AVRUPA TÜRKLÜĞÜ

Nisan 2008 - Yıl 97 - Sayı 248



 

Tarihçe

Türk dünyasının güzide bir parçası olan Batı Avrupa Türklüğü, 1961 yılında Türkiye ile Almanya arasında yapılan İşgücü Anlaşması çerçevesinde Almanya’ya giden işçilerimizle oluşmaya başladı.

1961’de başlayan bu dönem, Avrupa ile ilk ilişkimiz değildir. Türklüğün Avrupa ile tanışması çok eskilere dayanır. Avrupa’ya doğru ilk büyük Türk hareketi, Atila’nın orduları ile Roma kapılarına dayanmasıdır.[1] Bugünkü Macaristan, Atila ordularının kurduğu devlettir ve Batı dilerindeki adı, Hunlardan dolayı, Hungary’dir.

Avrupa’nın Türklükle ikinci büyük karşılaşması, bu defa Avrupa topraklarında değil, Anadolu topraklarındadır. 12. ve 13. asırda Haçlı orduları üç semavi dinin mukaddes bildiği Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmak için çok büyük insan kitlelerini Anadolu üzerinden Kudüs’e sevkederler. Sonuç malum; tarih kitapları Haçlı ordularının Anadolu’da nerdeyse tamamen tükendiğini, ancak dörtte veya beşte birinin Filsitin’e geçebildiğini yazar. Sultan I. Kılıçarslan, İslâm’ı yok etmeye azmetmiş Haçlılara müsaade etmemiştir. Haçlıları karşılama işi, yüzyılarca devam eder. Ama cephe batıya doğru ilerlemektedir. Niğbolu, Kosova bir ve Kosova iki derken savunma taarruza dönüşür ve Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fetheder. Artuk Bizans yoktur ve Türk Hakanı, “Roma İmparatoru” unvanını da almıştır. Kanuni Haçlı ordusunu 1526’da Mohaç’ta bozguna uğratır; Avrupa’ya karşı son ciddî zaferimiz, Kanijeyi saymazsak, belki de budur. Mohaç’tan sonra Avrupa bir daha bőyle büyük ordu toplamamış, Türker de daha çok stratejik őnemi olan kaleleri almak ve akıncılar marifetiyle Avrupa içlerine korku salmak ve büyük ordu toplanmasını engellemeke yetinmiştir. Sonrası malum, iki Viyana kuşatması arasında geçen zaman bizim aleyhimize Batı’nın lehine olmuştur. Bu yıllar, bizde rehavetin çoğalmaya, sistemin bozulmaya, adaletin kaybolmaya başladiğı yıllardır. Avrupa’nın Amerika’yı ve Okyanus yollarını keşfettiği, müstemekeciliğe soyunduğu bu dönemde, Türklüğün ihtişamını yitirmeye başladığını, yükselişten duraklamaya geçtiğini görüyoruz.

Duraklama dönemine kadar ve daha bir müddet Osmanlı akıncıları da tarih sahnesindedir. Karşılaşma yine Avrupa’dadır. Bugün Batı Avrupa’da, içinde “Türk” kelimesinin geçtiği birçok yer ismi vardır: “Aşağı Türk Köyü”, “Yukarı Türk Köyü”, “Türk Tepesi”, “Türk Mahallesi”, “Türk Sokağı” gibi. Bu isimlerin hemen tamamı akıncılardan kalmıştır. Belki on, on beşer atlı belki bir kaç atlı, belki de bir akıncı tek başına, Tuna nehri boyunca, nehrin geldiği yerlere doğru dört nala at sürerler. Onlar “kanatlı” yiğitlerdir.

Kültürler Arası İlişkiler kürsüsü profesörü Alman Matgaret SPOHN “Herşey Türk İşi” isimli kitabında, “16. asırda Alman köylüsü, Türk topraklarında köylüden alınan verginin sadece %10 (öşür) olduğunu biliyor, kendilerinin derebeylerine verdiğinin ise %90’lara vardığını, bu yüzden Türk topraklarında çiftçilik yapmak gerektiğini söylüyordu. Bunun üzerine Martin LUTHER ve damları, (sanılanın tam tersine Katoliklerden daha bağnaz bir tutumla), öyle bir Türk propagandası yaptılar ki, Alman köylüsündeki hayranlığın yerini korku ve nefret aldı” şeklinde yazar. Bu propagandanın sonucunda Almanca “türken” fiili, kitabın “Herşey Türk İşi” başlığındaki anlama benzer bir alam kazanır, Almanların en meşhur şaraplarından birini adı “Türk kanı” olur.[2]

