REKTÖR ADAYLARINI BELİRLEME VE ATAMA STRATEJİLERİ

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242




 
                    Son 25 yıldır YÖK'ün üniversiteleri özerklikten alıkoyduğu ve ileriye taşımada yetersiz kaldığı ortada. Bundan YÖK hiyerarşisi ile yine bu hiyerarşiden destek alan rektörlerin yetki kullanım şekilleri öncelikle sorumlu tutulabilir. Geçen bu süre zarfında üniversitelerin motivasyonunun gün geçtikçe düştüğü aşikârdır. Buna rağmen halen dinamik insan potansiyelinin seçimlerden seçimlere bir değişim beklediği de bir gerçek.
                    Bu süre zarfında YÖK'ün değişimi için verilen bütün uğraşların sonuçsuz kalması, öğretim üyelerinin sorunu temelden çözmek yerine üniversite yönetimlerini değiştirmek ile uğraşması sistemi verimsiz kılmaktadır. Seçilebilmek için verilen tavizler, yeniden seçilebilmek için profili düşük akademisyen kadrolarının oluşturulması üniversiteleri işlemez duruma getirmiştir. Bu eleştiriler, her düzeyde kendi içimizde yapıldığı gibi toplumsal bir eleştiri niteliğindedir de. 
                    Sistemi Değiştirmek Gerekir, Kişiyi Değil. 
                    Günlerdir üniversite çevreleri 15 üniversitenin yeni dönem rektör atanması ile yatıp kalkıyor. Önce eğilim belirlemesi için kıran kırana geçen siyasi parti benzeri propaganda, ön seçim sonrası altı adayın YÖK'e bildirilmesi, YÖK'ten çıkacak sonuç, sonunda da kimin atanacağı hep merak konusu olmuştur.  Üniversitelerin yönetim anlayışı neredeyse üst yönetimin alacağa şekle bağlı olduğu için kimin rektör olacağı büyük önem taşımaktadır. Üniversitelerde bugün biricik değer, bilim yapmak değil, güç ilişkisi olmuştur. Onun için rektör seçimi veya atanması o denli önemli ki bazı kişilerin ona göre saf tuttukları bile söylenmektedir. Bazıları için ise nasıl olsa benim iradem dışında gelişiyor, onun için ilgilenmiyorum anlayışı hâkim oluyor. Çoğunlukla da nitelikli öğretim üyelerinin süreçten çekildiği anlamına gelmektedir. Ancak gelinen noktada kimin seçileceği, kurumsal kimlik arayışının önüne geçmiştir. Platonun "siyaset ile ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır" ifadesine olduğu gibi, kendi yasasını çıkaramayan ve kendi nitelik ilkelerini belirleyemeyen üniversiteler de bol keseden vaat dağıtan adaylar tarafından yönetilmeye razı olmaya hazır olmalıdırlar.
                    Rektör Adayları YÖK'e Değil Üniversitesine Hesap Vermelidir.
                    Uzun zamandır üniversitelerde konuşulan konu, rektörlük seçimlerinin muhtarlık seçimine benzediği yönündedir. Aslında her önüne gelenin aday olmaması için YÖK'ün, ne tür kriterler aradığını kamuoyuna açıklaması anlamlı olacaktır. Basına yansıdığı kadarı ile YÖK ilk defa yakın geçmişte eğilim yoklaması ile üniversitelerin kendi bünyesinde belirlediği altı rektör adayından Cumhurbaşkanına göndereceği üç kişilik sıralama için adayları Ankara'ya yüz yüze görüşmek üzere çağırdığını öğreniyoruz.  YÖK'ün rektör aday adaylarını Ankara'ya çağırıp yüz yüze görüşmesi akla adaylardan bazı niteliklerin arandığı sorusunu da getirmektedir. Prensip olarak doğru ancak acaba beraberinde bazı soruları ve sakıncaları da akla getirmiyor mu? Bu anlamda YÖK'ün girişimi anlamlı ancak teknik olarak rektör olacak bir şahsiyetin sorguya çekilmesi gibi bir görüntü şık olmayabilir. Bunun yerine, kişilerin özgeçmişleri yanında kamuoyuna sundukları programlarını istemeleri daha yerinde olurdu. Hatta YÖK denetiminde adayların kendi programlarını kendi öğretim üyelerine açıkladıktan sonra eğilim yoklamasına geçilebilirdi. Böylece adayların programları ve stratejileri, vizyonları üniversite kamuoyu tarafından daha net görülebilirdi.
                    Rektörlük Seçiminde Kriterimiz Nedir?
