Tanrı Zar Atmaz!

Nisan 2018 - Yıl 107 - Sayı 368



Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

Durum diye bir laf var, buyurun size durum;

Bu toprak çirkef, bu gökyüzü bodrum!

(N. Fazıl Kısakürek, Destan)

 

        Maddi uygarlığımızı pozitif bilime borçluyuz. Pozitif bilim tarihini Newton’la başlatmak yanlış olmaz. Hiç şüphesiz Newton’a gelinceye kadar çok önemli bilimsel faaliyetler ve bilimsel keşifler vardı. Ancak bu çalışmaların hiçbirisi makro düzeydeki hareketin prensipleri ile evrendeki düzenin temeli olan kütleçekim yasasını ortaya koyamamış, bunların matematiksel formüllerini oluşturamamıştı. Newton’u farklı ve önemli kılan budur.

        Newton mekaniği bize duyularımızla algıladığımız âlemdeki olguların ve oluşların açıklamasını ve yasalarını vermiştir. Ayrıca Newton, diferansiyel ve integral hesaplarını da bulan büyük bir matematikçiydi. Pozitif bilimde atom altı evren/mikro evren gözlemlenebilir hâle gelinceye kadar dünyadaki ve evrendeki tüm oluşların Newton yasaları ile anlaşılabileceği ve açıklanabileceği kabul edilmiş; makro evrende bu anlamda yapılan çalışmaların teorileri doğrulamasıyla da bilim teolojiye Galileo’dan sonraki ikinci büyük başkaldırısını yapmıştı. Sonraki çalışmalar Newton fiziği/mekaniği üzerine yapılan çalışmalardır. Einstein da bu ayak izlerinden yürüyerek İzafiyet Teorisi’ne ulaşmıştır. Ancak Einsten’ın ışık üzerinde yaptığı çalışmalarla ulaşmış olduğu sonuçlarda, dünyamızdaki ve evrendeki tüm oluşları açıklayabildiği varsayılan Newton yasalarının, atom altı evrende/mikro kozmosta işe yaramadığı görülünce, bilim dünyasında müthiş bir şaşkınlık ortaya çıkmıştı. Kendi gözlem ve çalışmaları ile ortaya çıkmış olan bu durum karşısında Einstein’ın da şaşıp kaldığını ve bu duruma olan tepkisini, Zamanın Kısa Tarihi’nde Hawking şöyle anlatır.

        “Genel olarak kuantum mekaniği bir gözlem için tek bir kesin sonuç öngörmez. Bunun yerine muhtemel bir dizi farklı sonuç öngörür ve bize bunların hangisinin ne kadar olası olduğunu söyler. Aynı ölçümü aynı biçimde başlayan, birbirine benzer, çok sayıda sistem üzerinde yaparsak elde edeceğimiz ölçüm sonucu, belli sayıda olayda A, belli sayıda farklı olayda B vs. olur. Sonucun A veya B olacağı seferlerin yaklaşık sayısını öngörebiliriz, ancak tekil bir ölçümün sonucunu göremeyiz. Bu yüzden kuantum mekaniği bilime kaçınılmaz bir öngörülemezlik ekler. Einstein bu fikirlerin gelişiminde önemli bir rol oynamış olmasına karşın buna çok sert biçimde karşı çıkmıştır. Einstein’ın Nobel Ödülüne kuantum kuramına katkılarından dolayı layık görüldüğünü hatırlayalım. Buna rağmen Einstein evrene şansın hükmettiğini asla kabul etmedi; kendisinin ünlü ifadesi bu konudaki hislerini çok güzel özetlemektedir: “Tanrı zar atmaz”.