Avrupa, Vatikan’ın önderliğinde Türklere karşı özel bir ordu oluşturmaya karar verir. Bu ordunun finansmanı için halktan toplanan vergi, bazı yerlerde “Türk Vergisi” (Turken Steuer), bazı yerlerde ise tuzdan bile alındığı için “Tuz Vergisi” (Salz Steuer) adını alır.[3]  

Sonraki karşılaşma, öncekilerden farklıdır; karşılaşma Avrupa’dadır ama, gidenler devletin askerî veya görevlisi değil, devleti, Avrupalının veya kendilerinin istediği gibi değiştirmek isteyen ve bu gayretlerinde Avrupa’dan medet uman muhalifler ve aydınlardır; Jöntürklerdir. Sonraki yıllarda da Türkiye’de rejim değişmiş, ama bu durum değişmemiştir. Artık Batı Avrupa, kendi ülkesinin yönetimini beğenmeyen Türklerin medetgâhıdır. Bugün Paris’e gittiğinizde Türklerin ve diğer Müslümanların her versiyonunu görebileceğiniz bir cadde, Boulvard de Starsbourg, daha önce de Nazım Hikmet’e, Necip Fazıl’a, Abidin Dino’ya, Prens Sabahttin’e, Ziya Paşa’ya ve diğerlerine ev sahipliği yapmış olan Boulvard de Strasbourg’dur.

1961 anlaşması ile başlayan işçi hareketi, Batı Avrupa ile maceramızın son dönemidir. Türkiye Almaya ile yaptığına benzer anlaşmaları daha sonraki yıllarda Fransa, Belçika, Holanda ve diğerleri ile de yapmıştır. O ilk yıllarda Almaya’ya davul zurnalarla gönderilen, Almaya’da törenlerle karşılanan işçilerimiz daha sonraki yıllarda artık gizli saklı yollardan gitmeye ve kaçak çalışmaya yönelmişlerdir. Geri dönmek üzere gitmişler ama kalmışlardır. Bir çift öküz parasına giden insanımızın bir bölümü şimdi Batı Avrupa’da yerleştiği ülkenin vatandaşı ve mülk sahibidir. 45 yıl önce geri dönecekler diye gidenlerin çocukları da peşlerinden gitti. O çocuklar orada evlendiler ve çocuk sahibi oldular. Şimdi onların çocukları, yani dördüncü nesil 20–25 yaşlarında. Beşinci nesil de artık yolda, 2–3 yaşında küçüklerden bahsetmek mümkün şu anda.

Bu önceki niyetlerden farklı sonuç, devletlerin işine böyle geldiği için göz yumulmuş bir sonuçtur. Mevcut durumu, Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri ucuz iş gücü ihtiyacını karşıladığı için görmezden gelmiş, Türkiye de işsizlik meselesini birazcık olsun hafiflettiği için anlayışla karşılamıştır. Böylece tahta bavullarla geri dönmek üzere giden işçilerimiz, geri dönmemişlerdir. Şimdi onların torunlarının çocukları evlenme çağına gelmiştir.

 

Durum Tespiti

Almanya’da 3 milyon, belki daha fazla Türk yaşıyor. Bunların 1 milyona yakını vatandaş. Geri kalanların içinde yarım milyonla 1 milyon arasında kaçak işçi olduğu söylenebilir. Fransa, Hollanda, Belçika, Danimarka, İsviçre, Avusturya ve diğerlerinde yaşayanlarla birlikte Batı Avrupa’da bugün için 5 milyon Türk yaşadığını söylemek mümkündür.

Bunlara Almanya’da zaman zaman ırkçı saldırılar olmuş, evleri kundaklanmış, ama buna rağmen orada yaşamaya devam etmişlerdir. Irkçı Almanlar, Cizvit papazlarından ve Engizisyon mahkemelerin kararlarından esinlendikleri “şeytanı ve ruhunu şeytana teslim etmiş olanları yakarak öldürme” düşüncesini ne yazık ki, onlarca defa eyleme dönüştürdüler.

Bugün de, 11 eylül 2001’de başlayan ve Avrupa anayasası oylamalarında hayır oyları ile devam eden, Batı Avrupa’daki ekonomik sıkıntılar ve işsizlik oranına paralel olarak artan ırkçı tavırlar, bazı ülkelerde resmî politikalara yansımaktadır. Son olarak Hollanda’da göçmenliğe kabul yasasında konmak istenen, “Hollandalılık” arama sorgusu, sokakta başka dil konuşma yasağı, Fransa’da, Güney Almanya’da benzer düşünceler, sindirerek eritmeye yönelik politikalar daha sık gündeme gelir olmuştur.

