetimiz bulunmaktadır. Kızıl Elma’yı buna göre manalandırmalıyız.

        Dolayısıyla seçimlerde milletin rağbet ettiği milliyetçilik anlayışını anlamak ve ifade etmek durumundayız.

        Bir kere bu milliyetçilik anlayışı dışa dönüktür, cihanşümuldür, Frenkçe ifadesi ile “emperyal”dir. Böyle düşünmek, Prof. Dr. Osman Turan’ın klasikleşmiş eserinde ortaya koyduğu gibi, tarihimizin gereğidir. Zira Türk Cihan Hâkimiyetinin “millî” ve “İslami” esasları olduğu kadar “insani” tarafı da vardır. Türk Ocakları da, daha kuruluş safhasında Ana Nizamname’sine “Türk Ocakları, Türklüğün saadet ve selâmetini beşeriyetin saadet ve selâmetinde görür.” ibaresini koymak suretiyle, bu tarihî mirasın takipçisi olduğunu otaya koymuştur.

        Aynı şekilde, yine Türk Ocaklarının, 21. yüzyıla girerken 5-6 Haziran 2012 tarihinde yaptığı istişari toplantı sonunda yayımladığı bildiride de hem günümüz şartlarının değerlendirmesi yapılmış hem de gelecek hedefini ve çalışma esaslarını ifade eden şu husus, bütün milliyetçilerin nazarıdikkatine sunulmuştur:

        “Türklüğün 21. yüzyılda, yeniden cihanşümul iddia sahibi olmasının yolu, bölünmek ve küçülmekten, içine kapanmaktan, savunmacı anlayıştan değil; büyümekten, asrın idrakine yeni bir medeniyet iddiası sunmaktan geçer. 21. yüzyıl, bütün dünya için olduğu gibi ülkemiz ve milletimiz için de hem büyük fırsatları hem de büyük tehditleri barındırmaktadır. Türk milleti, geçmişinden aldığı güçle ve aynı zamanda günün şart ve imkânlarını iyi tahlil etmek ve enerjisini, geleceği inşa etmeye hasretmek suretiyle tarihî görevini, 21. yüzyılda daha âdil, insani, demokratik ve müreffeh bir dünya nizamının kurulmasına katkı sağlayan bir dünya gücü olma yönünde ihya etmelidir.”

        Bugünkü dünyada, ülkelerin büyüklüğü coğrafyaları ile değil, iktisadi, siyasi, kültürel ve medeni bakımdan etki alanlarının genişliği ile alakalıdır. Türkiye de bir yandan Türk Dünyası ile, diğer yandan hem İslam Coğrafyası ile hem de tarihî coğrafyası ile bağlarını kuvvetlendirecek, mazlum milletlere ümit ve rehber olmaya çalışacaktır. Tarih boyunca etkili ülkeler, etki alanlarını askerî güçleri ile muhafaza etmişler, fakat esas itibarıyla temsil ettikleri manevi değerlerle tesirlerini sürekli kılmışlardır. Demokrasi, insan hakları, iktisadi liberalizm, temel hak ve hürriyetlerin korunması, adaletin tesisi gibi değerler, bu zamana kadar beyaz batılıların insanlığa hediyesi gibi gösterilmiş, teknolojinin sağladığı konforla da, bu ülkeler her hâlleriyle taklit edilmiştir. Ne var ki, bu değerlerin bütün insanlığın saadet ve huzuru için getirildiği iddia edilse de, dünyanın fiilî manzarası bunun aksini göstermektedir. 

        Ayrıca, dünyada Batı ve Amerika dışında Rusya ve Çin gibi yeni güç merkezleri ortaya çıkmaktadır.

        Rusya geçen yüzyılın ikinci yarısında, sosyalizmi bir değer olarak öne çıkararak cihanşümul bir güç olma gayretine girmiştir. Sosyalizmin hem vahşi kapitalizmin günahlarını çıkarmak için yine Batı Medeniyeti merkezli olması hem insanlığa ümit olmak bir yana Rusya’da bile iflas etmesi; Rusya’nın insanlığa yeni değerler sunması imkânını ortadan kaldırmıştır. O ancak, Batı’nın kendi iç çekişmeleri içinde bir yer işgal edebilir. 

        Çin ise komünist sistem içinde kapitalist ekonominin imkânlarından istifade ederek büyük bir iktisadi güç hâline gelmektedir. İpek Yolu’nu karadan ve denizden canlandırarak bütün dünya pazarlarına girme gayretindedir. Bu hususta, şimdiden büyük mesafe kat etmiştir. Ancak, Çin’in tarihî ve kültürel varlığı, insanlığa yeni değerler sunma imkânını vermemektedir. O hâlde görünürdeki büyüme istidadına rağmen, Çin’in de insanlığı iktisaden sömürme dışında, yapabileceği bir şey yoktur. 

