Yaratıcı Gelenek

Şubat 2018 - Yıl 107 - Sayı 366



Gelenek; karşılaşmak, kavramak ve anlamak zorunda olduğumuz bir olgu ve kavramdır. İnsanoğlunun yeryüzündeki varlığı başlı başına bir gelenek meselesidir. Çünkü insanın kültür ve medeniyeti kurabilmiş ve onun içerisinde varlığını, varoluşunu sürdürebilmiş olması bir gelenek eseridir. Bu nedenle geleneği düşünmek, insani en temel alanlardan bir tanesini düşünmektir. Geleneği düşünmek bizi aynı zamanda, insanı hayat karşısında başarılı kılan şey nedir ve insanoğlu hangi eylemleri ile hayatın icaplarını yerine getirmektedir ve bu icaplar sadece hayatta kalma pratiklerine indirgenebilir mi gibi soruları da düşünmeye davet eder. Böylece insanoğlunun yeryüzündeki macerasını düşünmeye başlarız ve onun tabiattaki diğer varlıklar gibi sadece hayatını idame ettirmek ile yetinebilecek bir varlık olmadığını fark ederiz.

Şu hâlde gelenek kavramını irdelemek suretiyle “insan nedir?” sorusuna bir cevap vermeye çalışıyoruz. Çünkü gelenekleri kuran insandır, geleneklere bağlı olan insandır ve gelenekleri daha yeni olanla daha yeni ihtiyaçlar karşısında güncelleyen de yine insandır. Gelenek meselesi bizi; insan nedir, insan neyi gerçekleştirmek için yeryüzünde bulunmaktadır ve insandan beklenen şey nedir sorularını da sormamızı gerekli kılan felsefi, mistik, metafizik bir alana çeker. Bunlara bakabilmek için gündelik dilden de yararlanmak gerekir. Gündelik dilin içerisinde geleneğin ne olduğu, gelenekli olmak, görenekli olmak, gelenekçi olmak arasında ne gibi farkların olduğu, gelenekçi olmakla muhafazakâr olmak arasında bir bağlantının olup olmadığı ve gelenekçi olmanın bir amaç olarak ortaya konulup konulamayacağı gibi soruları sorarak işe başlayabiliriz.

Böyle bakıldığında ilkin karşımıza, gelenekli olmak ve gelenekçi olmak ayrımı çıkar. Gelenekçi olmak statükoyu muhafaza etmek, bir tarz muhafazakârlık ve bir tarz da nostalji özlemi gibi kendisini ifade ediyor. Ve insanlığın asrı saadetinin geçmişte kaldığını, bugünün ve yarının giderek bozulmakta olduğunu ima ediyor. Bir şekilde içinde daima adına nostalji denilen bir geçmişe özlemi barındırıyor. Oysa bu tavır insana yaratıcı bir coşku, yaratıcı bir enerji katmıyor. Yani her şeyin geçmişte iyi olduğu fikri, günümüzün giderek bozulmakta olduğu ve geleceğin de bugünümüzü aratacak olduğu fikri insanı bir tarz bedbinliğe doğru sevk ediyor. Bu, insana, hele bir mümine yakışır bir hâl değildir. Öyle ise ne yapmalıdır? İnsanın gününün, anının, kadrini kıymetini bilmesi ve geleceğin bugünden daha iyi olması için bir ceht ve gayret içerisinde olması gerekir. Bu ceht ve gayret içerisinde olabilmek için de hemdert olanlarla bir arada olmak ve bir arada iyiliğin çoğalması için gayret sarf etmelidir. İşte bu da bize şunu hatırlatıyor; acaba bizim bu iyiliğin, insani değerlerin, erdemlerin, yaşanabileceği, çoğaltılabileceği mahfillerimiz var mı? Çünkü gelenek aynı zamanda da bir mahfil anlamına geliyor. Mesela edebiyat tarihine baktığımızda; insanların, yazarların orada bir araya gelerek hemdert oldukları, bir ekol teşkil ettikleri bir ortama ihtiyaçları olduğunu görüyoruz. Ve bu sadece edebiyat mahfilleri ile sınırlı da değil, mana mahfilleri, tefekkür mahfilleri hatta ekonomik iş birliği arayan mahfillerin de olduğunu görüyoruz. Geçmişte mesela ahilik ocağı bütün bunların bir arada düşünüldüğü ve yaşandığı bir gelenek olarak ele alınabilir. Gelenek mutlaka gelenek olduğu için, eski olduğu için, kıymetli veya kıymetsiz gibi görülmemelidir. Geleneğin mutlaka deşifre edilmesi, analiz edilmesi ve çözümlenmesi gerekiyor. İşte ahilik müessesesi de bunlardan bir tanesidir. Ahiliğin bir insanlık mektebi olduğunu, ahiliğe sadece bir mesleğe intisap etmiş olan insanların girmiş olduğu bir kurum gözü ile bakmamak gerektiğini, ahiliğin içerisinde aslında bir mesleğe süluk etmek sureti ile insanlığa süluk edildiğini, çünkü o meslekte kazanılmış olan bilginin, tecrübenin ve ustalığın aynı zamanda insanın seyri sülukunun merhaleleri gibi de okunabileceğini söyleyebiliriz. Nasıl ki insan ahilikte, bir mesleğe, bir ustaya intisap etmek sureti ile aslında insanlığa intisap etmektedir, insan olma yolunda kendi yolunu yürümektedir, gelenekleri de böyle düşünebiliriz. Bu bağlamda önce geleneklerin müspet yanlarını görmeye çalışalım. Daha sonra bunların korunamaması veya bozulmasının yarattığı güçlüklere de bakmayı deneyelim.

