TÜRK KİMLİĞİ ÇEVRESİNDE TARTIŞMALAR

Ağustos 2006 - Yıl 95 - Sayı 228



 

                Türk Yurdu dergisinin yayım hayatındaki 95. yılına rağmen bu dergiye ad veren “Türk” sözünün bugün ne anlama geldiğini veya bu ad üzerinde tartışmaların hâlâ sürmesini neye bağlayabiliriz? 95 yıl önce ortak bir soyu açıklayan “Türk” sözü, bugün nasıl yorumlanıyor? Sözcüklerin, kavramların zaman içinde anlam değiştirmelerine mi? Yakın ancak içerik olarak değişik kavramlar için yeni terminolojiler yaratma ihtiyacının doğmasına mı? Geçen bir asırda siyasi şartların değişmesine mi? Bazı etnik gurupların uluslaşma sürecine girerek, bir zamanlar kendilerini de kapsayan bir kavramdan vazgeçmelerine mi? Bu ve buna benzer soruların sayısını arttırabiliriz. Ancak herkesi tatmin edebilecek bir gerekçe, bir cevap bulmamız şüphesiz pek mümkün olmayacaktır. Çünkü soyut kavramların tek ve kesin izahları yoktur. Bu karmaşık konunun tek bir makale çerçevesinde çözülmesinin zorluklarının farkındayız. Hatta “Türk Kimliği” ile ilgili kapsamlı eserlerin bile kafalarda oluşan sorulara su götürmez cevapları veremediklerini de biliyoruz. Ancak 95. yıla bir katkı bize göre bu konuda olabilirdi diyerek, eksiklikleri, karşı çıkılabilir yönleri olsa da, ‘bu şekilde olabilirdi’ düşüncesinden hareketle aşağıdaki satırları karalama cesaretini bulduk.

                Kimlik bulanık, müphem ve soyut bir kavramdır. Bireyler gibi, uluslar da kendilerinin kim olduğunu, köklerini, özelliklerini, diğer komşu topluluklardan (ulus/devlet) ne yönleriyle ayrıldıklarını veya onlara benzerliklerini bilmek ihtiyacındadırlar. Bir ulusun da, birey gibi, kendine güvenebilmesi, geleceğine güvenle bakması tarihteki yeri, coğrafyası ve kültürü konularındaki bilincine sahip olması ile sıkı sıkıya bağlıdır.

                Kimlik konusu sıkça tartışılan bir konu olmakla birlikte, bunun tespiti oldukça karmaşık olup, bulunulan konuma, bireye ve o andaki siyasi, sosyal veya kültürel şartlara göre de değişkenlik gösterir. Konuyu biraz derinlemesine incelediğimizde bireylerin kendilerini ortama veya karşı tarafın sorularına göre çeşitli kimliklerle ifade ettiklerini görürüz. Bunlar profesyonel (mesleki), siyasal (politik eğilim ve düşünce yapısı:liberal, sağcı, solcu, dinci), sosyal (hayvan sever, çevreci, bir spor takımı taraftarı vb.), uyruk (vatandaşlık), dinsel (belli bir inanca sahip olma veya olmama), kültürel (sanatsal eğilim, estetik zevk vb.) veya etnik (mensup olunan soy/ulus) olabilirler.

                Biz ortama göre bunlardan birini (öğretim üyesiyim, avukatım, mühendisim vb.) veya bazı hâllerde kuvvetle vurgulamak istersek ikisini birden (Türk bilim adamıyım, Atatürkçü siyasetçiyim vb.) kullanabiliriz. Diğer bir ifade ile her kimliğin kendine göre bir yeri, ağırlığı vardır. Yukarıda sayılan kimliklerin ekserisinin prensipte bireyin kendi tercihleri doğrultusunda zaman içinde ortaya çıktığını görürüz. Fakat aileden gelen etnik, istisnaları olsa da  dini (din değiştirme veya reddetmek gibi) ve hatta uyruğa bağlı kimliği tercih edemeyiz, bu doğal olarak mevcuttur.

 

                                                               Kimlik Kategorileri

 

Doğal                     a) Etnik

                               b) Dini

                               c) Uyruğa bağlı

 

Kazanılan             a) Profesyonel

                               b) Kültürel

                               c) Sosyal

                               d) Siyasal

 

                Ancak etnik kimliğin oluşumu için de bazı şartların gerekliliği unutulmamalıdır. Bireyin ailesinden aldığı terbiye (âdet, örf vb.), kültür (ana dili vb.) ve inanç (din) gibi etkenler, çevre, yani aynı veya benzer özellikleri taşıyan toplulukların mevcut olup olmaması; bu etnik kimliği vurgulamak için siyasi ortamın uygunluğu, etnik kimliği geliştirecek eğitim şartları, bu şuurun güçlü veya zayıf olmasını doğrudan etkileyen faktörlerdir.