        Başarı Hikâyelerimiz Gelecek Tasavvurunda İhtiyaç Duyduğumuz Enerjidir

        Buna karşılık bir Çin projesi olmakla beraber İpek Yolu, karadan bütünüyle Türk coğrafyasından geçmekte, yani Türk Dünyası’nı bir birbirine bağlamaktadır. Bu imkân ise öncelikle Türk Dünyası’nı Gaspıralı’nın ifade ettiği şekilde “Dilde, Fikirde, İşte” birleştirecektir. En önemlisi 21. yüzyıla farklı tecrübelerle gelen Türk Dünyası’nı yeniden medeniyetin ihya ve inşa edicisi hâline getirecektir. Yani İpek Yolu, bir ticaret yolu olmaktan öte bir medeniyet ihyasına, kültürlerin etkileşmesine ve yeni sentezlerin meydana gelmesine vesile olma fırsatını taşımaktadır.

        Cumhuriyet’in 10. yılında Atatürk’ün “Türklüğün yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğması” arzusu, şartlar iyi değerlendirilirse emelden hakikate dönüşecektir. 

        O hâlde milliyetçiler, bir taraftan milletimizin başarı hikâyelerini yeniden yazacaklar, diğer taraftan da, medeniyetimizi bir kurtuluş olarak insanlığın önüne koyacaklar. Aslında, bizim insanlık ve medeniyet anlayışımızı anlatacak çok hikâyemiz vardır.

        1952’de Birleşmiş Milletler Barış Gücü içinde, Kore’ye askerî birlik gönderdik. Mesuliyet alanı askerlikle sınırlı olmasına rağmen, bizim birliğimiz kendisine emanet edilen alandaki kimsesiz çocukları topladı. Birlik içinde bir barakayı da okul hâline getirdi ve onların eğitimlerinin devamını sağladı; kendi tayınlarından iaşe ve ibatelerini temin etti. Sadece Türk Birliği’nin kendine görev saydığı bu durumdan 147 çocuk istifade etti. “Ayla” filmiyle de bunlardan birinin hikâyesini Türkiye, 66 sene sonra öğrendi. 

        Yugoslavya iç savaşından sonra Bosna-Hersek’e de Tük Birliği gitti. Zenitsa şehrinde görev yapan bu birlik de, görev bölgesinde; asayişin sağlanmasının dışında, hastaların tedavisini, yoksullara yardımı, cami, yol, çeşme vb. eserlerin tamirini, hatta öğrencilere dil öğretimini de ilgi alanı içinde kabul etti. Kendi aralarında temin ettikleri imkânlar ile bu hizmetleri başarıyla yürüttü. Bunlardan biri olan yaşlı teyzeye yardım hikâyesini, Tufan Gündüz Hoca televizyonda anlattı. Yayını müteakip, hikâyenin videosu, aylarca sosyal medyada iftihar ve gözyaşı ile takip edildi.

        Suriye’ye yaptığımız Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarından sonra, hayatı yeniden tanzim edişimiz ve kurduğumuz düzen, bütün dünyada hayranlık duygusu uyandırmıştır.

        Bunlar, sadece tarihte değil, günümüzde de insanların saadet ve huzurunu esas alan bir zihniyetin ve elbette o zihniyetle inşa edilen bir medeniyetin sahibi olduğumuzu ortaya koyan küçük örneklerdir. Burada, TİKA, Kızılay ve sair sivil toplum teşkilatları tarafından başarıyla yürütülen yardım faaliyetlerini saymadık. 

        Eğer, geçen yüzyılın sonunda çokça ifade etiğimiz gibi, 21. yüzyıl bir Türk Asrı olacaksa, bu ancak medeniyet temsilciliği ile mümkündür. 

        Başarıyı öne çıkaralım demek, tehlikeleri, sıkıntıları, meseleleri örtbas edelim demek değildir. Atasözümüzün ifade ettiği gibi “Su uyur, düşman uyumaz”. Dünyada da sadece biz yokuz veya bize “Buyurun, önden gidin.” demeyeceklerdir. Ama sadece sıkıntıları öne çıkarmak ne millete büyük heyecan vermekte, ne sıkıntıların geçmesini sağlamaktadır. Hem tehlikeleri işaret edeceğiz hem de gelecekteki büyük başarının imkân dâhilinde olacağını ifade edeceğiz.

        Seçimlerde takdir edilen milliyetçilik, böyle müspet bir milliyetçiliktir.