İlkin müspet manası ile geleneklerin, içerisinde kendimizi bulduğumuz, içerisinde bizden öncekilerin üretmiş oldukları bilgilerin, tecrübelerin aktarıldığı, kuşaklar arasında informal bir mektep teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bir gelenek ile karşılaşmak, bir geleneğin içinde olmak, doğal ortamında bir kabiliyeti, bir kültürü edinmek anlamına gelir. Bu bakımdan gelenek çok müspet bir şeydir. Ve gelenekler ile yaşayan milletlerin daima istikbale ümitle baktıkları söylenir. Hatta bu gelenekler öyle yerleşmiş hâle gelirler ki ekstra kanunlarla, nizamnamelerle sosyal hayatı düzenlemeye bile belki ihtiyaç kalmaz. Çünkü her şeyin yerli yerinde bir usulü vardır, adabı vardır, herkes kendisinden beklenen vazifeyi ifa etmektedir ve böylece toplum da sıhhatli bir şekilde kendi yolunda ilerlemektedir. Fakat bu, ideal bir durum yani özlenen, beklenen, idealize edilen bir durumdur. Çoğu zaman bu böyle olmuyor ve çoğu zaman da gelenekler de erozyona uğruyorlar ve de aşınıyorlar. Yani sadece bir memleket coğrafyasının toprak tabakası, yeşil tabakası aşınmıyor; onun içerisindeki insan ve kültür unsuru da erozyona maruz kalıyor ve aşınıyor. İşte o zaman karşımıza şu çıkıyor; geleneklerin körü körüne devam ettirilmesinde ısrarcı olmak ve gelenek adına insanlara kimi zaman da zulmeder hâle gelmek. Bu gelenektir, bu töredir deyip bazı şeylerin, bazı idraklerin çerçevesine sıkıştırılması ve sadece bir idrak ediş biçiminin müspet ve doğru olarak anlaşılması ve bunun da topluma dayatılması söz konusu olabiliyor. Gelenek böyle anlaşılmaya başlandığı zaman insanı sıkan, bunaltan, onun idraki üzerinde bir cendere oluşturan bir ayak bağına da dönüşebilir. Öyleyse burada şunu fark etmek gerekir; gelenek başlı başına müspet ya da menfi bir şey değildir. Geleneği müspet kılan şey o gelenek içerisinde ne yaptığınız, ne başardığınız ve kendinizi özgürce ifade imkânı bulup bulamadığınız veya yaratıcı bir eser ortaya koyup koyamadığınızla yakından alakalıdır.

Bu noktada yeni bir kavrama geçmek gerekiyor. O da gelenekçi olmakta ısrar etmek yerine yaratıcı, özgür geleneklilikler oluşturabilmektir. Geleneği, insanın içerisinde nefes alabildiği, özgürce kendisini ifade edebildiği, özgürce eser verebildiği bir habitat olarak, bir ortam olarak, bir ekosistem olarak düşünmek gerekir. Gelenekler, içerisinde insanların kendilerini reşit kılabildikleri, insanların kendi potansiyellerini gerçekleştirebildikleri ortamlar olarak algılandıkları zaman, emsali olmayan çok büyük bir müspet mana ifade ederler. Öyleyse gelenekçi olmakta ısrar etmek yerine, her alanda yaşayan canlı gelenekler ihdas etmek lüzumu ortaya çıkıyor. Burada da bizim teklif edebileceğimiz kavram; “yaratıcı gelenek” kavramıdır.