 

                Önce kavramlardan ne anladığımızı tespitle başlamak yararlı olacaktır. Çünkü aynı kavramı kullandığımız hâlde, tartışmalar bu kavrama değişik anlamlar verdiğimiz zamanlarda çıkmaktadır. Önce konumuzla ilgili millet (ulus), ümmet, soy ve etnik topluluk kavramlarının Türkçemizde ne şekilde algılandığını izahla başlayalım.

                Ümmet: Hz. Muhammet’in çevresinde toplanan Müslümanların tümü.[1] Arapça topluluk anlamına gelmekte olup, benzer anlamda kullanılan başka bir terim “Millet”tir.[2]

                Millet (Ulus): Arapça topluluk anlamına gelir. Kur’an’da Hz. İbrahim ve öbür ilk peygamberlerin yaydıkları dine, dolaysıyla bu dinin gerçek mensupları sayılan Müslümanlara verilen addır. 19. yüzyılda Osmanlıda Müslüman olmayanlara verilen ad, mesela Ermenilere “millet-i sadıka” denirdi.[3] 

Bugün ise genelde:

  1. Ulus;
  2. Benzer özellikleri olan topluluğa, msl. “şoför/kadın milleti”;
  3. Bir yerde bulunan kimselerin tümünü, herkesi ifade için, mesela “milletin uykusu gözünden akıyor” şeklinde de kullanılır.[4]

Soy: “Soydaşlık” sözcüğünde ırk (İng. Race, Alm. Rasse) anlamını taşısa da, yerine göre aile, boy, cinsiyet, mensubiyet, kök, kuşak (jenerasyon), akraba, ata, silsile, sülale, çeşit (cins) gibi anlamları da taşımaktadır.[5] Bugün daha ziyade fiziki antropolojinin konusudur. Genler açısından değişik ırklardaki insanların birbirine çok yakın olduğu anlaşıldığından beri eski önemini kaybetmiştir.[6]

                Etnik(lik) (kavim):  Kendi kültürel tanımları için, geçmişten seçilmiş ortak gelenekleri kriter alan guruplar, etnik bir gurubu oluştururlar. Etnik gurupları karakterize eden kavramları, duygu, düşünce ve hareketler etnikliktir. Bunlar, bir devletin içindeki diğer guruplarla örtüşmeyen özellikleri tanımlar. Etniklik ulusallıkla karıştırılmamalıdır. Ulus üst kimliği belirlerken, etniklik alt kimliğini göstergesidir. Ulus devletlerde etnik ayrımcılık sorunlar doğurmaktadır. Ancak bugün söz ve ifade özgürlüğü, kendi kaderini belirleme hakkı, çok partili demokrasi, sivil toplum örgütleri gibi kavramlar geliştikçe etniklikte güçlenmektedir.[7]

                İşte bu kavramlara bir açıklık getirdikten sonra ulusumuzu belirleyen ad üzerinde durmak gerekecektir.

                Türk:  Sözlüklere baktığımız zaman bu ad:

a) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse; 

b) Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşan ve bu soydan olan kimse,[8]

c) Anayasamıza göre ise (madde 66) “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”[9]

                Bu ifadelerden de Türk adının hem vatandaşlık, hem milliyet (ulus) hem de soydaşlık anlamlarında kullanılmakta olduğunu görmekteyiz. Vatandaşlıkla milliyet birbiri ile örtüşmekte gibi gözükmektedir. Ancak durum her zaman böyle değildir. Örnek vermek gerekirse, bir zamanlar T.C. vatandaşı olan ancak şimdi Federal Almanya vatandaşlığına geçen bir kimse her ne kadar Alman vatandaşı olmuşsa da, hâlâ Türk ulusuna mensuptur. Çünkü onun kökü, kültürü ve bir hayli başka özelliklerini bu ülkeden almıştır.

