Doç. Dr. Vedat BİLGİN:“KÖYLÜLÜKTEN ÇIKMAK ZOR AMA İMKÂNSIZ DEĞİL”

Kasım 2007 - Yıl 96 - Sayı 243



 

Türkiye’de Değişimin Dinamikleri Köylülükten Çıkış Yolları kitabının yazarı Doç. Dr. Vedat Bilgin, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi ve Milliyetçi Hareket Partisi MKYK üyesidir.  Kendisine Eylül 2005’te “Kentte Köylülük” özel sayısını yapan Türk Yurdu Dergimiz adına, bu konuda sorular yönelttik:

—Türkiye’nin köklü sorunlarından çıkış yolunu bazı milliyetçileri kızdıracak da olsa kitabınızda çok açık ifade etmişsiniz: Köylülükten çıkış. Önce neden köylülükten çıkış, biraz onun üzerinde duralım sonra da köylülükten neden çıkış yapamadık onu konuşalım.

 

—Türkiye büyük bir tarımsal uygarlık geleneğinden geliyor. Bu tarımsal uygarlığın geçmişte köylülüğü aşan büyük değerlere dayandığını çeşitli örnekleriyle biliyoruz. Bu örneklerin arasında, büyük Selçukluların bu günkü İran coğrafyasında ortaya koyduğu bilim tarihçilerinin çok iyi bildiği zengin örnekler vardır. Bunlarda bir kısmı doğrudan doğruya teorik bilimlerle ilgili insanlığın ölümsüz eserlerini oluştururken, bir kısmı da mimarlıktan musikiye kadar kent hayatının ortaya zenginleşmesini sağlayan mühendislikten muhtelif süsleme sanatlarına kadar çok yönlü eserlerden oluşmaktadır.

Selçuklu birikiminin üzerinde yükselen Osmanlı dönemi Türk-İslam medeniyetinin daha da gelişip serpilmesine, insanlık için eşine az rastlanır bir bütünsel uygarlık devrimine tanıklık etmektedir. Böyle görkemli bir geçmişten köylülüğe dönüş veya köylülük diye tanımladığımız toplumsal ve ekonomik ilişkilerin çerçevesine gerilemek oldukça sorunlu bir döneme işaret etmektedir. Ben bu süreci Türk-İslam uygarlığının geri kalmasını Batı karşısında nispi olarak düştüğü konumun bir neticesi olarak ele alıyorum. Dolayısıyla bizim “köylülüğümüz” imparatorluğumuzun geri kalış sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan, bizi evrenselliğimizden daha dar, daha sınırlı bir alana hapseden bir netice olarak değerlendirilebilir. Bu durumun yol açtığı toplumsal, ekonomik ve siyasal birçok sorundan söz edebiliriz. Ama bu sorunların başında her şeyden önce zihniyet yapısının daralması gelmektedir. İmparatorluklar kuran onu bir medeniyet hamlesine dönüştüren zihniyet yapısında köylülüğün egemen olduğu daraltılmış ufuklarını kaybetmiş bir zihniyet yapısına gerilemek tahmin edileceği gibi oldukça büyük bir soruna karşılık gelmektedir. Bu sorunun aşılabilmesi bu gün büyük ölçüde benim “köylülük” diye ifade ettiğim durumun aşılmasına bağlıdır. Bunun için köylülükten çıkış derken kendi uygarlığımızın çöküşü sonucunda “medeniyet dinamizmini” kaybetmiş bir toplumun içine düştüğü geri toplumsal zeminden çıkışı işaret etmek istiyoruz.

Bu gün Türkiye bu çıkışın sancılarını yaşamaktadır. Yaşadığımız sancıların bir kısmı bizim köylülüğü geride bırakacak, kendi uygarlık geleneğimizle ilişkili bir yeni yol yaratmamızla ilgili olduğu gibi bir kısmı da bu eski yapının yani köylülüğe dayalı zihniyet, siyaset ve iktisat ilişkilerinde üretilmiş olan geriliğin unsurlarının direnciyle ilişkilidir. Bu ilişkilerin dış dünyayla yani batıyla kurduğu “geleneksel bağımlılık ilişkileri” ise meselenin ne kadar derin ve zor olduğunu göstermeye yeter sanırım.