Yaratıcı gelenekte; geleneğin kendisi hakkında bir bilince sahip olması söz konusudur. Yaratıcı gelenek aynı zamanda kendisinin öz kritiğini yapabilecek durumda olmak, kendisini diğer geleneklerle kıyaslayabilmek ve o günün, o çağın ihtiyaçları doğrultusunda ama çağlar üstü bir hakikati insana buldurabilecek bir kıvamda olabilmek demektir. Eğer biz geleneği böyle yaratıcı bir kıvama taşıyabilirsek, o zaman gelenek, içerisinde herkesin kendi katkısını sunabileceği, kendi şahsiyetinden kaynaklanan ve kendi benliğinden doğan eserleri rahatlıkla üretebileceği bir imkânlar sahası açar. Böylece gelenek bizi belli bir kalıba girmeye mecbur bırakan, icbar eden, daraltan, bunaltan bir şey olmak yerine tam da içerisinde kendimizi bulduğumuz, tam da içinde kendi potansiyellerimizi aktüelize edebildiğimiz bir imkânlar yumağı hâline gelir. Toplumsal hayatımız, kültürel ve entelektüel hayatımız açısından mutlaka bunun bilincinde olunması gerekir.

Bugün eğitim hayatımız, içerisindeki özneyi ne derecede reşit kılabiliyor? Yani eğitim sistemimiz içerisinden çıkan bir insan hangi ölçüde kendi potansiyellerini gerçekleştirme imkânı buluyor? Ya da bugünkü siyaset kurumunun içerisinde herhangi bir memleket meselesine derman olabilecek olan bir fikir ne kadar müessir olarak teklif ediliyor ve yankı bulabiliyor ve uygulama sahası buluyor? Yoksa doğrular bir tarafta, hayatın icapları başka bir tarafta mı duruyor ya da daima beklenen hareketleri tekrarlayan bir zümre mi yaratıyoruz? Siyaset insanların belli bir alanda yoğunlaşmasını talep ediyor. Fakat bu insanların temerküz ettiği, yoğunlaştığı o alan acaba gerçekten bu ülkenin ihtiyaçlarına karşılık geliyor mu? Ya da gerçekten bizim geleneklerimizle uygun düşüyor mu? Ya da gerçekten insanları mutlu edecek şekilde, insanları özgür, yaratıcı ve reşit bireyler kılacak şekilde bir program içeriyor mu? İşte başlangıçta sadece basit bir ayrım gibi duran gelenek mefhumu ve onun gelenekçilik ya da geleneklilik olarak hayata yansıması arasındaki farkları böylece görüyoruz. Bir yanda içerisinde aktif olarak bulunabildiğimiz, özne olabildiğimiz bir hayat var, öbür tarafta ise sadece bizden beklenen, bizim uymaya mecbur bırakıldığımız ya da hiçbir tercih yapma lüksü dahi tanınmadan toplumsallığa kendimizi terk ederek toplumla beraber, akıntı ile beraber sürüklendiğimiz bir alan. Gelenekçilik böyle dayatıldığında insandaki tercih yetkisini, insandaki özgür iradeyi bastırıyor ve kişi de onun içerisinde kaybolmak veya kendisini oluşa terk etmek zorunda hissediyor.