                Diğer yandan T.C. vatandaşı olmasına rağmen Türk soyuna mensup olmayan değişik etnik guruplara (msl. Ermeni, Yahudi, Rum) uluslararası antlaşmalarla haklar tanınmış olup, azınlık statüsüne sahiptirler. Onlar kanun karşısında Türk’türler, ancak gerek onlar kendileri gerekse onları kendinin dışında gören halk resmî olmayan ilişkilerde zaman zaman onları alt kimlikleri ile adlandıracaktır. Azınlık statüsünde bulunmayan çoğunlukla Müslüman kökenli (Süryani, Kürt, Çerkez, Arnavut, Çeçen vb.) değişik dil, kültür ve bölgeye, etnik guruplara mensup olanlar Türk ulusunun bir parçası sayılırlar.

                Türk adının başka bir kullanımı, yani soydaşlık anlamda kullanımı ise daha da büyük karışıklıklar meydana getirmektedir. Türkiye’de bilhassa SSCB’nin dağılmasından sonra İdil-Ural, Kafkasya ve Orta Asya’da yaşayan soydaşlarımıza genel olarak Türk adı, veya onların ulus adlarına Türk sıfatı ekleme ile Azeri, Özbek, Kazak, Kırgız, Tatar, Türkmen, Uygur (Türkü) ve dillerine de ..... Türkçesi deme alışkanlığı baş gösterdi. Böylece onları da kendi ulusumuz içine dâhil etmiş olduk. Azerbaycan ve Türkmenistan devlet başkanları Türk resmî şahısları ile görüştükleri zamanlarda bazı durumlarda “Bizler aynı milletin iki ayrı devletiyiz” gibi oldukça hamasi kaçan sözler sarf etmektedirler. Ancak bu yaklaşım her Türk topluluğu tarafından müspet olarak algılanmamaktadır. Çünkü onların bir haylisi Sovyet döneminden başlayarak uluslaşma sürecine girmiş bulunmaktadırlar ve kendilerini bu kazanılan etnik/ulusal kimliklerine göre tanımlarlar. Zaten bu Türk toplulukları ile aramızdan coğrafi yakınlık olmamasının yanı sıra (Nahçevan’la 10 km’lik sınır hariç), tarihî kopukluk, kültürel ve sosyal farklılık gibi hususlar da şu anda çözülmemiş konulardır. Diğer bir ifade ile iki Vietnam’ın (kuzey ve güney), iki Almanya’nın (batıdaki Federal ile doğudaki Demokratik) birleşmeleri veya iki Kore’nin (kuzey ve güney) birleşme çabalarında olduğu şekilde bir birleşmenin Türk toplulukları arasında mümkün olmadığı da bir gerçektir. Dolaysıyla “aynı ulusun iki ayrı devletiyiz” sözünde samimiyet varsa iki taraf da birleşmek için bir gayrete girmesi gereklidir ki, böyle bir uğraşın en ufak emaresini görememekteyiz.

                Bir milleti millet yapan faktörlerin en başında hiç şüphesiz o halkın kullandığı ortak dil (Türkçe) gelir. Çünkü en mühim anlaşma aracı bu dildir ve dille yaratılan edebiyat bizim ortak malımızdır. Bu ürünlerle bilgimizi artırır, zevklerimizi geliştiririz.

İkinci mühim faktör ise sınırları belirlenmiş, her pahasına koruyacağımız vatan (ülke)’dır. Yani bir milletin bazı istisnalarla ortak bir coğrafyayı (devleti) paylaşması gereklidir.

Milleti millet yapan özelliklerden biri de ortak tarih, bu tarihten duyulan gurur, ulusun geçmişteki başarısızlıklarına karşı duyulan üzüntü, bu tarihin yarattığı ortak kaderi paylaşma şuurudur.

Milletin oluşmasında büyük rolü olan faktörlerden biri de, istisnaları olmakla birlikte dindir. Aynı dine mensup olan, aynı inancı paylaşanların ortak âdet-örfleri, gelenekleri de ortak olur.

Bütün bunların halitası ortak kültürü de oluşturur. Kültür geniş kapsamlı bir olgudur, yemek, müzik, eğlence, yaşayış gibi geniş bir yelpazeyi kapsar. Dolaysıyla Türklerin zevk aldıkları yemekler, dinlemekten hoşlandıkları müzik, eğlence tarzları vs. diğer uluslardan farklıdır ve bu Türklerin kendilere has özelliklerini belirler ve onları diğer uluslardan ayırır.