        Einstein’dan sonra teorik fiziğin dâhisi kabul edilen Stephen Hawking geçen ay vefat etti. Birçok kişi Hawking’in popüler bilim üslubu ve tadında yazmış olduğu Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabını okumuştur. Hawking bu eserinde, Büyük Patlama’dan Evrenin Genişlemesine, Kuantum Mekaniğinden Karadeliklere, Zamanda Yolculuktan Solucan Deliklerine kadar bilimsel olduğu kadar fantastik ve aynı zamanda “bilimsel felsefe/bilimsel spekülasyon” olarak adlandırabileceğimiz konuları, bizim gibi bu alanın cahillerinin anlayabilmesini teminen oldukça basit anlatmayı başarmış bir bilim insanı idi. Bununla birlikte Hawking bu eserinde modern/pozitif bilimin yarattığı uygarlığımızın karşı karşıya bulunduğu ve artık tüm bilim muhitinde üzerinde mutabakata varılmış küresel felaket risklerine hiç yer vermemiştir. Belki bunu kitabın yayınlandığı tarihe bağlamak gerekir.

        Bununla birlikte Hawking son yıllarda, çeşitli tarihlerde vermiş olduğu mülakatlarda, insanlığın küresel ısınma, nükleer savaş, genetiği değişmiş virüsler ve yapay zekâdan kaynaklanan ve insanlığın sonunu getireceğini iddia ettiği tehditlerden sıkça söz etti. Ancak bu tespit ve uyarıları yaparken hiçbir zaman gezegenimizi bugünlere getiren bilimsel bilgi üretim faaliyetlerine, bilginin amacına ve yöntemine dair hiçbir eleştiri getirmedi. Aksine BBC’ye verdiği bir mülakatta; “İlerlemeyi durduracak ya da kaydettiğimiz ilerlemeden geri dönecek değiliz. Bu nedenle tehlikelerin farkına varmalı ve kontrol altına almalıyız. Ben iyimser bin insanım. Bunu yapabileceğimize inanıyorum” diyerek iyimserliğini muhafaza ettirmeyi sürdürdü. Fakat bu iyimserliğine rağmen insanlık adına çok ciddi endişeleri olmalı ki son yıllarda sıklıkla şu uyarılarda da bulundu: “İnsanoğlunun saldırganlığı nükleer savaşlara yol açabilir. Böylece medeniyet sona erer ve insanlık biter. Hiçbir problemimizin çözümü dünyada yok. Ama dünya bize başka bir perspektif sunuyor. İnsanoğlunun geleceğinin uzayda olduğuna inanıyorum. İnsanlar başka gezegenlerde koloni kurarak soylarını devam ettirebilir”

        Aşağıdaki satırlarda, insanlık olarak geldiğimiz nokta itibariyle tüm bilim mahfillerince küresel bir felaket senaryosuna dönüştüğü kabul edilen küresel ısınma, nükleer savaş, genetiği değişmiş virüsler konusu ihmal edilerek, Hawking’in bir diğer tehdit unsuru olarak gördüğü yapay zekâ tartışmalarında birkaç söz söylenmeye çalışılacaktır. Ancak bundan önce Hawking’in teşhis ve derlendirmelerine temel aldığı “insanın saldırgan karakteri” üzerinde bir miktar durmak gerekmektedir: Bu bağlamda, örneğin insanın bu saldırgan karakterinin, aynı zamanda insanın pozitif bilgi üretiminin de dinamiği olup olmadığı önemli bir tartışma başlığı olarak görünmektedir.

        İnsan Özünde Saldırgan Bir Varlık mıdır?

        Tarih bize insanoğlunun saldırgan olduğunu apaçık olarak gösteriyor. Ancak Hawking’in burada kastettiği saldırganlık, insanoğlunun hırsının emrine girmiş olan bilimsel bilgi ve onu kullanma biçimiyle ilgili görünmüyor. Ona göre insan saldırgan bir karaktere sahip olduğu için nükleer veya diğer bilimsel başarılar tehdit unsuruna dönüşüyor. Oysa bu bilgi üretiminin de insanın saldırganlığının ve hırsının bir sonucu olduğunu tespit etmek durumunda değil miyiz? Böyle diyemesek bile en azından, “bilginin verdiği güçle insanoğlunun saldırgan/yok edici karakteri yeni imkân ve araçlarla donandı ve insanoğlu daha da saldırgan oldu” diyemez miyiz? Pekâlâ diyebiliriz; çünkü olgular onu gösteriyor. 