Bütün bu olanlara rağmen işçilerimiz Batı Avrupa’da çalışmaya devam etmekte, bulundukları ülkenin ekonomisine katkıda bulunmaktadırlar. Şu anda hatırlayamadığım için kaynak gösteremediğim aşağıdaki bilgileri, Dr. Harun GÜMRÜKÇÜ, Prof. Dr. Faruk ŞEN, Prof. Dr. Musa TAŞDELEN ve arkadaşlarının ve daha başkalarının yaptıkları çalışmalardan aldığımı söyleyebilirim:

İstatistikler, Batı Avrupa’da 50 binden fazla iş yeri sahibi Türk olduğunu, buralarda çalışan işçi sayısının 300 binden fazla olduğunu bildirmektedir. Çocuklarımızın ancak %10’u üniversitede okumakta, çoğu, orta dereceli meslek okullarını bitirdikten sonra hayata atılmaktadır.

Türk ve Müslüman kimliklerini koruma noktasında bilinçli bir dikkat gösterenlerin sayısı çok fazla değildir. Alman Federal ve çeşitli eyalet makamlarının yaptığı araştırmalara göre, 1995-2000 yılları arasında Türk derneklerine gidenlerin oranı, %20 ile %30 arasındadır. Bu rakamı bazı Türk araştırıcılar abartılı bulmaktadır.

Sosyal hayat ve suçluluk oranı bakımından da durum pek iç açıcı değildir. Bazı eyaletlerde hapishanelerdeki mahkûmların %60’ı Türk’tür. Kadın ve çocuk koruma evlerine giderek, sosyal polise kocasını veya ebeveynini şikâyet edenler arasında Türkler de azımsanmayacak oranlardadır. Gençler evlilikleri daha çok kendi aralarında yapmakta, bir Almanla arkadaşlık eden ve evliliğe kadar giden Türklerin oranı oldukça küçük oranlarda kalmaktadır. Bu aileler de, Almanlardan çok Türkler tarafından kabul görmektedir.

Türklerin kendi aralarındaki evliliklerinin bir bölümü, yakın zamana kadar, Türkiye’den eş getirmek şeklinde olmaktaydı. Şimdilerde vatandaşlığa geçişteki ve oturma ve çalışma izinlerindeki caydırıcı uygulamalar ve eşler arasında görülen uyumsuzluk ve geçimsizlikler yüzünden bu oranlarda az da olsa bir azalma vardır. Ebeveynlerin büyük bölümü, gerek kız gerek oğlan ebeveyni, çocuklarına eşi niçin Türkiye’den getirdikleri sorusuna, “Almanya’da yetişen gençlerin fazla gözü açılmış, kaşarlanmış” cevabını vermektedir.

Kimi Alman bürokrat ve bilim adamlarının, “beşinci jenerasyondan itibaren artık asimile olurlar” beklentisi, Türkler izole oldukları, bir anlamda gettolaştıkları için, gerçekleşmeyecek gibi görünmektedir. Bu izolasyon her iki taraftan kaynaklanmakta, Türkler Almanlarla, Almanlar da Türklerle kaynaşmamaktadır.

Musa TAŞDELEN ve arkadaşlarının araştırmalarının sonuç kısmında geliştirdikleri bir kanaati buraya aktarmakta yarar var: Batı Avrupa Türklüğü bugün artık, iki dilli, iki vatanlı, ama tek dinli bir topluluktur. Bununla birlikte, 40 derece ateşle hasta yatan, ama dil bilmediği için doktora gitmeyip çocuğunun okuldan dönmesini bekleyen anneler bugün hâlâ vardır.

SSK’dan emeklilik konusunda Türkiye çıkarmış olduğu mevzuata rağmen, gün başına prim borçlanması gibi bir uygulamada fahiş rakamlar yüzünden işçilerimiz zor durumda kalmaktadır. Bu gibi uygulamalar, işçiler Türkiye’den emekli olmaktan caydırmak gibi sebeplerle yapılıyorsa mazur görülebilir. Fakat siyasal iktidar ve malî bürokrasinin işçilerimizi para makinesi olarak değerlendirmeleri gibi bir sebeple bu borçlanmaların fahiş günlükler üzerinden yapılıyor olduğu kanaati işçilerimiz arasında yaygındır.

 

Bazı Tavsiye ve Dilekler

Yaz tatili için memlekete gelen işçi ailelerinin çocukları, bir müddet sonra sıkılmakta, “hadi ne zaman döneceğiz” demektedirler. Çünkü çocuklar, ebeveynin köyüne gitmekte, akraba ziyaretleri ve benzeri işler, çocukların sıkılmasına yol açmaktadır. Bunu önlemek için, yaz tatillerindeki memleket seyahati, bir akraba ziyaretinden ibaret olmamalı, birkaç gün köyde kalındıktan sonra, çocuklara Türkiye’nin vatan olduğu öğretilecek şekilde geziler yapılmalıdır.