 

 —Köylülük yapısını cumhuriyetin tasfiye etme düşüncesi var mıydı? 1950’li yıllardan sonra başlayan ve hala devam eden ve bir türlü tasfiye edemediğimiz bu yapıyı ayakta tutan dinamikler iç dinamik midir? Son yıllarda IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye’ye yaptığı dayatmalarıyla bu yapı tasfiyeye maruz kalacak mıdır?

 

 —Köylülüğü tasfiye etmek için cumhuriyetin detaylı bir programı olmasa da bir hedefinin olduğu açıktır. Bu hedefe yürümek konusunda Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarının cesur adımlar attığını biliyoruz. Fakat bunun yeterince hızlı bir biçimde gerçekleştirilememesi doğrudan doğruya tarihsel şartların sonucudur. Çünkü geri kalmışlık sürecinin sonucu olan köylülüğü tasfiye edecek atılımlar gerçekleştirmek için cumhuriyetinin kurucu kadrosunun elinde sadece ve sadece devlet vardır. Bu kadro bu aracı etkin bir şekilde kullanmıştır. Ama kadronun kendi içerisinde yaşamaya başladığı sorunlar zaman içerisinde, 1940’lı yıllara doğru devletin uygulamalarının, devletçiliğin sorun çözme gücünü azaltmış, hatta yeni sorunlar yaratmasına yol açmıştır denebilir. Bu süreç bize şunu göstermektedir. Köylülükten çıkış için tek başına siyaset mekanizmasına dayalı çözüm üretmek yetersiz kalmaktadır. Esas itibariyle yeni bir toplumsal ilişkiler biçimi olarak köylülüğü tasfiye edecek ekonomik ve toplumsal devrim niteliğini kazanacak bir değişim ancak toplumdaki orta sınıflara dayandığı zaman mümkün olabilmektedir. Oysa ne 1930’lu yıllara kadar ne de 1950’li yıllara kadar böyle bir yapıdan bahsetmek mümkün olmamıştır. Bunun için devletçilik sorun çözme gücü kadar, sorun yaratma ihtimali de olan bir araç olarak uygulanmış ama değişim gücü sınırlı kalmıştır. Bu bakımdan ben esas itibariyle gerek devletçiliği, gerek 1950’de meydana gelen konjonktürel değişmenin sonucu olan demokrasiye açılımın sonuçlarının Türkiye’de bir toplumsal yapı değişimini yaratmada yetersiz kaldıklarını i        fade etmek istiyorum. Esas itibariyle bu değişimi başlattıklarını fakat yapısal bir değişim niteliğini kazandıracak sıçramaların ancak 1970’li yıllardan itibaren görünürlük kazandığını söyleyebiliriz. Bu yapı değişiminin sorunları ise, en yoğun şekilde tahmin edileceği gibi bu zaman dilimi içerisinde ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan Türkiye’nin 1970’li yıllarda yaşadığı şiddet olayları, askeri darbeler ve müdahaleler hep bu köylülüğün dönüşümüyle ilgili sorunların yarattığı neticelerdir. Bütün bunların sonunda Türkiye 1980’leri tamamlarken yeni bir sürece yani 1920’lerde sahip olmadığımız orta sınıflaşma dinamizminin başlattığı bir yeni dalgaya sahip olmuştur. Bu yeni dalganın merkezinde artık Türkiye’nin orta sınıflaşma dinamizmi yer almaktadır.

1920’lerin bürokratik elitlerine dayalı siyaset anlayışı ancak 1980’lerden sonra gerçek anlamda yeni sorunlar karşısında tamamen yetersiz kaldığı görülen bir sürece dönüşmüştür. Sorunda buradadır, çünkü bu bürokratik unsurların fonksiyonlarını yitirmiş olmakla beraber siyasal konumlarını sürdürecek ideolojik tortuları toplumda yaşadığı muhtelif olaylarla ortaya çıkmıştır. O halde bu gün sorun, Türkiye’nin yeni dinamik unsurlarına dayalı bir ideolojik zenginliğe sahip olmasıdır. Eski ideolojik tortuları tasfiye ederek, yeni orta sınıfların inşa etmesi gereken veya inşa edecekleri ideolojik yapı tabiî ki çoğulcu olacaktır. Bu çoğulculuk Türkiye’nin toplumsal çoğulculuğuyla birlikte düşünüldüğü zaman, Türkiye’nin bu aşamada kendisini yenileyecek yeni kaynaklara sahip olduğunu görebiliriz.

