MÜSLÜMANIN TÜRKÇE KONUŞANINA TÜRK DERLER

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221



 

                1. Etnisite kavramının hayatımıza sokulmaya çalışılması ve yeni etnisiteler uydurulması olaylarının arkasında iki yüz yıllık tarihimiz yani Osmanlı Devleti’nin çözülüş hikâyesi vardır. Bu zamanlardan kalan teressübatın yabancı devletlerce bir politik araç olarak kullanılması ise bilinen bir şeydir.

                Osmanlının sağlıklı olduğu ve kuruluş ilkelerine bağlı olarak yaşadığı dönemlerde, bir İslâm milleti vardı, bir de gayrimüslimler. Gayrimüslimler de azınlık değil–böyle bir kavram Osmanlı hukukunda yoktur-zımmi idiler. Sahip oldukları hukukî ve sair kültürel haklar açısından da bir sıkıntıları yoktu. Bilinen gelişmeler içinde gayrimüslimler bağımsızlıklarını elde etmek üzere çalışmalara girince, Osmanlı Devleti kurucu ilkelerinden vazgeçerek, Müslim-gayrimüslim eşitliğine dayalı Osmanlı vatandaşlığı kavramı üzerine yeniden kurulmaya çalışıldı. Ancak, Tanzimat ve 1856 Islâhat Fermanlarının getirdiği bu yeni anlayış, Müslümanları darıltmaktan başka bir işe yaramadı. Devlet-i âliye sonuna kadar bu hukukî yapıya sadık kalmakla birlikte, Osmanlılık kavramı Müslim ve gayrimüslim halkı toplumsal olarak bütünleştiremedi, gerginlikleri gideremedi ve ayrılıkçı emelleri söndüremedi.

                Daha sonraki yıllarda, hukukî yapı değişmemekle birlikte devlet siyaseti fiilen İslâm unsuruna bina edilmeye çalışıldı. Batılı devletlerin parçalayıcı ve nobran tutumları karşısında özellikle Sultan II. Abdülhamit Hanın politikaları İslâmcı duyarlıkları uyandırmakta etkili oldu. Bu durum kuruluş ilkesine de uygundu; yani Osmanlı Devleti İslâm unsura dayanıyordu. Ne var ki, bir yanda Avrupa’dan esen parçalayıcı milliyetçilik akımları, bir yanda Osmanlı Devletinin yıkılacağı korkusu Müslüman aydınları da kendi etnik milliyetçiliklerinin gayretine yöneltti. Özellikle Arnavut ve Arap Müslümanlarının, bağımsızlığa yönelmiş bir milliciliğe geçişlerinde, Devlet-i âliye yıkılırsa ortada ve sahipsiz kalırız korkusu ağırlık taşır. Balkan Savaşı sonrasına gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin çökmekte olduğu kanaati, açıkça dile getirilmese de Müslüman aydınlar arasında da yaygındır. Bu dönemi yaşayan Müslüman aydınlar şu tespiti yapmışlardır: Asır milliyetçilik asrıdır; milliyetçilik girdiği toplumları diriltiyor, onlara yeni bir heyecan ve güç veriyor. Mademki Osmanlıyı artık ayakta tutamıyoruz, öyleyse her topluluk kendi milliyetçiliğine sahip çıkarak milletini Avrupa emperyalizminden kurtarmalı, İslam birliği yahut benzeri birliktelikler sonra düşünülmeli. Bu düşünceyi en açık şekliyle Gökalp ifade etmiştir.