                Ancak gene de T.C. toprakları üstünde yaşayan Türk vatandaşlarının hepsi de bir kalıptan çıkmış insanlar değildir. Başta sosyal, mesleki, ekonomik, bölgesel farklılıkları vardır. Buna ek olarak ise her ne kadar büyük çoğunluk Müslüman’sa da mezhep ve hatta son yıllarda sıkça gündeme gelen tarikat farklılıkları da bulunmaktadır. Büyük bir çoğunluğu Sünni ve Hanefi mezhebine, bir kısmı Sünni fakat Şafi mezhebine, diğer bir kısmı ise Alevi ve Caferi mezheplerine mensupturlar. Bunun dışında son yıllarda etnik farklılıkların da sıkça gündeme gelmeye başladığını görmekteyiz. Türkiye’de bunlara bölgecilik (memleket) unsurunu (Sivaslı, Erzincanlı, Rizeli, Diyarbakırlı vb.) katmak gerekir. Bu unsur o derece yaygındır ki büyük şehirlerde Orta Anadolu’daki herhangi bir köyü geliştirme derneklerine rastlarız.

                Bazı yabancı araştırmacılar Türkiye’de 47 değişik etnik gurup olduğunu ifade ederler.[10] Biz ise Türkiye’mizdeki etnik gurupları beş-altı ana gurupta incelemeyi uygun bulduk. En büyük gurubu hiç şüphesiz dil, tarih ve gelenek olarak aynı değerleri paylaşan, aynı soydan geldikleri varsayılan Türkler oluşturmaktadır. Bunun alt guruplarını ise Sünni ve Alevi mezhebine mensup olan, asırlardan beri bu topraklar üzerinde yaşayanlar ile bilhassa son yüzyılda Türkiye’ye göçen soydaşlarımız teşkil eder. Daha önceki yüzyılda göçenleri, ülkeye tamamen entegre oldukları için yerli Türklerden ayırmak mümkün değildir.

Gene de Türk üst ve alt kimliklerinin gerek bilimsel gerekse siyasi platformlarda tartışıldığına şahit olmaktayız. Şubat 2002 başında İsveç Enstitüsü yayınladığı ve dağıttığı bir broşürle tepkiye neden olmuştu. Bu broşürde “... Türk sözcüğünün bir halk gurubunun veya bir ulusun değil de bir gurubun adı olduğu” ileri sürülmektedir. “Türk, Altay dil gurubuna mensup göçebe kabilelerin ortak adıdır...” denilmektedir.[11] Bu iddialar her ne kadar bilimsel gerçeği yansıtmasa da, dış ülkelerde Türk kimliği hakkında değişik yorum ve görüşlerin olduğuna işaret etmektedir.

Bu konu Ekim 2004’te Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulunun Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Gurubu olarak hazırladığı “Azınlık Raporu” ile daha da karmaşık hâle geldi. Raporun asıl sahibi Prof. Dr. Baskın ORAN özetle: “Türk üst kimliği ülkeyi bölüyor”, “Türkiyeli üst kimliğiyle azınlık kalmaz, kimse kimseye tepeden bakmaz” diye iddia ediyordu.[12]

                Kimlik konusu tartışmaları ciddi boyutlara gelince Sayın Başbakan Tayyip ERDOĞAN da bu meselede kendi görüşlerini ortaya koymaya başlamıştı. Başta Şemdinli’de Eylül 2005’te “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bir sigortadır. Kürt’ü, Türk’ü ile bizi birleştiren bu üst kimliktir. Biz bir mozaikiz” demiştir.[13] Geçen yılın sonunda Yeni Zelanda’ya resmî gezi yaptığında ise Türkiye’de 30’a yakın etnik unsur bulunduğuna dikkat çekip, şöyle demişti: “Türkiye’de Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Boşnak aklınıza ne gelirse var. Etnik unsurları bir birine bağlayan önemli bir din bağı vardır. Çünkü Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman’dır.”[14] Bu görüş de tepkilere neden olunca, Anayasadaki Türk tarifi ile insanları yatıştırmaya çalışmıştı.

                Zaman gazetesinin köşe yazarlarından Şahin ALPAY “Türk kimliği” adlı makalesinde şöyle bir tespitte bulunuyor: “1) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından oluşan topluluğa “Türk milleti” denir. 2) Türklük, etnik-kültürel değil hukuki bir kimliği ifade eder. 3) Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları kendilerini etnik-kültürel açıdan Türk saymak zorunda değillerdir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu mutabakat Türkiye Cumhuriyeti anayasalarına uygundur. 1924 Anayasası “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir (m. 88) diyordu. Evet, vatandaşların etnik ve dinsel kökenlerinin farklı olabileceğini dolaylı olarak kabul eden ‘din ve ırk ayırt edilmeksizin’ ifadesi sonradan anayasadan çıkarıldı. Ancak gerek 1961 Anayasası (m. 54), gerekse 1982 Anayasası (m. 66) Türklüğü hukuki bir bağla, Türkiye vatandaşlığıyla tanımlamayı sürdürdü: ‘Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.’ Bu ifadeden Türkiye’nin bütün vatandaşlarının etnik kökenleri itibarıyla Türk olduğu ya da etnik kökenleri itibarıyla Türk olmayanların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olamayacağı anlamı çıkarılamayacağı çok açıktır.”[15]