 

 —Bireyleşme, orta sınıflaşma, kentleşme ve dışa açılma gibi dinamikleri harekete geçirmeden, bir başka ifadeyle toplum merkezli dinamikler yerine siyaset ve geleneksel egemen unsurların başlattığı değişme dinamikleri ile modern bir toplum yaratmak ne kadar mümkündür sorusunun cevabını Türkiye’de Değişmenin Dinamikleri adlı kitabınızda vermeye çalışmışsınız. Rahmetli Mümtaz Turhan’ın da Kültür Değişmeleri adlı kitabından biliyoruz Türkiye’de değişim hep yukarıdakiler tarafından başlatılmıştır. Siz bunu daha farklı bir kavramla karşılıyorsunuz ve değişimin siyasetten yükseldiğini düşünüyorsunuz. Bu görüşünüzü açar mısınız?

 

—Yukarıda da vurgulamaya çalıştığım gibi, siyaseten değişim yaratmanın sınırları vardır. Bu sınırlar, bir toplumda modernleşme için gerekli olan ilk hareketi başlatabilecek ama onu geliştirip tamamlayacak boyutlara taşımakta yetersiz kalacak niteliktedir. Türkiye’de yaşanan budur. Değişim siyaset sahasında başlatılmıştır, ama toplumsal ve ekonomik alanda siyasi kadroların başlattığı değişimin sürdürülmesinde daha doğru bir ifadeyle bu alanlarda derinleştirilmesinde ciddi tıkanıklıklar ortaya çıkmıştır. Bu kaçınılmazdır. Çünkü toplum siyaseten dizayn edilecek bir mühendislik alanı değildir. Siyaseten neyi dizayn ederseniz edin, toplumsal ve ekonomik alanda hayatiyet bulanların bu siyaseten üretilmiş olan şeylere verdikleri cevaplar siyasetten farklılaşacaktır. Çünkü toplumsal ve ekonomik alanda bireyden toplumsal sınıflara, ideolojik gruplardan siyasal tutumlara kadar kültürel farklılaşmaların alabildiğine çeşitlendiği bir çoğulculuk alanı bulunmaktadır. Tabidir ki, bireyi, sınıfları, toplumsal kurumları hesaba katmadan veya onların varlıklarına bir değer atfetmeden yapılabilecek siyaset biçimleri kaçınılmaz olarak bir çıkmazla karşı karşıya kalacaklardır. Tahmin edilebileceği gibi, bu tür anlayışlar faşizm, nazizm, stalinizm ya da Sovyet tarzında yaşanılan komünizm gibi otoriteryen anti-demokratik rejimlerle neticelenecektir. İşte Türkiye 1950’den itibaren zaten bu tür anlayışlardan farklılaşma çabası içerisine girerek bir anlamda yukarıda işaret etmeye çalıştığımız çıkmazdan sıyrılmaya çalışmaktadır. Bu sebeple Türkiye’de siyaset merkezli bir toplum kaçınılmaz olarak bir sona ulaşmış, bu yerini toplum ve kültür merkezi yeni bir toplumsal ve siyasal anlayışa bırakmak durumunda kalmıştır. Fakat bu kolay olmamıştır, bu gün bile hala toplum merkezli bir siyaset biçiminin çeşitli gerekçelerle reddedildiği, muhtelif anlayışlarla karşılaşmamız zor değildir. Kısaca şunu söyleyebiliriz ki, siyaset kurumunun başlattığı değişmeler eğer toplumsal ve ekonomik alanda yeni dinamiklere yerini bırakmıyorsa veya onlarla eklemleşerek yeni politikalara dönüşmüyorsa sorun aşılamaz. Bu bir anlamda köylülükten çıkış için de zorunlu bir gerekliliktir.

 

                —Cumhuriyeti kuran toplumsal gücü nereye bağlıyorsunuz? Osmanlı Devlet ve toplum yapısında batı burjuvası gibi gelişen ve sınıfa dönüşen bir zümre bulunmadığı için siyasal elitlerin ulus devletin oluşumunda rol üstlenmeleri kaçınılmaz bir durumdu. Bu siyasal elitlerin millet ve milliyetçilik kavramlarına bakışları nasıldı ve hangi çelişkileri yaşadılar?