                Osmanlı camiasındaki fiili gelişmeler de bu düşünceye uygun olmuştur. Ancak, Anadolu’daki Kürtler, Türklerden ayrı bir varlık olarak düşünülmemiş, Batının bütün gayretlerine rağmen, Kürt halkı içine bu ayrılık sokulamamıştır. Dikkati çeken nokta, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, gerek iç hukuk-siyaset metinlerinde, gerekse uluslar arası metinlerde Osmanlının kuruluşundaki ilkenin esas alınmasıdır. Lozan Anlaşmasında da, Anayasa metinlerinde de Türk kelimesi Müslümanın eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Uygulamada da hep bu anlayış egemen olmuştur. Nitekim, daha sonraki yıllarda gerçekleştirilen mübadelelerde Yunanistan ve Balkanların her yanından gelen göçmenlerde etnik köken asla dikkate alınmamış, sadece Müslüman olup olmadıklarına bakılmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca da hiçbir ayırım yapıldığı görülmemiştir.

                Bugün, geçmişi yeniden yaşamaya heves edenlere şunu hatırlatmalıyız ki, Türkiye Cumhuriyeti çökmekte değil yıldızı gittikçe parlamakta olan bir devlettir. Yüz yılımızın başlarında, devletin çökeceği ve korumasız kalacakları korkusu içinde kendi milliyetçiliklerine sarılan Arnavut ve Arap aydınları fazla yadırganmamış en azından düşman görülmemişlerdi. Ama bugün, Müslüman olan Kürtler, yükselen Türkiye Cumhuriyetinin tekerine sokulacak çomak olarak kullanılmak istendiklerini bilmelidirler. Sorun Kürtçe türkü söylemek ya da konuşmak değildir; Osmanlı geleneğinden gelen toplumumuz için esasen bunlar hiçbir zaman sorun olmamıştır. Yükselen yıldızın imkân ve onurunu paylaşmak, çomak olup acı çekmekten herhalde daha akıllıca ve Müslümancadır

                Şunu da söyleyelim ki, Cumhuriyetimizin kuruluş konseptinde Türk demekle Türkiyeli demek arasında hiçbir fark yoktur. Ancak, bölücülüğü yol edinmiş kayıp insanları, bir kelime değişikliği ile doğru yola getireceğini sanmak da çağımıza yakışmayan bir saflık ve yukarıda kısaca dokunduğumuz tarihi birikim karşısında cahilliktir.

                2. Kimlik bir kişi yahut toplumu başkalarından ayıran farklılıkların toplamıdır. Bir toplumu diğerlerinden ayıran kültürel özellikler o toplumun nesnel kimliğini oluşturur. Kişi ve toplumun, bu farklılığı algılayıp benimsemesi ise öznel kimliği oluşturur.

                Soruda etnik kimliği sormakla birlikte, etnik kökeni kastettiğiniz anlaşılıyor. Günümüzde millet aşamasına gelmiş olan kültürlerde etnik kökenin hiçbir anlamı yoktur. Çıplak bir soy şuuru dünyanın her yanında ve her çeşit kültür içinde kınanan bir ırkçılık olarak görülür. Etnik kimlik ise, soy birliği etrafında oluşturulan bağımsız bir kültürü gerektirir. Bu kültüre sahip olmadan, sadece farklı bir soydan gelmiş olmak anlamlı bir toplumsal olgu değildir.

                3. Etnisite yahut etnik grup millet olmanın önceki safhası olarak ele alınabilir. Eğer bütünlüğünü ve kültürel birliğini geliştirebilirse millet olur. Bir etnik gruptan söz edebilmek için, önce ana kitleden farklı bir soydan gelen, farklı bir dil konuşan bir topluluğun olması gerekir. Bu topluluğun, ana kültürden farklı bir kültürü yaşayıp, yaratıcılığını devam ettirebilecek bir büyüklük ve yoğunlukta olması gerekir. Yani, bir millet içindeki etnik gruptan söz edebilmek için, o milletten farklı bir topluluğun ayrı bir dil, ayrı bir musiki, ayrı bir din, ayrı bir mimari, ayrı bir edebiyat, ayrı bir mutfak kültürü ve …olması ve bütün bu kültür alanlarında üretimine devam etmesi gerekir. Yukarıda da değindim, ayrı bir soydan geldiğine inanıyor olması hiçbir anlam ifade etmez. Onun kimliğini yani başkalarından farklarını oluşturacak olan şey yukarıda saydığımız kültürel alanlardaki farklılıklarıdır. Eğer ana kültür içinde böylesine ayrı ve belirgin bir kültürü yaşamıyor, yaratamıyorsa, o topluluk etnik bir grup değildir. Böyle bir durum ancak, ana kültür içinde bir alt kültür grubu olarak nitelenebilir ki, gösterdiği farklılıklar çoğu kez folklorik düzeyi aşmaz.