        Batı düşüncesi “Bilginin kaynağı doğadır. Bu bilgi, ne pahasına olursa olsun doğadan sökülüp alınmalıdır” temeli üzerinde oluşmuştur. Bu bilgi Aydınlanma’dan bu yana doğadan sökülerek alınıyor. Yani nükleer silahları da bulan ve üreten bilgi. Bu bilgi stoku bugünkü uygarlığımız yarattı. Ayrıca Aydınlanma ve Sanayi Devrimi ile birlikte insanoğlunun en müthiş zenginliği/yetisi olan bilgiyi keşfetme ve onu yeniden üretebilme kapasitesi, bir önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere insanı tüm olguları anlayabileceği ve tüm oluşlara egemen olabileceği zehabına da sevk etti. Bu bilgi ve onun yarattıkları bu gün insanlığı ve gezegeni tehdit ediyor. Hawking de aslında aynı şeyi söylemekle birlikte bize kendince bir çıkış yolu olduğunu; onun da uzaya açılmak olduğunu salık veriyor. Yani dünyanın en akıllı insanlarından olduğu kabul edilen Hawking, insanın bilgiyi üretme ve onu kullanma biçimini; bunun yarattığı uygarlığın insanoğlunun sonunu getirebileceğini ve hatta getirdiğini söylemekle beraber, bu bilginin gerekli olup olmadığına dair bir eleştiri getirmiyor; aksine bu bilginin insanlığın sonunu getireceğine dair öngörüsünden hareketle; “ uzaya açılalım, orada koloniler kuralım ve insan ırkının hayatiyetini oralarda sürdürelim” diyor.

        Hawking’in bakış açısında bir paradoks/çelişki olduğunu söylemek durumundayız. Çünkü Hawking’e göre sorun, insanın ürettiği bilgide ve onun yarattığı tehdit unsurlarında değil; onun saldırgan karakterinde. Oysa söz konusu bilgiyi Hawking’e göre özünde saldırgan olan insan üretmektedir. Yani özünde saldırgan olan insan bu bilginin sağlamış olduğu ve kullanmaktan kaçınamayacağı bir güçle donanmakta; yine de Hawking’e göre insanın bilgi üretme amacı ve ürettiği bilgi masum, ama onun saldırgan karakteri suçlu olmaktadır. İnsanoğlu bu konuda başarılı olur mu olmaz mı bunu tabii ki belki yüzlerce yıl sonra anlayacağız ama Hawking, insanoğlunun bilgi üretme yetisine dayanarak iyimserliğini muhafaza etmeye çalışıyor. Fakat yine de ümitsiz olmaktan kendini kurtaramıyor: Ona göre bir nükleer badireyi atlatsak bile yapay zekâ insanlığın sonunu getirecek bir başka tehdit unsuru olarak bizi bekliyor.

        Yapay Zekâ İnsanın Dışında Bir Şey mi?

        Pozitif bilimi dogmalaştıran bilim insanlarına göre insan evrim sonucu ortaya çıkmış bulunduğu için, bu oluşun çok doğal/mantıkî bir sonucu olarak, insan kendi türünü var ve egemen kılması açısından evrimini tamamladığında her şeye egemen olacak; hatta kendi varlığının var kılınmasına da. Bu öngörü, insanın sonlu bir varlık olmaması ve kendi varlığının kendi elinde olması durumuna tekabül eder. Bu “ihtimaller(!) üzerinde çok miktarda kalem oynatılmakta, kehanetlerde bulunulmaktadır. 