 

                —Kitapta benim ortaya koymaya çalıştığım şekliyle özgün olduğunu düşündüğüm bir ifade biçimi olarak söylenen şey kısaca şudur. Osmanlı toplum yapısı Osmanlı burjuva zümrelerinden burjuva sınıfı çıkaramadığı için büyük bir değişim yaratmadı. Bu bakımdan Osmanlı burjuva zümreleri içerisinde iktidar özellikle batılılaşma süreciyle birlikte doğrudan doğruya bürokratik elitlerin tekeline kaydı. Cumhuriyetin kurucu kadrosu da aynı toplumsal kökenden gelmektedir. Dolayısıyla onlarda bir sınıf değillerdir. Adı üzerinde bürokratik mekanizmanın üzerinde yükselmektedirler, yani devlete dayalı bir siyaset geleneğinin gücünü kullanmaktadırlar. Bu kadronun millet ve milliyetçilik anlayışı “milli devlet veya ulus devlet” kavramına içkindir. Tarihsel olarak imparatorluğun çöküş aşamasında bu sürecin içerisinde yer alan siyasal elitlerin imparatorluğun yerine Türkiye’nin sürekliliğini sağlayacak bir milli devlet kurmaları onlar için tarihsel bir görevdi. Bu bakımdan onlar bu tarihi görevi yerine getiren bunu aynı zamanda bir kurtuluş savaşı sonrasında başaran bir kadrodur. Bu yüzden onların milli devleti kurmak, bunu 600 yıllık bir imparatorluk mirası içerisinde başarmak konusunda ortaya koydukları çaba oldukça anlamlıdır. Çünkü bu büyük miras, büyük imkânlar sunduğu kadar, büyük zorluklar anlamını da taşımaktadır. Ben cumhuriyetin kurucu kadrosunun milli devlete geçiş konusunda oldukça önemli hatta olağanüstü zorluklara rağmen büyük bir başarı elde ettiklerini düşünüyorum. Onların milliyetçiliğinin bu tarihsel dönüşümün zorluklarını kapsayacak heyecanları ve toplumsal psikolojiyi yansıttığını anlamak gerekir.   

 

—Devletten topluma doğru ilerleyen bu elitist harekete Türk milliyetçiliği düşüncesi nasıl tepki verdi? Milliyetçilik düşüncesinde de çelişkiler ve kırılmalar yaşandı mı?

 

 —Millî devlete geçiş sürecinde yaşanan iki önemli çatışma alanı vardır. Bu çatışma alanları fikri olarak milliyetçilik ve batıcılık şeklinde zaman zaman birlikte, zaman zaman karşıt konumda mevcudiyetlerini sürdürdüler. Fakat çatışmanın ortaya çıkması kaçınılmazdır. Milli devletin kuruluşundan sonra uygulanacak ekonomik ve toplumsal politikalarda olduğu kadar, onlardan daha çok kültürel alanda ortaya çıkanlar çatışmayı açık hale getirmiştir. Türkiye’de tek parti yönetiminin kurulması ile birlikte batıcılık giderek tek bir egemen görüş haline gelmiştir ve bir anlamda bu yerliliği tasfiye edecek devlet merkezli bir müdahaleciliğe dönüşmüştür. Milli devletin yerliliği tasfiye edecek politikalar uygulamaya başlaması ciddi bir sorundur. İşte 1950’den sonraki Türkiye’nin siyasal bakımdan demokrasiye yönelmesi, fikri olarak da çelişkilerin açıkça tartışılmasına zemin hazırlamıştır. Milliyetçilerin batıcılığa karşı yönelttiği eleştiriler hızlı bir şekilde toplumla bütünleşmiş, siyasi partilerin aşağı yukarı hepsinde yerli değerlere dayalı bir siyaset etme biçimini milliyetçilik olarak dile getiren söylemler yer almaya başlamıştır. Bu bakımdan milliyetçilik batıcılığa karşı yerli değerleri, elitizme karşı toplumsal ve kültürel çoğulculuğu savunmuştur. Bu kaçınılmaz olarak milliyetçilikle demokrasi arasındaki irtibat noktasının güçlenmesi anlamına gelmektedir. Bu bakımdan Türkiye’de milliyetçilik fikri hep anti-otoriteryan bir anlayışla gelişmiştir. Bu yönüyle de ikinci dünya savaşı yılları içerisinde faşizan nitelikler taşıyan devletçi uygulamalara karşı bir konumda yer alan tavrın devamı olarak görülebilir.

