“Sanıyorum, O Hâlde Varım”

Mart 2018 - Yıl 108 - Sayı 367



Geçen ayki yazıda popüler kültür üzerinde durmuştuk. Bu defa bir şekilde onun bir parçası olan, içinde olmadığımızı sansak bile içinde olduğumuz bir hayata, sanal aleme bir göz atalım diyorum.

Ülkemiz, “Çevre kirliliği” denildiğinde mahallelerdeki çöp dağlarının anlaşıldığı günlerden, sıkı bir sıçrama ile sanal çevre kirliliği dönemine atlamış bulunuyor. Bu bir ilerleme midir, gelişme midir bilinmez ama durum budur.

Ankara’daki sokağımıza ilk yolun yapılışını, kanalizasyonu, elektriği, gaz ocağından tüpe geçişimizi, ilk minibüs ve otobüs seferlerini hatırlıyorum.  İlk radyomuzu 1966’da, ilk buzdolabımızı 1968’de, ilk televizyonumuzu 1974’te aldık. Her üçü de 90’lı yılların başlarına kadar bize hizmet ettiler. Telefon başvurumuzu 1972’de yaptığımızı ve evimize ancak 1984 yılında bağlanabildiği de hafızamda.

İstanbul’da 1988’de ilk bilgisayarımızı aldık. 1992’de ikinciyi, 1996’da üçüncüyü aldık. Şu anda ben 12. bilgisayardayım. İlk cep telefonu 1996. Cep telefonunda şu anda 3. düzeydeyim. Evdekiler telefonda 6. kuşaktalar. Oğlum tablette 5., bilgisayarda 2. aşamada. Ona göre 12 yaşına geldiği için cep telefonu çağı gelmiş bulunuyor.

1997 internet ile ilk tanışma, 1998 ilk web sitesi ve günümüze uzanan sanal hayat… Şu anda neredeyse 20 yaşlarına yaklaşan 6 web sitesi, on küsur yaşında (daha genç olanlar da var içinde) 23 blog, 5 aylık 3 sosyal medya tabir edilen asosyal unsur yönetiyorum. Web sitelerinin arasında www.aytmatov.org , www.cengizdagci.org , www.turkofoni.org  gibi çok hacimli siteler de var. Yani… Yani durum vahim.

Bunların hiçbirinden vazgeçmek gibi bir şansım veya lüksüm yok. Şu anda yapmaya çalıştığım şey ise hepsini aynı ortamdan idare edebileceğim bir platforma geçmek.  Bu konuda ilk adımı da www.mustafacetin.istanbul  adlı portalı kurmaya başlamakla atmış oldum. Henüz içi boş ama zamanla oturacak diye düşünüyorum. Zor olacak lakin başarmaktan başka da çarem yok gibi görünüyor.

Hep “Yalan dünya” der dururduk da gerçek sanırdık ya, bu yeni dünyaya da “Sanal dünya” deyip duruyoruz ama gerçek dünya bu mu acaba? Ben bir cahillik edip sordum ama bu soruyu kaç kişi kendine sormuştur ya da sorma korkusu yaşamaktadır?

Belgeselciliğin yanı sıra yürüttüğüm yabancılara Türkçe öğretimi sahasındaki çalışmalarımın da çoğu sanal aleme taşınmış durumda. Bir süre sonra tamamı oradan yürütülecek gibi görünüyor. Artık sanal sınıfım da var.

Peki şimdi “Gerçek sınıfım da var” dersem tuhaf olur mu? Belki olur ama var. Birkaç gün önce onlara cep telefonsuz kaç dakika yaşayabileceklerini sordum ciddi ciddi. En kısa ömürlüsü 45 dakika (çünkü derslerimiz 45 dakika) En uzunu ise yarım gün. Bir öğrencim ise çok vahim bir cevap verdi. Uyuduğu saatler dışında telefonsuz yaşayamayacağını söyledi. “İnternetsiz ömrünüz ne kadar?” diye de sordum. Durum aynı. İnternet yoksa onlara göre hayat yok.

Geçtiğimiz hafta bir vesileyle ülkesine gitmesi gereken bir öğrencim derse bir süre cep telefonu vasıtasıyla katıldı. Ülkesinde bulunduğu süre içinde de ders açığını Twitter’da Türkçe öğrettiğim https://twitter.com/turkofoni  adresinden takip etti. Sıfır kayıpla…

Belki şu anda “Durum vahimmiş” diyenler vardır belki. Peki sizde durum nedir? Bundan farklı mı?

Çağın adını da ne çağı koyacağımızı şaşırmış durumdayız. İnternet çağı mı acaba doğrusu? “İnternet nedir?” sorusunun cevabını tam anlamadan buralara gelmemiz biraz garip ama durum bu. “Düşünüyorum, o hâlde varım” değil, artık “Sanıyorum, o hâlde varım.