                Türk milleti içinde farklı etnik grupların mevcudiyeti , Türk milletinin var oluşuna halel getirir mi diye soruyorsunuz. Dikkat ederseniz, bu soruda Türk aydınların iyi niyetli bir çoğunun düştüğü hataya düşüyorsunuz; yani, etnik kökenle, soyla etnik grubu ayni şeymiş gibi görüyorsunuz... Türkiye’de yukarıda kısaca tarif etmeye çalıştığım anlamda bir etnik grup var mı ? Türkiye’de yaşayan farklı soy kökenlerine mensup Müslüman grupları hangi sosyolojik ölçüte göre etnik grup diye niteleyebilirsiniz? Bunlar, Erzurumluluk, Karadenizlilik yahut Adanalılık gibi birer alt kültür olmaktan farklı değillerdir; eğer, folklorik de olsa bazı kültürel farklılıkları devam ettirebiliyorlarsa.

                Burada nüfusları ve yoğunlukları itibariyle, kuramsal açıdan etnik bir grup olmaya uygun tek topluluk Kürtlerdir; onun da kültürel yönden tartışılması gerekir. Yukarıda sorduğumuz soruları tekrarlayabiliriz: Türk kültüründen bağımsız bir Kürt edebiyatı, Kürt mimarisi, ev düzeni, mutfağı, müziği, dini var mı ? Yoksa bu alanlardaki farklılıklar folklörik nüanslar halinde mi? Bu sorulara hayır cevabı vermek zorundayız. Fakat, bütün bu nesnel duruma rağmen Kürt kökenli okumuşlar biz ayrı bir grubuz ve Türk milletine dahil değiliz diyorlarsa, bu, yapılan propagandaların egemen olduğu anlamına gelir. Toplumsal tabanı, kültürel gerçekliği olmayan sırf psikolojik propagandaya dayalı bir etnisite iddiasının pek zayıf kalacağı muhakkaktır. Ama, toplumsal hayatımızda huzursuzluklar çıkarmaya ve acılar çektirmeye de devam etmektedir.

                Farzımuhal farklı bir etnisite olsa da, bunun Türk milletinin varlığı konusuyla bir ilgisi yoktur. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, farklı bir etnisite, ana kitleden ayrı ve bağımsız bir kültürel varlığın canlılığını devam ettirmesi demektir. Böyle bir olgunun, ana kitlenin kendi kültürel varlık ve bütünlüğünü sürdürmesine bir etkisi olamaz.

                4. Propaganda amaçlı söylemlerin dışında hiç kimse Türk milliyetçiliğinin ırk esasına göre kurulduğunu iddia etmemiştir. Irka dayalı bir milliyetçilik düşüncesi, bir imparatorluk toplumundan gelen ve köklü gelenekleri olan bizim toplumumuz için hem halka, hem de okumuşlarımıza yabancıdır. Bütün milletler bütünlüklerini korumaya çalışırlar; milliyetçiler bu konuda daha duyarlıdırlar. Öyleyse ırkçılık iddiası işin temeline aykırı düşmektedir. Çünkü ırkçılığa dayalı bir milliyetçilik, dünyadaki hemen bütün milletler gibi, Türk milletinin de parçalanması anlamına gelir ki, hiçbir aklı başında Türk böyle bir anlayışı savunmaz. Türk milliyetçiliği düşüncesinin öncü büyüğü Ziya GÖKALP’in bu konudaki anlayışı kültürel birliğe dayanır. Onun bir sözü ile bağlayalım: “Müslümânın Türkçe konuşanına Türk derler.”