                Yukarıda aktardığımız beyan ve tartışmalardan anlaşılacağı üzere “Türk” kavramına günümüzde tekrar bir anlam vermek gerekiyor. Çünkü soyları Türk olanlar ile olmayanlar arasında bu kavrama anlam vermede farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Türk soylular bu sözün aynı zamanda vatandaşlık/ulus anlamına da gelmesinden rahatsızlık duymazken, diğerleri bu sözcüğü ancak Türk soyluları ifade eden bir kelime olarak algılamaya veya kullanmaya başlamışlardır. Dolaysıyla da alt kimlikler konusu gündeme gelmiş bulunmaktadır.

En büyük etnik gurup olan Türklerden sonra ikinci büyük alt gurubu ise Kürtler  teşkil etmekte olup, onlar da kendi aralarında Sünni ve Alevi ve hatta Yezidi mezheplerine, şiveleri yönünden Kırmanç ve Zazalara ve Zazalar da Sünni ile Alevi guruplarına ayrılırlar. Bazı yabancı gözlemcilere göre, “Kürtlerin çoğunluğunda bilhassa Türklerden ve kendi içlerinde yaşayan Hristiyan azınlıklardan ayrı olduklarını vurgulayan güçlü bir etnik şuur mevcuttur. Kürtlerin çoğunluğu Sünni ancak Şafi mezhebindedir. Bu onları Şii Azeri ve İranlılardan, Hanefi Türklerden ve Araplardan ayırır. Kürtler kendilerini çeşitli ayaklanmalarla gösterdiler. 1925’te Şeyh Sait ayaklanmasına Murad Suyu çevresindeki Zazalar; 1937 Dersim ayaklanmasına ise Kırmanç ve Zazaca konuşan Aleviler katıldı. Ancak 1960’lı yıllarda uygulanmaya başlayan şehirleşme oldukça başarılı oldu. Çocuklar Kürtçe konuşmayı genelde unuttular.”[16]

Ancak her şeye rağmen, bize dost olan ülkeler tarafından da desteklenen, 10-15 yıl süren, son bir iki yılda azalan, ancak şu günlerde gene artmaya başlayan PKK terör hareketinin ve son yıllarda Irak’ta yaşanan gelişmelerin Kürtlük şuurunun artırmasında rolü büyük olmuştur. Avrupa Birliği’ne üyelik kriterlerinde, kısa vadede azınlıkların ana dillerinde yayım yapma, orta vadede ise eğitim yapma hakkının verilmesi talep edildiğinden, geçen hükûmet döneminde Kürtçe yayın ve eğitime imkân tanıyan yasa çıkmış bulunmaktadır.

“Strateji/Mori” adlı kamu yoklamaları yapan kuruluşun bir araştırması, Türkiye halkının %24’nün bir yabancı dili bildiğini ve bu %24’lük oranın içinde de %32.2’sinin Kürtçe’yi bildiğini belirtiyordu.[17] Kürt kimliği, Kürtçe radyo ve televizyon yayınları, Kürtçe eğitim konuları Türkiye’nin Avrupa Birliği kriterlerine uyum sağlama gayretleri çerçevesinde daha sıkça gündeme gelecektir.

Değişik Kürt siyasi guruplarının basın-yayın alanında ve internet ortamında faaliyet gösterdikleri bilinmektedir. Bu internet sitelerinde yayımlanan etnisite veya dil haritalarında Kürtlerin bilhassa Türkiye’de yoğun olduğuna işaret edilmektedir. Demografik verilerde de Kürtlerin %50’sinden fazlasının Türkiye’de yaşadığı T.C. nüfusunun neredeyse %30’nun Kürtlerin teşkil ettiği iddia edilmektedir.[18]