Kısacası ihtiyacımız olan şey, her alanda yaratıcı ve özgür insanın açığa çıkmasıdır. Eğer ortada kendi mesleğinin ve kendi branşının felsefi şuuruna varmış olan bir özne varsa, bu özne, mutlaka olayları da hayatı da sorgulayacaktır ve bu sorgulama neticesinde de olandan olması gerekene doğru bir yol takip edecektir. Yaratıcı gelenekler bizim önümüzde bir ufuk açarlar ve şöyle bir soruyu gündemde tutarlar; mevcut olan durum acaba ideal duruma, olması gerekene ne kadar muvafıktır, ne kadar uygundur, ne kadar ters düşmektedir? Eğer bizim böyle bir yetişmiş insan kitlemiz varsa, kendi kendisini reşit kılabilmenin peşine düşmüş olan, kendi kendisinin bilincinde olan ve kendi var oluşunu gerçekleştirmeye adanmış bir öznemiz varsa, bu özne medeniyeti kuracak olan öznedir. Bu özne, karşılaşılmış veya karşılaşılabilecek problemleri aşabilecek olan ve alternatifler üretebilecek olan bir öznedir. Bu öznenin inşa edilebilmesi için de yine gelenekçilik ve geleneklilik arasında koymuş olduğumuz ayrım gibi bir başka ayrıma daha ihtiyaç vardır. O da bu insanın bir iç insan mı, bir dış insan mı olduğudur. İç insandan kastedilen şey, yaratıcı geleneği kuracak olan, reşit olmanın peşinde olan bir şahsiyet olmuş olmasıdır. Şahsiyet olmuş olmak, özne olmuş olmak manasındadır, özne olmuş olmak da bir ahlak kişisi olmak demektir.