         Bu hususa yoğunlaşan bir akademisyen-yazar olan Yuval Noah Hararı; “Bilinci olmayan algoritmaların asla erişemeyeceği, kendi türümüze has bir yeteneği koruyabileceğimize inanmak hayal dünyasında yaşamaktan başka bir şey değil. Bu hayali yıkacak bilimsel cevapları üç maddede özetleyebiliriz” dedikten sonra bu maddeleri şöyle sıralıyor:

        1. Organizmalar birer algoritmadır. Her hayvan, Homo Sapiens dahil olmak üzere, milyonlarca yıllık bir evrim sürecinde şekillenmiş organik algoritmaların bir araya gelmesiyle oluşur.

        2. Algoritmik hesaplar, hesaplamayı yaptığınız aletin malzemesinden etkilenmez. Tahta, metal ya da plastik fark etmez; bir abaküste iki boncuk iki boncuk daha her zaman dört boncuk edecektir.

        3. Bu nedenle organik olmayan algoritmaların, organik benzerlerini asla taklit edemeyeceklerini, hatta onları geçemeyeceklerini iddia etmek için ortada hiçbir sebep yoktur. Hesaplar tuttuğu sürece algoritma karbon ya da silikonmuş ne fark eder?

        Görüleceği üzere yukarıda varılan sonuç, çok özel biyolojik ve ruhani bir varlık olan insanın sadece bir algoritmadan ibaret olduğu inancına dayanarak varılan bir sonuçtur. Bu kabule içkin olan düşünce ise -evrimin bir sonucu olsa da- insanın nihayetinde kendi varlığı kendi elinde olan “homo deus” olacağına dair bir inandan kaynaklanmaktadır. Başta internet dünyası olmak üzere matbuat, bilimsel fantezi edebiyatı, film endüstrisi, “varlığı kendisinden ve kendi elinde olan insan” önermesinden hareketle üretilmiş bu tür malzemelerle doludur. Hawking gibi dâhi bir bilim adamının da bu tür görüşlere itibar etmesi, üzerinde durulması gereken tuhaf bir durum oluşturmaktadır. 

        Sonuç olarak yapay zekâya dair görüşler; insanın ürünü olan yapay zekânın, bilinçli ve özgür bir varlık olarak insandan bağımsızlaşacağı, kendi bilincini yaratacağını, çünkü insanda gözlenen duygu, zihin, bilinç, idrak vb. gibi özelliklerin dahi birer algoritma konusu olduğunu içeren bu kabul, kendi kendisini tüm bu özelliklerle/yetilerle var kılacak olan yapay zekânın insanoğlunu kazaen değil, bilinçle/taammüden yok edeceği noktasında toplanmaktadır.

        Bu bakış açısı oldukça uçuk ve sadece fantastik bir düşünceyi anlatmakta değil midir? Çünkü hem felsefi hem de teolojik olarak yaratılmış/var kılınmış; sınırlı ve sonlu olan bir varlık, yaratıcısını/var kılanını, kendi kendine yarattığı bir bilincin sonucu olarak nasıl yok edebilecektir? Bununla birlikte şunlar pekâlâ söylenebilir ve makuldür: Diğer tüm makineler veya nükleer reaktörler gibi yapay zekâ ya da benzeri makineler de arıza, kaza ve benzeri sorunlardan dolayı insanlığı yok edebilirler ve böyle giderse -bu satırların yazarının kanaatine göre de- yok edeceklerdir. Çünkü bilinçten ve dolayısıyla duygudan; insaftan, vicdandan, merhametten yoksun bir makine sadece programlandığı işi yapacaktır. Örneğin bu makinenin savaş için programlanmış yapay zekâlı bir robot olduğunu varsaydığımızda bu robotun, nükleer silahın butonuna basmayacağının garantisi asla yoktur. Oysa insan nükleer silahı üretir ancak onun butonuna basılmayacağını Hiroşima ve Nagazaki tecrübesiyle çok acı bir biçimde öğrenmiştir. Hiçbir makine veya yapay zekâ, böyle bir tecrübeye sahip olamaz. Bununla birlikte onun yazılımına ve programına nükleer silah butonuna basabileceğine dair bir veri altyapısı yüklemiş isek bu hâlde risk vardır. Çünkü o makineyi, insana özgü bilinç, idrak, zihin, muhakeme, temyiz kudreti vb. hususlarda birebir insan gibi kılamıyorsak -ki kılamayız- bu risk söz konusu olacaktır. Kaldı ki herhangi bir kazanın vuku bulma ihtimali her zaman kuvvetle mevcut bulunacaktır. 