Batı Avrupa’daki derneklerimiz konusu çok önemlidir. Başlangıçta devletimiz oraya giden işçilerin kültürel ve manevî ihtiyaçlarını karşılamayı ihmal etmiş, daha sonra dinî ideolojik gruplar bu ihtiyacı karşılamaya gidince de, işçilerimizi onların eline bırakmamak için DİTİB (Diyanet İşeri Türk İslâm Birliği) oralarda 1980’li yıllarda örgütlenmeye gitmiştir. Bugün Batı Avrupa’da en güçlü sivil örgütümüz DİTİB, 800’ün üzerinde camisi olan derneğe sahiptir. Bunu Milli Görüş Teşkilâtı, Süleymancılar diye bilinen İslâm Kültür Birliği ve Türk Federasyonu izlemektedir. Atatürkçü Düşünce Derneği, Alevî Dernekleri gibi sol örgütler daha az sayıda derneğe sahiptir. Ayrılıkçı PKK güdümünde dernekleşme de oldukça güçlüdür. ATİB ve ATB gibi federasyonlarında ellişer altmışar derneği vardır. Çoğunluğu milliyetçi-muhafazakâr yapıda olan Giresunlular, Samsunlular, Erzurumlular, Emirdağlılar.. gibi hemşeri dernekleri azımsanmayacak sayıdadır.

Süryaniler, PKK yandaşları, Kaplancılar gibi dernekler dışında kalan derneklerin aralarındaki rekabeti bir tarafa bırakmaları, Türkiye’deki partilerle ilgili siyasî tercihlere karşılıklı saygı gösterilmesi, ancak buna dayalı bir örgütlenmenin Batı Avrupa’daki problemlerin çözümüne ve Türk–İslâm varlığının devamına bir yararı olmayacağının bilinmesi gerekmektedir. Türkiye’deki partilerini desteklemek üzere örgütlenme, amacının dışına taşmamalıdır.

Bu anlamda, DİTİB etrafında toparlanmak mümkündür. Bunun için de DİTİB yönetiminin, birey ve örgüt bazında bütün camiayı kucaklayan bir yaklaşım içinde olması mümkündür ve gereklidir. Örgütler de kendi partilerine destek örgütlenmesinin dışındaki işlerde DİTİB’in inisiyatifini benimseyebilirler.

Çocukların okul tercihleri, okullardaki ayırımcı uygulamalara karşı mücadele, Türkçe dersleri, İslâm dersi gibi konularda her kafadan bir ses çıkmamalıdır.

 

İnsanlar oralara ekmek parası için gittiler. Bunun için nice acılara katlandılar. Nesiller parçalandı, sevilenler ihmal edildi, bağırlara taş basıldı. Bir anneye Türkiye’de kalan yavrusunun ağzından şair söyle seslendi:

 

Gelemiyorsan eğer

Bulutlara yükle öpücüğünü bana gönder

Gelemiyorsan eğer

Işıklara yükle sevgini bana gönder

 

Yusuf POLATOĞLU

 

Gözleri dalgın, yüzleri solgun

Ren kıyılarında Mehmetler gezer

Ezana hasret, Vatana hasret

Sen bana hasret ben sana hasret

 

Dizeleriyle duygularını dile getirdi. (Şairler beni affetsinler, mısraları doğru hatırlayamadım) Yani acılar, ayrılıklar, çileler, efkâr, buram buram hasret duyguları Batı Avrupa Türk Edebiyatını oluşturdu. Şimdi oralardan şıkmış futbolcumuz olduğu gibi, şairimiz var, romancımız var, müzisyenimiz var, sinemacımız var, ressamımız var. Kültür ve Turizm Bakanlığımız bu sanatçılarla temasa geçmelidir.

Yarınlarda da Batı Avrupa Türklüğü olarak var olmak, ebediyete kadar var olmak bir ülküdür şimdi. Selâm olsun o ülkünün erlerine!


         

 

[1] Aslında daha önceki Türk göçlerinden bahseden kaynaklar mevcuttur. Roma’yı kuran Etrüsklerin de Türkistan’dan, Hazar Denizi’nin doğusundan geldiği yazılmaktadır. (bkz. Adile Ayda, Etrüsklerin Türküğü, 1986).

[2] Margaret Spohn, 1999, Herşey Türk İşi, YKB yayınları, İstanbul.

[3] Lâtif Çelik, 2001, Göçün 40.Yılında Almanya’ya Yerleşen Türkler, ATİB tarafından düzenlenen “40.yılında Göç Sempozyumuna tebliğ olarak sunulmuştur.