                Türkiye’deki üçüncü alt gurubu Kuzey Kafkasyalılar teşkil eder. Halk arasında genelde Çerkez, Çeçen ve Dağıstanlı adları ile bilinen bu Kuzey Kafkasyalılar bundan 140 yıl kadar önce Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınanların çocuk ve torunlarıdır. Ancak kendi aralarında Çerkezler Adige (asıl Çerkes), Abhaz, Abazin, Kabardey, Besleney, Şabsığ, Jane, Abzah, Ubıh gibi guruplara ayrıldıklarının da şuurundadırlar. Bunların dışında bizlerin Abaza dediği Abhaz ve Abazinler, ayrıca İrani bir dil konuşan Osetler (Asetin), Müslüman Gürcü kökenlilerin dışında Gürcücenin bir lehçesini konuşan Lazlar da Kuzey Kafkasyalı gurubuna dâhildir. Dağıstanlılar ise başlıca Avar, Lezgi, Gazi Kumuk, Dargin gibi guruplara ayrılırlar. Aralarında Kuzey Kafkasyalı olmanın getirdiği bir yakınlık söz konusudur. Ancak Sovyetler Birliğinin son dönemlerinde bağımsızlık hareketlerinin başlamasıyla birlikte Türkiyedeki Kuzey Kafkas topluluklarında etnik kökene göre bir takım ayrılıklar meydana gelmeye başlamış, yayınladıkları dergilere de Türkçe değil, Kuzey Kafkasya’da kullanılan mahallî adlar verilmeye başlamıştır. Son yıllarda yayın hayatına başlayan ve bazıları yayın hayatından çekilen  Derderu (Biz bize), Argun, Marje (Haydi), Neps, Zafe (Birleş), Nart dergileri bunlara örnek teşkil edebilir. Kuzey Kafkasyalılar kendi dillerinde “Çerkez” tabirini kullanmamaktadırlar. Farklı diller kullanırlar ve birbirleri ile anlaşmaları mümkün değildir. Ancak son yıllarda onlarda da etnik kökenlerine göre ayrılmalar başlamıştır. Bu ayrılmalarda tarihî vatanlarındaki siyasi ve sosyal gelişmelerden etkilenme söz konusudur.

Bu guruplarda da bilhassa 1990 sonrası etnik kimliklerin üste çıkmaya başladığını gösteren veriler ile karşılaşıyoruz.  Abhazya’da veya Çeçenistan’da silahlı çatışmalar çıkınca bu bölgelere Türkiye’den az sayıda da olsa gönüllüler gitmiştir. Çeçenlerin sorunlarını duyurmak gerekçesi ile ülkemizde rehin alma olayları gerçekleşmiştir. 11 Kasım 2001’de ise hemen bütün gazetelerde “Türkiye’deki Çerkesler, Gürcistan’ı barışa davet ediyor- Abhazya’da savaşa hayır!” başlıklı tam sayfa bir ilan verilmişti. Bu ilanı verenler Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi, Kafkas Derneği Genel Merkezi ve bunun şubeleri, Birleşik Kafkas Komitesi gibi kuruluşlarla yüzden fazla insan idi. İlanın satırları arasında “...Bu endişenin kaynağı, Türkiye’nin Gürcistan’a verdiği askerî, ekonomik ve politik destektir ve Türkiye’de yaşayan 7 milyonu aşkın Çerkez, ...bu desteği şaşkınlık, tedirginlik ve hayal kırıklığı ile izliyor.... Gürcistan’ı Abhazya’ya saldırı için cesaretlendiren desteği protesto ediyoruz...” gibi T.C. yönetimini de tenkit eden cümlelere rastlanıyordu.[19] Çerkez lobisinin ülkemizde güçlü olduğu bir gerçektir. Buna en son örnek ise Dünya Çerkes Birliği VII. Olağan Genel Kongresinin (ilk defa yurt dışında) Abhazya (Gürcistan Cumhuriyetinden fiilen kopan), Rusya Federasyonu’na bağlı Adigey, Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkes Cumhuriyetleri, ABD, Ürdün, Suriye, İsrail, Almanya ve Hollanda’dan 500’ü aşkın temsilci ve delegenin katılımı ile  6-7 Mayıs’ta Kozyatağı’ndaki Vali Erol ÇAKIR Öğretmenevi’nde gerçekleştirilirmiş olmasıdır.[20]

                Dördüncü alt gurup olarak, Rumeli Türklerinin dışındaki Balkanlılar sayılabilir. Bunlar Osmanlı döneminden başlayarak, bilhassa son yüzyıl içinde değişik dönemlerde Anadolu’ya yerleşen Arnavut, Boşnak ve Pomak gibi etnik guruplardır. Bu guruplar da kendi tarihî vatanlarındaki gelişmelerden etkilenmektedirler. Diğer dillerle birlikte TRT-3 televizyonunda ve TRT Radyo-1’de Boşnakça da 2004 Haziranından beri yayın yapılmaktadır.[21]

                Beşinci gurupta ise sayıca çok az olan Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani gibi gayrimüslimler, Müslüman Araplar ve değişik siyasi nedenlerle Türkiye'ye sığınan İranlılar gibi diğer azınlıklar yer almaktadır.

