İstiklal Marşı: Bir Kehanet-i Şairane

Temmuz 2018 - Yıl 107 - Sayı 371



        Neden eskileri hatırlatıp duruyoruz?

        Hafızası olmayan bir aşk yaşamaz. Düşünün ki bir arkadaşınızla gönül yakınlığınız oluyor, orası burası gezip dolaşıyorsunuz. Haftaya buluştuğunuzda arkadaşımız hiçbir şey hatırlamıyor. Her hafta böyle. Her defasında baştan başlıyorsunuz. Böyle bir aşkın yaşama şansı yoktur. 

        Şurası göz göze geldiğimiz yer

        Şurası söyleşip güldüğümüz yer

        Şurası baş başa kaldığımız yer

        Buralara sık sık gelişim ondan

        mısralarıyla başlayan bir şarkı var. 

        Burada anlatıldığı gibi aşk, gücünü geçmişten, hatıralardan alır. “Bana her şey seni hatırlatıyor” deriz. Böylelikle zamana ve mekâna tutunuruz. İlk tanıştığımız yer, evlendiğimiz düğün salonu, ilk çocuğumuzun doğduğu doğumevi, ilk evimiz… Yaşanmışlıklar ve paylaşımlar ile geçen bir süreçte 2 iken bir oluruz. Aynı geleceğe bakarız. “Bizim hayallerimiz, bizim ideallerimiz” olur.

        Biz, milletimizi de böyle severiz. Malazgirt deyince, Çanakkale deyince, İstanbul, Bursa deyince ortak bir hatıraya yaslandığımızı düşünürüz. Buraları sık sık anışımız ondandır. Tarih, edebiyat, coğrafya bilgimizle hafızamızı inşa ederiz. Bu şekilde Türk oluruz. Türkistan’dan Bosna’ya kadar yüzyıllar boyu devam eden medeniyet hamlesinin öznesi Türk’tür. “Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir” diyen şair, hafızamızı bilgi ve kültür ile inşa etmemizin gereğine işaret eder. Türk olmak, bir bilgi ve duygu işidir. Alzheimer olan milletlerin geleceği yoktur. Dün bize Sevr’i dayatanlar orada hazır beklemektedir.

        Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

        Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan 

        Bu memleket bizim

        diyen Nazım, atalarımızın büyük hikâyesini sahiplenir. Esas olan kendini o hikâyeye ait hissetmektir. 

        Bu büyük hikâyenin son büyük safhasını oluşturan Millî Mücadele’yi öğrenmek de bizlere düşen bir görevdir. 

        Millî Mücadele’nin başlarında

        Sene 1920. Millî Mücadele başlamış, devam etmektedir. Bir yandan düşman dört yandan ilerlemekte, diğer yandan iç isyanlar peş peşe gelmektedir. Henüz kazanılmış bir zafer yok. İngilizler İstanbul’u işgal etmiş, Meclis-i Mebusan dağıtılmıştır (16 Mart 1920). İstanbul’daki birçok aydın, Millî Mücadele’ye katılmak üzere Ankara’ya gelmektedir. Bunlar arasında Mehmet Âkif de vardır. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde duyurulduğuna göre Âkif’in Ankara’ya geliş tarihi 28 Nisan 1920. 

        İstiklal Marşı: Bir Kehanet-i Şairane

        Millî Mücadele devam ederken, askeri şevklendirecek bir millî marşa ihtiyaç duyulur. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı, 7 Kasım 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde bir yarışma açıldığını duyurur. Buna göre, 23 Aralık 1920 tarihine kadar gönderilecek şiirler jüri tarafından değerlendirilecek, kazanana 500 altın lira ödül verilecektir. Bu para, o gün Ankara’da iki çiftlik almaya yetecek bir paradır. Milletvekili maaşının 8 lira olduğu düşünülürse, ödülün büyüklüğü daha iyi anlaşılır.

        Yarışmaya 724 şiir gönderilir. Fakat jüri hiçbirini marş için uygun bulmaz. 

        Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, bu marşı Mehmet Âkif’in yazabileceğine inanmaktadır. 

        Âkif, bu tarihte 47 yaşındadır. Safahat adı altında topladığı 7 şiir kitabından beşini bastırmış, altıncı kitabı olan Âsım’ın birçok şiirini de dergilerde yayımlamış, kamuoyunun yakından tanıdığı bir şairdir. Âsım’da yer alan Çanakkale Şehitlerine şiirini bilmeyen yoktur. Eşref Edip ile birlikte çıkardıkları Sebilürreşad isimli dergi ile de şöhreti yayılmıştır. 

