Cengiz Aytmatov’u Anma/Anlama/Anlatma Yılı

Temmuz 2018 - Yıl 107 - Sayı 371



        “Cengiz Aytmatov’u Anma Yılı” 2018... TÜRKSOY öncülüğünde yürütülen ve pek çok kişi, kurum ve kuruluşun katkıda bulunacağı önemli bir program...

        1952-2018… Aytmatov’un kalemi 66 yaşında…  

        Yazarın ilk eserlerinin, ilk satırlarından itibaren bir şeyler öğretme, anlatma heyecanıyla yazdığı, öğrendiğini paylaşma telaşında olduğu hissedilir. Öğretileri güçlüdür ama hiç de öyle görünmez başlarda. Sahilde yürürken ayaklarınızı yalayan tuzlu suların sükûneti fazla sürmez, dev dalgalarla boğuşurken bulursunuz kendinizi üç beş satır geçmeden.

        Yazar hiç bir şeyi gizlemez sizden. Hatta pek çok eserinde, ta en başta ne olacağını söyler; nefes nefese okursunuz. Sonunda da nefesiniz kesilir. İşte bu yüzden, eserin aslından hayli farklı olsa da Selvi Boylum Al Yazmalım’ı her seyredişinizde Asya’nın bu defa İlyas’la gideceği hissine kapılırsınız. Beyaz Gemi’yi her okuduğunuzda bu defa çocuğun babasına kavuşacağını düşünürsünüz. Altınay’ın Duyşen’le en azından bu defa bir araya geleceği geçer içinizden.

        Aytmatov’u genel bir tarihlemeyle 90’lara kadar okuyan okuyucu ile sonrası ve bugünkü okuyucu arasında farklılıklar var. Eski okuyucu yazarı eleştiren, zorlayan, rahatsız eden ama aynı zamanda da daha verimli olmaya yönlendiren bir okuyucuydu. 90 sonrasında ise yazarı seven okuyucular çıktı ortaya, kayıtsız şartsız. Özünde yazarı beslemeyen, zorlamayan, eleştirmeyen, ölçmeyen, biçmeyen, kılı kırk yarmayan bir okuyucu.

        Aytmatov’u ilk kez 1978’de okudum. İlk yayımlanan yazım da Beyaz Gemi’yle ilgiliydi. Bizim Ocak Dergisi, 1983 Kasım ayı,  3. Sayı... Erdoğan Tanrıöven, Nihat Genç, Özkul Çobanoğlu, Mümtaz Sarıçiçek, İbrahim Atabey, Aziz Kamil Yılmaz… Kadim dostlar… 

        Öğrenciyiz o yıllarda Hacettepe Türkoloji’de. Hocalarımız ise dillere destan: Ahmet Bican Ercilasun, Bilge Ercilasun, Talat Tekin, Dursun Yıldırım, Umay Günay, Sadık Kemal Tural, Abdurrahman Güzel, Meserret Diriöz, Nevin Önberk, Tulga Ocak, Ali Akbaş, Cemal Kurnaz... 

        Bizim Ocak’taki minik Aytmatov yazısının ardından bir hayli tartışıldı konu camiada. Ben de tartışıldım hâliyle… “Aytmatov nasıl olur da bu dergide yer alır?” vs. vs. Neyse ki başta Muharrem Şemsek olmak üzere akil kişiler bu kuru gürültüye mani oldular, o vakitler.

        Sonra yine öğrencilik yıllarında üç ayda bir aldığımız kredilerle çıkardığımız Nilüfer dergisi… Yıl 1985. 3. sayıda “Aytmatov Özel Bölümü” hazırladık. Zaten üç sayı çıktı dergi o dönem. Bu sayı, yazarla ilgili eksiği gediğine rağmen bilinen ilk derli toplu çalışmaydı. Pek çok yazı ve akademik çalışmaya da kaynaklık etti dergi… 

        Bugünlerde İbrahim Atabey Hocam, Nilüfer’in tarihini yazmaya hazırlanıyor. Dergiyi daha sonra devam ettiren Mümtaz Sarıçiçek Hocam da derginin Elazığ günlerini kaleme alacak İnşallah...

        Sonrasında yüksek lisansta Selvi Boylum Al Yazmalım’ı çalıştım. Ardından da doktorada Aytmatov’un bütün eserleri ve uyarlama filmlerini işledim. Her ikisi de ilkti bu çalışmaların. O yıllarda zordu bu işler, kaynaklar sınırlıydı. Hacettepe Kütüphaneleri, Millî Kütüphane ve Kızılay’daki Sovyet kitapları ve dergileri satan bir kitapçı. Bir de Türkçe öğrettiğim yabancı dostlarımın bana ulaştırdığı kaynaklar.

        Ardından TÖMER adına 2,5 yıl Berlin’de görev yaptım. Özellikle Doğu Berlin kütüphaneleri ana kaynağım oldu. Varşova, Prag ve Batı Berlin kütüphaneleri de kaynaklarını sundu bana. Duvar yıkılmıştı ama iki Almanya birleşmemişti henüz. Haftada iki gün bisikletimle Doğu Berlin’e geçiyordum. Gri pasaportla geçiş yaptığım için ayaküstü sorgulamalar da olmuyor değildi arada. Polisler pasaportumda sadece iki sayfa kaldığı için bir kâğıt vermişti bana. Onu damgalıyorlardı artık giriş çıkışlarda. Güzel günlerdi... Her anlamda tarihe şahitlik ediyordum günü birlik. 