                Bunun dışında zaman zaman gündeme değişik başka alt kimlikler de gelmektedir. Mesela Ocak 2002’de bir televizyon kanalında başlatılan Rumca konuşan Müslüman “Pontus” kimliği konusu ile ilgili tartışma da buna örnek olabilir.[22] Yunan parlamentosu 1994’te “Pontus Rum Soykırım” günü kabul etmiş, sonuncusu Mayıs 2006’da açılan iki anıt da Selanik’te dikilmiş bulunuyor.[23]

                Türkiye bu görüntüsü ile bir göçmenler ülkesi veya çeşitli etnik gurupların bulunduğu bir mozaik gibi de algılanılabilir. Ancak değişik dönemlerde, değişik şartlarla Türkiye’ye (veya Osmanlı ülkesine) yerleşenlerin çoğu iskâna tabi tutulmuşlar; zaman içinde Türk kültürüne, ülkeye uyum sağlamışlardır. Zaten bu ülkeye kendi hayatlarını kurtarmak veya buranın güvenlik ve refahından pay almak için gelip yerleşmişlerdir. Tabii ki Türkiye de bunların ülkemize gelip yerleşmelerine izin vererek büyük alicenaplık göstermiştir. Zaman içinde hepsine T.C. vatandaşlığı verilerek resmen Türk olmaları sağlanmıştır. Gerek Türkiye dışından ülkemize gelip yerleşen çeşitli etnik guruplar ve gerekse ülkemizin yapısında doğal olarak asırlardan beri mevcut olan etnik guruplar ekonomik ve güvenlik sorunlarının olmadığı dönemlerde Türk üst kimliği ile mutluydular. Başka bir ifade ile alt etnik kimliklerini araştırma veya gerekli-gereksiz vurgulama ihtiyacını hissetmediler. Ancak bilhassa SSCB’nin dağılması bir hayli ulusun bağımsızlık kazanması, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerinde dahi (İspanya’da Katalunya’ya daha fazla özerklik haklarının verilmesi) etnik kimliklere olan ilginin artmasına neden oldu. Dünyadaki böyle bir gelişimden tabii ki Türkiye’de uzak kalamazdı.

                Ekonomik imkânların tatminkar, hukuk düzeni ve güvenliğin mevcut olduğu zaman ise bilhassa kendilerine yeni imkânlar arayanların o ülkede yaşamanın yollarını aramaları doğaldır. İşte bugün Batı Avrupa’nın, başta Almanya olmak üzere değişik ülkelerinde üç milyon civarında vatandaşımız yaşıyorsa, onların oralara göçüne esas neden ekonomi olmuştur. ABD veya Kanada’da esasında genç, sağlıklı ve meslek sahibi olanlar için, bilhassa gelişmekte olan ülkelerin işsizleri için en cazip ülkeler durumundadır. Bunda ABD’nin insanlara şahsi otomobil, müstakil ev ve kazançlı bir iş üçgeninden oluşan “Amerikan hayali”ni başarı ile aşılamasının mühim rolü vardır. Yani insanları başta bir ülkeye bağlayan en mühim faktör ekonomiktir diyebiliriz.

Fakat ABD 11 Eylül 2001 terör saldırısından sonra Müslüman kökenli Orta Doğululara şüpheyle bakmaya başlamıştır. Bilhassa tahsil için giden Türk gençleri aşağılayıcı muamelelere maruz kalma tehdidi altındadırlar. Dolaysıyla ekonominin her şey demek olmadığını düşünerek hareket etmek gerekmektedir. Çünkü bu göreceli ‘daha iyi hayat şartları’ için çok şeyden fedakarlık etmeniz gerekecektir. Özetle insanoğlu yabancı bir ülkede değil de kendi ülkesinde iyi hayat şartlarına kavuşma çabasını göstermelidir. Fakat siyasete ve ekonomiye yön verenler ülkeyi sıkıntıdan çıkarmada başarısız oldukları sürece  yurt dışına göçler devam edecektir.