        Fakat Âkif, para karşılığında marş yazmayı kabul etmediği için yarışmaya katılmamıştır. Bunun üzerine, Hamdullah Suphi bir mektup yazarak Âkif’in ödülle ilgili tereddütlerini ortadan kaldırmaya söz verir:

        “Pek aziz ve muhterem efendim.

        İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbir vardır. Zât-ı üstâdânelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husûlü için son çare kalmıştır. Asîl endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim. (2 Şubat 1921)”

        Âkif, “Kahraman Ordumuza” ithaf ettiği şiiri Taceddin Dergâhı’nda kısa sürede yazarak tamamlar (17 Şubat 1921). 1 Mart 1921 günü Hamdullah Suphi’nin Meclis’te okuduğu şiiri, milletvekilleri çok beğenir ve ayakta alkışlarlar. Âkif, mahcubiyetinden başını kolları arasına alarak sıranın üzerine kapanır. Şiir, istek üzerine üç kez okunur. Bu sırada Âkif’in heyecanından dışarı çıktığı görülür. Meclisteki görüşmeler sonucunda şiir, 12 Mart 1921 Cumartesi günü, Türk Milletinin İstiklâl Marşı olarak kabul edilir. Bu belki de tarihte, “istiklal”den önce yazılmış tek istiklal marşıdır.

        Âkif, 500 liralık ödülü, bir rivayete göre hastanede tedavi olan gazilere, bir rivayete göre yoksul kadınlara meslek edindirmek amacıyla kurulan Dârü’l-Mesâi’ye bağışlar.

        Âkif yoksuldur. Yoksul yaşamış, yoksul ölmüştür. Soğuk kış günlerinde üzerinde bir paltosu bile yoktur. Kalması için kendine Taceddin Dergâhı’nda bir oda verilmiştir. Marşı da burada yazar. Bundan önce Etlik’te, dostu Neyzen Tevfik’in kardeşi Şefik Kolaylı’nın evinde kalır. Şehre ineceğinde onun paltosunu, yağmurluğunu ödünç alır. Meclis’e her gün yürüyerek gidip gelir. En az 5 km. Şimdiki gibi asfalt yol yok. Karda, yağmurda yollar çamur içinde. Âkif ödülü reddedince, “Keşke kabul etseydin; üstüne bir palto, yağmurluk alırdın.” diye takılan Şefik Kolaylı ile günlerce konuşmaz.

        ***

        Âkif, İstiklal Marşı’nı kahraman ordumuza ithaf eder. Safahat’ına da almaz. Sebebini soranlara, “O benim değil, milletimindir.” diye cevap verir.

        Son günlerinde ziyaretine gelen misafirlerden birisi, “İstiklal Marşı şimdi olsa daha iyi yazılmaz mı?” diye sorar. Âkif’in cevabı oldukça net ve serttir: “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” 

        ***

        Âkif, İstiklal Marşı’nı yazdığında sadece I. İnönü Zaferi kazanılmıştır (10 Ocak 1921). Sonrasında Yunan ordusu Eskişehir ve Afyon cephelerinde ilerleyecektir. Meclis’te Polatlı’dan gelen Yunan toplarının sesi duyulacaktır. Ankara düşerse, bütün ümitler sönebilir. Bakanlar Kurulu’nun gizli toplantısında Meclis’in geçici olarak Kayseri’ye taşınması kararı alınmıştır. Hükûet önerisi, Meclis’te hararetli tartışmalara yol açacak, Âkif, “Meclis’i taşıyalım ama Kayseri’ye değil, Polatlı’ya” diyerek öneriye karşı çıkacaktır (23 Temmuz 1921). Sakarya Zaferi için 13 Eylül 1921’i, Başkomutanlık Zaferi için 30 Ağustos 1922’i beklemek gerekecektir.

        ***

        Tarihin akışı, bu şekilde olmayabilirdi. Zaferler peş peşe gelmeyebilirdi. O günlerde tam bir belirsizlik vardır. Bu karanlık günlerde Âkif’in azimli, kararlı, inançlı ve ümitli tavrı, orduya ve millete büyük moral olur. Gelişmeler onu haklı çıkarır. O günün şartlarında bunları söyleyebilmek için Âkif olmak gerektir. Bu, bir bakıma bir kehanet-i şairanedir. 