Burada özne olan insanla, toplumun beklentilerine kapılmış olan insan arasındaki ayırımı yapmak gerekir. Özne olan insan, değerleri kendisi için fark eden, değerleri içselleştiren ve bu değerlerin eserleri üzerinden sembolize edildiği bir şahsiyet oluşturmuş olan insandır. Bu iç insanın bir iç ahlakı vardır. İç ahlak dediğimiz şey de onun kendi adına değerleri fark etmiş olması, o değerlerle bütünleşmiş olması ve onları özgürce, kendi iradesi ile yaşıyor olmasıdır. Fakat öte yandan maalesef bir kitle toplumu ve Ortega Y. Gasset’nin “herkesleşmek” dediği bir krizle karşı karşıya kalıyoruz. İç insan olamayan insan herkesleşmiş insan oluyor. Ve herkesleşmiş olmak da daima popülizme duçar olmuş ve kitlesel bir hayat yaşayan insan oluyor. Oysa kültür ve medeniyet, kitlesel yaşanan bir hayat içerisinde üretilebilecek bir şey değildir. Çünkü kültür ve medeniyet, sırası geldiğinde hem kendi toplumunuza ve mahallenize hem de çağınıza mesafe alabilmenizi ve bir yandan onun içerisinde kalarak fakat ona da mesafe alarak eser üretmenizi gerektirir. Kitleselleşmiş olan bir insanın böyle bir eser üretmek gibi bir kaygısı da olmayacaktır. O yüzden gelenek meselesi ile medeniyet meselesi birbirlerini çağrıştıran meselelerdir ve medeniyet meselesini düşünmeye başladığımızda da medeniyeti kuracak olan o reşit özenin kurulması meselesi gündeme gelmektedir. İnsan olmak bir süreçtir ve bu hazır bulunmuş olanla yetinilemeyecek olan bir süreçtir. Şöyle bir metafor kullanabiliriz, şahsiyet dediğimiz o şey konfeksiyon bir imalat değildir. Yani kendinize en güzel bir mağazadan en pahalı bir takım elbiseyi alabilirsiniz fakat kendinize bir şahsiyet satın alamazsınız. O şahsiyeti sizin mutlaka kendi iradenizle, kendi cehdinizle, kendi gayretinizle oluşturmanız, inşa etmeniz ve onu taahhuk ettirmeniz gerekmektedir. Medeniyetler de böyledirler. Siz yüksek bir medeniyetin varisi olabilirsiniz. Fakat eğer o yüksek medeniyetin bugün için bir timsali olamıyorsanız, bugün için o medeniyetin varisi olamıyorsanız artık o sadece tarihsel bir anlam ifade etmektedir ve güncellenmediği zaman kıymetini de yitirmektedir. Öyleyse nasıl kendinize konfeksiyon bir şahsiyet alamıyorsanız yine aynı şekilde kendinize yüksek bir medeniyet de satın alamazsınız. O yüksek medeniyeti mutlaka kurmanız ve onun içerisinde özgür gelenekler ihdas ederek, yaratıcı gelenekler kurarak o medeniyetin istikbalini teminat altına almanız gerekir. Başlangıçta sanki bu yaratıcı gelenek meselesi, sadece gelenekli olmak ve gelenekçi olmak gibi bir ayrıma dayanıyormuş gibi görünse de işin aslında çok karmaşık bir medeniyet boyutunun olduğunu, karmaşık bir ahlak ve metafizik meselesine kadar yükseldiğini fark ediyoruz. Çünkü insan bu dünyaya herhangi bir şey olmak için gelmemiştir. İnsan bu dünyaya kendisi olabilmek için gelmiştir. Ve insanın kendisi olabilmesi için de hem toplum içerisinde hem eğitim hayatı içerisinde hem de kültür hayatı içerisinde kendi imkân ve potansiyellerini, açabileceği, gerçekleştirebileceği bir zemine ve ortama ihtiyacı vardır. Gelenekler yaratıcı oldukları sürece insan için kendini gerçekleştirme yolları, imkânları olarak karşımıza çıkar. Ve özgür geleneklerin olduğu toplumlar mutlaka kendileri hakkında bir otokritiğe sahiptirler. Çünkü burada özgürlük gerçek manasıyla bir değerdir ve özgürlük aynı zamanda sürekli olarak daha iyisini, daha güzelini aramak için bir imkân sunar. Otokritik dediğimiz şey mutlaka yaratıcı geleneklerin içerisinde olan bir unsurdur. Çünkü kritiğin olmadığı, eleştirinin olmadığı yerlerde mutlaka bir durağanlaşma, bir statüko meydana gelir ve zaman içerisinde gelenek sadece bu statükodan ibaretmiş gibi düşünüldüğünde de yaşayan bir canlı organizma olmaktan çıkar, âdeta müzelik bir malzemeye dönüşür. Geleneklerin sanki bir müzelik sergi malzemesiymiş gibi göründükleri yerlerde de artık onların insanlara yeni bir hayat motivasyonu vermeleri, yeni bir hayat ilhamı vermeleri mümkün olamaz. Öyleyse geleneklerin mutlaka canlı, dinamik ve özgün doğasının korunması ve bunun içerisinde de insanı reşit kılma, insanı olgunlaştırma, insanı kendi kemaline doğru sevk etme imkânlarının kapatılmaması gerekiyor. Çünkü insan eğer kendi kemaline doğru yürüyemezse, ‘iki günü eşit geçen zarardadır’ hükmü gereğince yerinde saymaya başlayacaktır ve hatta başkalarının da kendi yerlerinde saymalarının en uygun insani davranış olduğu kanaatine varacaktır. Böylece sadece kendisine zulmetmekle kalmayıp başkalarına da zulmetmeye başlayacaktır. Niçin benim gördüğüm yerden aynı şeyi siz de görmüyorsunuz, niçin hakikati başka yerlerde arıyorsunuz diye hatta belki de hakikate bühtan etme riskine duçar olarak başkalarının da kendi yollarında yürümelerine mâni olunacaktır. Eğer gelenekçiliği böyle algılarsak, bu manadaki gelenekçilik o kültürün sonunun yaklaşması anlamına gelir. O yüzden yaratıcı gelenek kavramına ihtiyacımız var, o yüzden o yaratıcı geleneğin içerisinde, yaratıcı insan kavramına, reşit insan kavramına, özgür insan kavramına ihtiyacımız var. Ve bu özgür insan da kendi şahsiyetini oluşturmuş, kendi benliğinin farkında olan ve kendisine kendisi için bir iç dünya kurabilmiş olan insan olmak durumundadır. Çünkü insan sosyal hayatta bir çevre içerisinde yaşıyor ve aynı zamanda da biyolojik bir çevre içerisinde yaşıyor. Bu insanın ontolojik zaruretler âlemi içerisinde olduğu anlamına geliyor. Oysa insan sadece dış nesnel gerçeklikte yaşamıyor, sadece biyolojik bir hayat sürmüyor ya da sadece toplumsal rollerin icap ettirdiği bir meslek adamı rolünü oynamıyor. İnsanın en başta kazanması gereken şey; kendine, kendisi için bir iç dünya kurmaya mecbur olan bir varlık olduğu fikridir. Bu iç dünyamızın çoğu zaman farkında olmuyoruz. İç dünya mesela bir beste yapabilmek, bir eser ortaya çıkartabilmek, insanlığa armağan edilebilecek bir duyguyu yakalamak ve o duygunun esere dönüşebilmesini sağlayabilmektir. Böyle baktığımızda insanoğlunun en büyük tehlikesi herkesleşme tehlikesidir. Yani herkesin giderek birbirine benzediği, herkesin giderek benzer şeyleri otomatize şekilde yapıyor olması ve giderek bir makineleşme, otomatlaşma sürecinin içerisine giriliyor olması. Tekrar edecek olursak yaratıcı gelenekler; insanların yeryüzünde biricik varlıklar olduklarını, tek nüsha olduklarını hatırlatacak ve onlarla bütünleşerek kendilerini gerçekleştirebilecekleri geleneklerdir. Bunun için de gerçek insani ortamlara, mahfillere ihtiyacımız vardır. Böylece, üretilen eserler de insanlığın ortak kıymetleri olurlar, sadece üretende kalmaz, o ürünlerin karşıda muhatap bulması, yankı bulması ve sırası geldiğinde de temellük edilebilmesi söz konusu olur.