 

—Küreselleşme, milli kültür ve milli kimlik. Bu kavramlar üzerinde dünyayı okuyarak düşünmemiz gerekiyor. Küreselleşmenin kavram olarak cazibesinin arttırdığı bir çağda milli kültürümüzün ve milli kimliğimizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Milliyetçiler milli kimliğin korunmasında nasıl bir strateji izlemeli?

 —Küreselleşme sürecinin farklı okuma biçimleri olacağını işaret etmek istiyorum. Nitekim kitabımda esas olarak yeni sayılacak hususlardan birisi de budur. Küreselleşmenin olgusal boyutlarıyla, ideolojik ve politik boyutlarını birbirinden ayırdığımız zaman olgu karşısında konumumuzu daha iyi belirleyebiliriz. Bu yönüyle ben küreselleşmenin sorunlar yarattığı kadar, imkanlar da barındıran bir süreç olduğunu düşünüyorum. Burada sorun küreselleşme ideolojisinin ya da küreselleşme politikalarının küreselleşme diye savunulmasından kaynaklanmaktadır. Küreselleşme ideolojisi küresel süreci yöneten ABD, AB gibi emperyalist merkezlerin beklentilerini ve yönetim stratejilerini kapsamaktadır. Oysa bizim bu sürecin özelliklerine dayalı kendi stratejimiz olursa, yani küreselleşmeyi emperyalist politikaların dışında okuyabilirsek farklı bir tabloyla karşı karşıya kalabiliriz. Sadece basit bir örnek vermek istiyorum. Yaklaşık bundan 10 yıl önce küreselleşme ideolojisi açısından bakanlar gelecekte bütün kültürlerin yok olacağını, milli kültürler yerine Amerikan kültürünün egemen olacağını, hatta milli dillerin tasfiye olacağını ve milli devletlerin şimdiden anlamsız hale geldiğini söylüyordular.

Oysa açıkça ortaya çıkmıştır ki, süreci anlayan ve yöneten yeni milli devletler sahneye çıkmıştır. Asya Kaplanları, Hindistan, Çin gibi eski uygarlık alanlarından yeni küresel aktörler devreye girmiştir ve bunların kültürleri, dilleri, ekonomileri olduğu kadar, milli devletleri de bu süreçte daha güçlü hale gelmeye başlamıştır. O halde meseleyi yanlış tanımlayarak doğru çözüm noktaları bulmamız mümkün değildir.

Ben küreselleşme sürecinin bir yönüyle milli kültürlerin yeniden büyük hamleler yapmaları için önemli fırsatlar yarattığı düşünüyorum. Başta teknoloji olmak üzere milli kültürler yeni uygulama ve kendilerini geliştirme imkânlarına kavuşmaktadırlar. Burada sorun kendi kültürlerini geliştirecek küresel ölçekte rekabet edebilecek kendi milli devletleriyle yeni hamleler yapacak hazırlığa sahip olup olmama sorunudur. Eğer bu bilince sahip değilseniz, bir ülkenin aydınları bütünüyle teslimiyetçi bir anlayışla dünyaya bakıyorsalar orada fazla yapılacak bir şey yoktur.

Bu gün Türkiye köylülüğü aşma noktasına tam da bu küreselleşme sürecinde ulaşmıştır. Daha geç kalsa idi işimiz zordu. Ama bu gün büyük bir değişimin ortasında küreselleşmenin, kitapta genişçe üzerinde durduğum dinamikleriyle de bütünleşerek büyük bir atılım yapacak bir noktada bulunuyoruz. Bu bakımdan milliyetçiler her şeyden önce kendi kimlik ve tarih bilinçleriyle çağımızı kavrayacak, yorumlayacak yeni bir stratejiyi ortaya koyduklarında hem çağın sorularına cevap vermiş hem de kendi geleceklerini inşa etmiş olacaklardır.

—Teşekkür ederiz.