        Âkif bir iman adamıdır. Allah’ın rahmetinden ümidini hiç kesmez. Her zorlukla birlikte bir kolaylığın olduğuna inanır. Sabrın sonunda mutlaka zafer vardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nazım da, Kuva-yı Milliye Destanı’nda şöyle der:

        “Âkif inanmış adam

        Büyük şair.” 

        “Doğacaktır sana va’d ettiği günler Hakk’ın/ Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın” diyen Âkif’e, zaferden sonra, nasıl bu kadar emin konuşabildiğini sorarlar. “Başımızdaki adamı kim görse, zaferin doğacağına inanırdı.” diye cevap verir.

        Çanakkale mucizesinin destanını yazan Âkif, zaferin kazanılacağından emindir. Şu sözler, milletin duymak istediği ilahi bir müjde gibidir. Asker, Sakarya’da, Dumlupınar’da İstiklal Marşı’nın verdiği bu heyecanla ilerleyecektir. 

        Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,

        Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

        O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

        O benimdir, o benim milletimindir ancak!

        ***

        Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

        Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

        Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;

        Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

        ***

        Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

        Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

        Doğacaktır sana va’d ettiği günler Hakk’ın...

        Kim bilir, belki yarın... belki yarından da yakın.

        ***

        Bu dünyada istenen nedir? Akşam gidebileceğin sıcak bir yuva, sokaklarında özgürce dolaşabileceğin bir vatan. Yeryüzünde bir pasaportu, kimliği olmadan dolaşan milyonlarca vatansız insan var. İşte ülkemize sığınmış Suriyelilerin hâli ortada. Türk milleti, vatanını kaybetmemek için her şeyini vermeyi göze alır:

        Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,

        Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

        Günde beş vakit okunan ezanlar bizim ecdadımızdan gelen geleneğimizdir. Bir gün İran büyükelçisi, “Türkiye’de en çok hoşuma giden şey, dinlediğim ezanlardır.” demişti. İran’a gidince ezanın radyo ve televizyondan okunduğunu öğrendik. Meğerse her yerde bizdeki gibi değilmiş. Âkif, bunun aynı zamanda bir özgürlük sembolü olduğunun farkındadır:

        Rûhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli;

        Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

        Bu ezanlar -ki şehâdetleri dinin temeli-

        Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

        İstiklal Marşı’nın sonundaki mısralar, hem o günün şartlarında hem de yarınlarda, milletimizin hep bir ağızdan haykırdığı bir özgürlük beyannamesi gibidir:

        Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

        Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

        Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.

        Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;

        Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

        ***

        O dönemde yaşayan iyi şairlerimiz vardı. Ancak hiçbiri bizim için Âkif kadar gözyaşı dökmedi. Mesela Şair-i Azam diye anılan Abdülhak Hamit, ölen hanımı için Makber’i yazmakla meşguldü. Ahmet Haşim altın kulelerden kuşlar uçurmaktaydı. Cenap Şahabettin kar musikilerini dinlemekteydi. Âkif milletin derdiyle dertlenen adamdır. Arka sokakların, açların, yoksulların şiirini yazan odur. İmparatorluk yangın yerine dönmüştür. Ordu, bütün cephelerden eriyerek çekilmektedir. Âkif, “Gitme gel yolcu berâber oturup ağlaşalım/Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım” diye hıçkıran adamdır. Millî Mücadele başlayınca yayan yapıldak yollara düşmüştür. Çıkardığı Sebilürreşad’ı Millî Mücadele’nin emrine vermiştir. Balıkesir, Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Antalya, Konya, Kastamonu’da yaptığı konuşmalarla halkı Millî Mücadele’yi desteklemeye çağırmıştır. Bu samimiyetinden dolayı İstiklal Marşı’nı yazmak ona nasip olmuştur. 

        Âkif’in izinde

        Ben 1974’te öğrenci olarak Ankara’ya geldim. Hamamönü’nde Hacettepe Öğrenci Yurdu’nda kaldım. Ankara’ya okumaya gelen öğrencilerin de benimkine benzer duygular yaşadıklarını biliyorum. Beni buraya gönderen iradenin bir bildiği vardır, Ankara’da maddi manevi nasibim vardır diye düşündüm. (Sonraki yıllar bana bunu öğretti. Burada “ol”dum, kendimi buldum. Dostlarım oldu, öğrencilerim oldu, ailem oldu.) Ankara ruhaniyetli şehir. Hacı Bayram’ın şehri. Düşman ayağı değmemiş. Millî Mücadele’nin kutlu başşehri. 