Gelenek meselesi bir ortam meselesi olduğu kadar esasen bir eğitim meselesidir. Çünkü kuşakları birbirine bağlayan şey eğitimdir. Burada da ihtiyacımız olan şey eğitim alanında da yine yaratıcı gelenekler ihdas edebilmektir. Eğitim alanında öğrenciyi de, ailesini de, toplumunu da ataletten üreticiliğe, yaratıcılığa teşvik edecek, onu aynı zamanda bir şahsiyet olarak geliştirecek, hem bu dünyanın hem de ebedî hayatın bir reşit öznesi, bireyi kılabilecek bir eğitime ihtiyacımız var. Bu da her şeyden önce felsefi bir meseledir. Çünkü asıl sorular; insan nedir, insan neyi gerçekleştirmek için buradadır ve insana ne verilirse insan kendi tekâmülünü gerçekleştirebilir? Sorularıdır. Mesela Yunus’un kendisine sorduğu bir soru var; “Yunus, sen bu dünyaya niye geldin?”. İnsanın dünyaya niye gelmiş olduğunu cevaplandıramayan bir eğitim sistemi, kişinin önünde en fazla, en yüksek maaş getiren bir meslek edindirmeyi idealize ettirebilir. Ve en yüksek gelirin idealize edildiği bir toplumda da her şey ekonomik çarklar arasında ezilir. Hayat da maddileşir, materyalistleşir. İdealizm kaybolur ve hatta idealizm artık espri konusu hâline gelir. Oysa idealizmin olmadığı yerde insanlığın terakki etmesi ya da tekâmül etmesi söz konusu olamaz.

Mesela Bergson ‘Ahlak ile Dinin İki Kaynağı’ adlı eserinde ahlakın ve dinin iki ayrı kaynağı olduğunu söylüyor. Bir tanesi yaratma temayülü, bir tanesi koruma temayülü. Koruma temayülünden kapalı toplum ve kapalı toplum ahlakı çıkmıştır diyor. Bu ahlakın hedefi, toplumu bir arada tutmaktır fakat toplumu bir arada tutmak derken de kastettiği şey statükoyu kutsallaştırmak ve statükoyu muhafaza etmektir. Bergson bu statik toplumu da kapalı ahlakı da eleştiriyor. Fakat öbür taraftan insanlığın önünde bir de yaratma ideali vardır. Yaratma idealinin olduğu yerde açık toplum vardır. Açık toplumun olduğu yerde de açık toplum ahlakı vardır ve bunu da besleyen bir mistik ahlak ve mistik bir din vardır. Bergson mistisizmin yüce insanların ruhundan taşan bir ilahi heyecan olduğunu söylüyor. Bu insanların mistikler ya da toplum kahramanları olarak varlıklarının bir davet olduğunu ifade ediyor. Sembol şahsiyetler olarak insanlara icbar etmeden, insanları statükoya sokmadan, içlerinde bir sevgi, şevk ve aşk uyandırarak kendiliklerinden temsil ettikleri değer etrafında birleşmelerini, bütünleşmelerini sağladıklarını öngörüyor. İşte yaratıcı gelenek derken biz de Bergson’un açık toplum ahlakında ve o kahramanlık ahlakında ortaya koymuş olduğu örnekteki gibi, insanların kendi içlerinden gelerek katılmayı arzu edecekleri, birleşmeyi, bütünleşmeyi arzu edecekleri bir heyecan, bir coşku, bir şevk, bir aşk ortamı oluşturmayı kastediyoruz. Yaratıcı gelenekler aynı zamanda içlerinde bu aşkı barındıran, bu şevki barındıran, bu coşkuyu barındıran geleneklerdir. Oysa gelenekçilik kendi içerisindeki bu aşkı, şevki ve coşkuyu kaybetmiş olduğu için sadece icbar etmekte ve sadece formel bir birlik tesis etmektedir. Yaratıcı gelenekler ise gönüllü birliktelikler, heyecanlı birliktelikler ve coşkun bir insanlık idealini sembolize eder. Eğer biz kendi eğitim hayatımızda, entelektüel, manevi, kültür hayatımızda bunu fark edip ihdas edebilirsek o zaman bu bütün bir insanlık için yüksek bir medeniyetin yeniden mümkün olduğu anlamına gelecektir.