        Buna bağlı olarak önceleri fantastik bilim kurgu filmlerinin konusu iken, bu defa Hawking gibi bir bilim adamının da itibar ettiği ve “insanlığın sonunu getireceğini söylediği “yapay zekâ”, evrime göre sonsuz ve sınırsız; mutlak egemen bir varlık olan insanın “yarattığı” bir “varlık” olarak, sonlu ve sınırlı olmak durumunda değil midir? Eğer böyleyse mutlak egemen olan insanın karşısında onun yarattığı makinenin insanın varlığını ortadan kaldırabilmesi nasıl mümkün olabilecektir? 

        Kaldı ki Hawking’in yaklaşımında şöyle bir teknik kusur da bulunmaktadır: İnsanoğlu yapay zekâyı yaratmakta ancak onun gezegenimizi yok etme ihtimaline binaen uzayda kendine yeni habitatlar bulmalıdır/bulacaktır. Yani yapay zekâyı yaratan insan, yapay zekânın dünyayı ele geçirmesinden önce veya geçirmesinden sonra, uzayda bulmuş olduğu yeni gezegenlere geçecek ve insanlığın soyunu orada devam ettirecektir. Yani insan yeni yuvasına kendisini felakete götüren aklını/zekâsını birlikte götürecek ve bu yeni yuvasında kendisini felakete sürükleyen bu aklı ve zekâsıyla, herhangi bir tehditle karşı karşıya kalmadan varlığını devam ettirecektir. Eğer böyle olacaksa insan niçin elinde mevcut olan ve bilinen evrenin en güzel gezegeni olan dünyasını kurtarmak için; hemen şimdi, kendisini felakete götüren aklı ve zekâyı kullanma biçimini ve onun bilgi adını verdiğimiz üretimlerinde yeni bir yol aramaz da sonunu göre göre aynı tür bilgiyi üretmeye devam eder? Kaldı ki insandan daha zeki ve saldırgan, bilinçli bir makineden başka gezegenlere kaçarak kurtulmak nasıl mümkün olacaktır? 

        Bu hâlde Hawking ve benzeri bilim insanları niçin birbirlerine ve bizlere biz yanlış yapıyoruz demiyorlar? Çünkü bilimi ve onun üretimlerini kutsuyorlar. Kutsallarına laf söylemiyorlar, söyletmiyorlar. Çünkü bilim ve bilimsel faaliyeti tıpkı bir din gibi kutsal bir olguya dönüştürmüş bulunuyorlar: Amentüsü, mabedi ve rahipleri de bulunan bir din. 

         Oysa yaratılmış ve dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan insanın imkân ve potansiyelinin sonsuz ve sınırsız olması mümkün değildir. Kendisi sonlu ve sınırlı olan bir varlık nasıl olur da -bu bilim insanlarına göre- sonsuzluğu ve sınırsızlığı ima eden bir varlığa; yani yapay zekâya vücut verebilir? Yapay zekâ nihayetinde bir makinedir. Hiçbir makine insanlaşamaz. O sadece bir algoritmadır. Algoritmaların ise ruhu ve nefsi yoktur. Ruhu ve nefsi olmayan hiçbir varlık canlı varlık olamaz; böyle bir varlık insan hiç olamaz. Ancak bu bilim adamları, bu mühendisler, bu makineler ve biz insanlar böyle yaşamaya devam edersek, el birliğiyle gezegenimizin sonunu getireceğiz.