        91’de Lüksemburg’da tanıştım Aytmatov’la. Doğu Berlin’de Dişi Kurdun Rüyaları’nın müzikal-tiyatro uyarlamasına beni davet eden Rusya’nın Doğu Berlin Büyükelçiliğinde görevli kültür ataşesi yardımcı oldu bana.

        Aytmatov, o günlerde SSCB büyükelçisiyken malum sürece bağlı olarak Rusya büyükelçisi konumuna gelmişti. Zor günlerdi Aytmatov için… Bir saat olarak tasarlanan ama altı buçuk saat süren bu görüşmede bildiklerimle bilmediklerim yer değiştirdi. Çok şey öğrendim o gün. Hepsi hâlâ aklımda ve hâlâ bana rehber.

        Sonra iki defa daha görüştük Aytmatov’la İstanbul’da. Biri ayaküstü bir görüşmeydi. Diğerinde ise o zamanki TGRT’nin desteğiyle Eyüp Sultan’ı ziyaret ettik ve Süleymaniye’ de Osmanlı yemekleri yedik.  O güne dair Türkiye Gazetesi’nden Rahim Er Bey bir röportaj yayımladı. Ben de bir röportaj yaptım ama pek çok konuda örtüşen bir röportaj olduğu için yayımlamadım. Bu görüşme de bir defa daha alt üst etti yazar hakkındaki düşüncelerimi. Bildiklerimi, daha doğrusu bildiğimi sandığım pek çok şeyi bir defa daha gözden geçirdim bu görüşmeden sonra.

        O günlerde Aytmatov’un yüzünde yeni tür zorlukların izlerine rastladım. Aytmatov, eserlerinden uyarlanan filmlerle ilgili olarak İstanbul Film Festivali çerçevesinde buradaydı. Yorgundu Aytmatov, insan yorgunuydu. Aynı zamanda da dimdik ayakta ve hâlâ hepimizin fersah fersah önündeydi.

        TGRT adına festivalde görevliydim. Festival izleyicisi olarak da uzaktan hep takip ettim Aytmatov’u. Yazar, sabah erken saatlerde başlayan görüşme, tanışma, buluşma, basın toplantısı ve festival faaliyetlerinde birbiriyle bağlantısız onlarca insanla bir araya geliyordu. Hepsiyle samimi, doğal ve Aytmatov kalarak görüşüyordu. Aytmatov için Aytmatov olmak ve kalmak hiçbir zaman kolay olmamıştı ama o günlerde daha bir zordu bu iş yazar için.

        Ve www.aytmatov.org . Biraz eskidi, yıprandı ama hâlâ hizmete devam ediyor on küsur yıldır. Yeniden çalışmaya başladım. Bu konuda da bir şeyler olacak İnşallah.

        On yıl oldu Aytmatov’u kaybedeli. O bizim için çok önemli şeyler yaptı. Yol gösterdi insanlığa. Hâlâ da öyle. Şimdi sormamız gereken soru şu: Biz onun için neler yaptık? İçimden geçen cevap: Pek az şey!

        Geçen on yılda onlarca akademik toplantı yapıldı. Konferans, panel, toplantı vs. vs. Yüzlerce farklı yerde etkinlik… Bunlar tamam da hâlâ soru şu: Biz ne yaptık Aytmatov için?

        Belki de en büyük eksiğimiz, Aytmatov’u değil de kendi Aytmatov’umuzu anlamamız ve anlatmamızdı. Kırgızistan, Türkiye ve Kazakistan’a sığdırmaya çalıştık dünyaya sığmayan yazarı.

        Aytmatov, kendi düşüncelerini söylüyordu ama bizi, topyekûn insanlığı düşünerek yapıyordu bunu. Biz ise sadece kendi penceremizden gördük Aytmatov’u. “Aytmatov” kavramını olduğu gibi değil de bize uyan birkaç satırla anlamaya çalıştık hep.

        Ve biz akademisyenler de insanlık için değil de biz akademisyenler için yazıyor gibi yaklaştık Aytmatov’a. Dünya genelinde akademisyenler ne kadar ilgilendi peki Aytmatov ile? 

        Aytmatov’un beklediği de istediği de bu değildi.

        Aytmatov’un dünyada bilinirliği artmıyor artık; konuşmalarda, beyanlarda tam aksini söylesek de! “Yüzlerce dile çevriliyor Aytmatov.” diyoruz. Acaba hangi diller bunlar? O eskidendi, SSCB yıllarıydı. “En çok okunan birkaç yazardan biri.” diyoruz. Hangi kayıtlı veriyle söylüyoruz bunu? Bir zamanlar doğruydu bu ama...

        Hiçbir şey için geç olmadığı gibi bunun için de geç değil. Yeniden başlamalıyız Aytmatov’a ABC’den.  

        Bu yazı, “Anladık, anlamadık” yazısı değil, anlaşılacağı üzere. Bu yazı, “Anlatamadık” yazısı. Anmamız anlama, anlamamız anlatma olsun!