Biz kendi medeniyetimiz adına böyle bir geleneği, bozulmamış, sahih tefekkürden, bozulmamış sahih imandan ve bozulmamış sahih hakikatten devşireceğiz. Ve o hakikat zaman üstü, mekân üstü bir hakikat olduğu için kendisini idrak eden öznelere, şahsiyetlere kendisini açan bir hakikattir. Öyleyse biz hakikatle temasımızı nasıl sağlayacağız? Ve insanımızı nasıl yeniden hakikat talibi hâline getireceğiz? Herhangi bir insanın söyledikleri ile kani olan değil, doğrudan doğruya hakikatle irtibat kuran, hakikati bugün adına yeni baştan anlayan, yorumlayan ve onu hayat ile bütünleşerek yaşayan ve bu yaşantısı ile de etrafına bir model sunan bir örneğe ve bu örnekle yaratıcı bir irtibat kurmaya ihtiyacımız var. Her birimizin kendiliğimizden coşarak, kendi kabımızdan taşarak o yaratıcı ideale katılmamız gerekiyor. O yaratıcı ideal de başka bir dünyanın mümkün olduğu, dünyanın bu ahvaline mahkûm olmadığımız fikridir. Kendimiz hakkındaki hükmümüzü değiştirirsek toplumumuz üzerindeki hükmün ve insanlık üzerindeki hükmün de değişebileceğine olan imanı tazelemek, hakikatin bulunabilir, fark edilebilir, yaşanılabilir ve yaşatılabilir, anlatılabilir olduğuna dair bir imanı tazelemek, bir zihniyet tazelemek mecburiyetimiz vardır. Bu da içimizden çıkan yüksek ruhların, yüksek enerjilerin ve yüksek eserlerin talibi olabilmek ile mümkündür. Yani kişi kendi talebini ne kadar yukarı çekebiliyorsa, kişi ne kadar sahih bir merkez ile buluşup, ondan istifade edebiliyorsa o kadar ümitvar olmak gerekir. Fakat hemen, bu kitlesel bir pedagoji midir? Ya da kitlesel bir pedagoji olabilir mi? Diye sorulabileceğini de hatıra getirebiliriz. Burada kitlesel bir çözüm, kitlesel bir çıkış mümkün müdür? Böyle bir reçetemiz yok maalesef. Onun için sahih talep sahibi olmak gerekli. Saf talep sahibi olmak gerekli. Saf talep, garazsız ivazsız, insanoğlunun hakikate bağlanabileceğini, o hakikatin talibi hâline gelebileceğini anlatan bir kavram. Önümüzde hazır bir konfeksiyon şahsiyet olmadığı gibi, hazır bir reçete de yok. Her birimizin tek tek bunun farkında olarak, bu ideal doğrultusunda bir yükseliş gerçekleştirmemiz, bir tekâmül gerçekleştirmemiz gerekiyor. Çünkü tekâmül kendi içerisinde, kâmil olanı, tam olanı, mükemmel olanı barındırıyor. İnsanoğlu ne kadar mükemmel bir varlık olmasa da mükemmeli sevebilen, mükemmeli arzulayabilen, onun yolunda olmayı talep edebilen bir varlıktır. Öyleyse her şeyden önce kişide bu talebi uyandırmak, o yolda yürüyebilir olduğunun cesaretini uyandırabilmek gereklidir. Ve belki o yolda yürüyenle de el ele tutuşabilmek, kol kola o yolu yürüyebilmek gereklidir. Bunun bir kitle pedagojisi yoktur fakat bunun tek tek kişisel bir pedagojisi böylece üretilebilir.