        Benim öğrencilik yıllarımda Hamamönü yıkık dökük evlerden oluşan, yoksulların gariplerin yaşadığı bir yerdi. Taceddin Dergâhı yeni restore edilmiş. Fakat ziyarete açık değil. Sadece resmî anma günlerinde açılıyor. Şimdiki kadar bilinmiyor, tanınmıyor. Hacettepe’de öğrenciler yanı başlarındaki Âkif’ten habersiz gülüp eğleniyorlar. Yayımladığım ilk yazılarımdan biri buna dairdi (“Âkif’in Evinde”, Millet, l982; Türk Edebiyatı, Sayı 158 (1986), s. 66).

        Vakit buldukça eski Ankara’da, Hamamönü sokaklarında, o kahramanların ayak izlerine basarak dolaştım. O günlerin havasını soludum. Gar’a gittim, trenle cepheden dönen, kolunu bacağını kaybetmiş askerlerimizi görür gibi oldum. Eski Meclis’e uğradım. Başında kalpaklarıyla, gaz lambalarının ışığında, Türk milleti yok olmasın diye sabahlara kadar kafa yoran o dağ gibi kahramanların, o küçücük sıralara nasıl sığdıklarına şaşırdım. Bunaldıkça Taceddin Dergâhı’nı ziyaret ettim. Her gittiğimde Âkif’in pencereden bana gülümsediğini gördüm. Gönlüm daraldığında, ümitsizliğe kapıldığımda açıp Safahat’tan bir şiir okudum, İstiklal Marşı’nı bir daha, bir daha okudum. İçim ışıkla, ümitle doldu. 

        Hamamönü’nün geçmişini Hamdi Amca’dan dinledim. Hastanenin yanındaki tepeye neden Hacettepe dendiğini anlattı. “Hamamönü eskiden üst düzey yöneticilerin, varlıklı ailelerin kaldığı bir yerdi. Nohut, fasulye, pirinç gibi ihtiyaç maddelerini oraya bırakırlar; yoksullar da akşamdan sonra kimse görmeden alırlardı da ondan.” dedi. “Bir kış gecesi, babam annemi uykudan uyandırdı. Komşunun bacası tütmüyor, dedi. Kendisi kömür çuvalını, annem odun çuvalını omuzladı; birlikte komşunun kapısına vardık. Babam bana, komşunun camına bir çakıl fırlatmamı söyledi. Biraz sonra evin ışığının yandığını gördük. Çuvalları kapıya bırakıp uzaklaştık. Eve geldikten bir süre sonra komşunun bacasından duman çıkmaya başladı. Babam, artık uyuyabiliriz, dedi.”

        Bunları anlatarak sözü uzattığımın farkındayım. Ankara’nın nasıl ruhaniyetli bir şehir olduğunu hatırlayalım, istedim.

        Hamamönü sokaklarında dolaşırken Âkif’in sohbetlerinde bulunmuş Kâzım Amca ile tanıştım. O tarihte 90 yaşındaydı. Hafızası berraktı, dinçti. İnşaat malzemeleri sattığı barakasında tek başına yaşıyordu. Sık sık uğrar sohbetini dinlerdim. 

        Eskiden “Safahat hafızları” varmış. Safahat’taki bütün şiirler ezberlerinde. Ben, bunlardan bazılarına yetiştim. 

        Birisi Osman Yüksel Serdengeçti. DTCF’de öğrenci. Arkadaşı Selahattin Ertürk ile, gece evine gitmek için yola çıkarlar. Biri Safahat’tan bir şiir okur, bitirince öbürü başlar. Şiirler okuyarak evin önüne kadar varırlar. Serdengeçti, “Selahattin, şimdi sen eve yalnız döneceksin, hadi ben seni bırakayım.” der. Bu şekilde sabaha kadar iki ev arasında gidip gelerek Safahat’ı hatmederler. 

        Sevgili gençler, sizlerden bu kadarını bekleyemeyiz. Ama kütüphanenizde bir Safahat bulunmalı, Âkif hakkında yazılanları okumalı, değil mi?

        ***

        Âkif bizim vicdanımız. Karanlık gecelerde ışığımız. Geçmişten geleceğe ümit kaynağımız. O, büyük hikâyenin ta kendisi. Onu tanıdıkça ve sevdikçe o büyük hikâyenin bir parçası ve devamı olduğumuzu anlarız. Her İstiklal Marşı söylendiğinde bunu daha iyi anlarız.

        Rahmet Âkifimize, rahmet Millî Mücadele’nin başkomutanına, silah arkadaşlarına, fedakâr askerlerine… Her birini rahmetle, minnetle, şükranla anıyorum. Aziz hatıraları önünde tazimle eğiliyorum.