                Bir millete mensubiyet hissi ile bağlı olan insanın ülkesinde olan bir felakete üzülmesi, başarılarına sevinmesi, bundan gurur duyması en doğal şeydir. İşte Türk halkının büyük çoğunluğu da ülkenin geleceği için duyduğu endişeleri mitingler, gösteriler gibi eylemlerle açığa vurur. Diğer bir örnek ise bilhassa terör olaylarının artığı dönemlerde, askere gidecek gençlerin “en büyük asker bizim asker” sloganlarıyla uğurlanmalarıdır. Veya PKK lideri Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’ya sığınması karşısında yapılan protestolar, daha sonra yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinde duyulan sevinç, Türk halkının bir çeşit tepkisini, başka bir ifade ile ülkenin tehdit altında kalmasına bir reaksiyon olarak müşterek hareket kabiliyetini gösterir. Bu gibi örnekleri arttırmak mümkündür. Bu nevi davranışlarda etnik ve diğer kimliklerin üstünde bir ulus kimliğinin çok büyük rol oynadığını görürüz. Yani hangi alt kimlikten olursa olsun, şayet bir insan bu nevi davranışlar içine giriyorsa, bu onun üst kimliği ile bizim örneğimizde ‘Türk ulusu’ kimliği ile izah edilebilir. Kısacası bu ülkede yaşayan her Türk vatandaşının ülkedeki ekonomik, sosyal ve hatta kültürel gelişmelere lakayt kalması düşünülemez.

                Ancak dünyamız gerek ekonomik sahada, gerek siyasi değerler alanında, bilimde, teknolojide bir globalleşme (küreselleşme) sürecine girmiş bulunmaktadır. Türkiye bir hayli uluslararası antlaşma imzalamış, bir hayli uluslararası örgüte katılmış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını kabul etmiş ve Avrupa Birliği’ne üye olmak için birçok taahhütler altına girmiş bulunmaktadır. Bu durumda artık çoğu konuda ‘bu benim iç işlerim’ diye yabancı ülke ve kuruluşların gözetim veya uyarılarını göz ardı edemez konuma gelmiştir. İşte bu şartlarda Türkiye öz kültürünü, yani Türk kültürünü, ülkenin bağımsızlığını, egemenliğini nasıl koruyacaktır sorusu da akla gelebilir. Bunun en kısa cevabı eğitime, bilime, araştırmacıya, ar-ge’ye, yani kültüre yatırımı arttırmaktır. Kendi kültürel değerlerimizi dünyanın önde gelen uluslarının kültürleri ile yarışacak seviyeye getirmenin  başka yolu yoktur. Bunu yapmadığımız takdirde, bizden daha yüksek seviyedeki kültürlerin ister istemez etkisi altına girmemiz ve bu etkinin bir sonucu olarak da kimliğimizi yeniden tarif eder duruma düşmemiz kaçınılmazdır.

 

İstanbul, Mayıs 2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ETNİK ALT KİMLİKLER

 

(TÜRK KÖKENLİLER)

A) YERLİ TÜRKLER

 

B) OSMANLI DÖNEMİ GÖÇMENLERİ (Kırım Tatarları)

 

C) BALKAN GÖÇMENLERİ (Rumeli Türkleri, Kırım Tatarları, Gagauzlar)

 

D) ÇİN HALK CUMHURİYETİ GÖÇMENLERİ (Uygurlar ve Kazaklar)

 

E) ESKİ SSCB GÖÇMENLERİ

 

a-Orta Asya’dan (Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen) 

b- İdil-Ural’dan (Tatar-Başkurt)

c- Kuzey Kafkasya’dan (Karaçay-Malkar, Kumuk, Nogay)

 

F) KIBRIS TÜRKLERİ

 

G) IRAK TÜRKMENLERİ

 

H) İRAN AZERİLERİ

         

KÜRTLER

(Mezhebe göre)

Sünni (Hanefi-Şafi)

Alevi

Yezidi

(Lehçeye göre)

Kırmanç

Zaza

 

         

KUZEY KAFKASYALILAR

ÇERKESLER

ASETİN

ÇEÇEN

GÜRCÜ

DAĞISTANLI

Adige

 

 

|

|

Abhaz

 

 

Laz

Avar

Abazin (Abaza)

 

 

 

Lezgi

Kabardey

 

 

 

Gazi Kumuk

Besleney

 

 

 

Dargin

Şabsig

 

 

 

 

Jane

 

 

 

 

Abzah

 

 

 

 

Ubıh