                    Sanırım ülkemizde yapılan tartışmalardan biri de liyakat sorunudur. Bunun temelinde de ölçütleri belirlenmemiş seçilme ve atama şeklidir. Hayatın her alanında bu sorun ile karşı karşıya gelinmektedir. Yakın geçmişte 21 üniversitede yeni dönem Rektörlük seçimleri nedeniyle üniversite hocalarının kime ve neye göre oy vereceklerini sorgulamakta zorlandıkları görülmektedir. Peki aranan kriterler nedir diye sık sık sorulmuştur. Benzer durum YÖK sıralaması veya cumhurbaşkanı tarafından tercih kullanılmasında bazı ölçütler sıralanabilir, bazı sorular sorulabilir:
                    Rektör adayının bilimsel altyapısı nedir?
                    Son beş yılda kaç tane araştırma makalesi var?
                    Şu ana kadar kaç ulusal ve uluslararası proje yönetti?
                    Kaç ulusal ve uluslararası kongre düzenledi,
                    Kaç doktora ve Yüksek Lisans öğrencisi yetiştirdi?
                    Patent, buluş vs. var mı? 
                    Kaç kongreye katıldı? Neler sundu, kongrelerde oturum başkanlığı var mı?
                    Ne tür dersler veriyor ve ders materyali üretmiş mi?
                    Yabancı dil bilgisi ve düzeyi nedir?
                    Kendi konusu dışında bilim ve sanat alanına olan etki ve katkısı nedir?
                    Toplumsal ilişkileri yanında akademik vizyonu var mı?
                    Üniversitelilik bilinci nedir? gibi bazı somut ve ölçülebilir sorgulamalar yapılabilir.
                    Maalesef ülkemiz büyüklüğüne yakışır bir çağcıl yüksek öğretim yasasına kavuşamadığı için üniversite yönetimlerinin belirlenmesinde uygulanan seçim mahalli idare seçimlerini çağrıştırmaktadır. Üniversitelerde anabilim dalından en üst makama kadar olan seçim sürecinde ölçüt ve nitelik sorunu nedeniyle yer yer istenmeyen sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunlar doğal olarak verimsizliği tetiklemektedir. Bugünkü hali ile üniversite yöneticilerini belirleme şekli ve üniversitelerin yönetilme şekli işlememektedir ve üniversitelere de büyük zarar vermektedir. 
                    Maalesef son 25 yılda üniversitelerimizde üniversite sorunları tartışılmadığı için üniversite nedir, nasıl yönetilmeli, kimler yönetmeli gibi sorular sorulmadı. Bu sürede dünya yeni bir çağa girdi (bilişim çağı) biz halen nasıl bir üniversite aradığımızı bilmiyoruz.
                    Bilimsel çalışmalara yeterince desteğin verilmemesi, bilim insanının toplumda değer görmemesinin de bazı kişileri profesyonel yöneticiliğe ittiği görülmektedir. Çevrenizde de göreceğiniz gibi artık bazı kişiler asıl mesleği olan bilim yapmayı nerede unutmuş varsa yoksa bir yerde yönetici olmayı düşünür duruma gelmişleridir. Bizim gibi üniversite geçmişi yeni olan bir ülke çok sayıda kişinin belirsiz makam ve mevkilere yönelmesi bilimsel geleceğimiz açısından da sakıncalıdır. Bunun için mutlaka yönetim işleyişi basitleştirmeli ve bir defalığına olacak şekilde düzenlenmenin sağlanması gerekir.
                    Bilim ve felsefenin işlendiği alanlarda seçim nitel düzeyde olmalı ve bugüne kadar resmi düzeyde olmasa bile üniversitelerin bunları kendi aralarında çözmeleri gerekirdi. Üniversitelerimizde nitel kriterlerinin şimdiye kadar çoktan belirlenmiş olması gerekirdi. 
                    Üniversiteye Olan Güven Sarsılıyor mu?
                    Bazı üniversitelerde öğretim üyeleri tarafından oluşturulan platformlar çerçevesinde benimsenen ilkeler seçimlerden sonra her nedense işlemediği için öğretim üyeleri arasında güvensizlikler oluşmaya başladı. Bugün neredeyse bütün rektörlere yönelik eleştirilerde seçim öncesi vaat ettikleri programlara uymadıkları konusu baş sırayı alıyor. Makama oturduktan sonra iletişimim kesilmesi ve bireyci davrandıkları yönünde eleştiriler yapılıyor. Hal böyle olunca birçok kişide üniversiteye karşı ciddi güvensizlik oluşmaktadır. Erken emeklilik, başka kuruma geçmek veya verilen görevle yetinmek. Ki bugün kapasiteli çok sayıda üniversite öğretim üyesi yalnızca görevi kadar aktivite yapmaktadır. Maalesef bugün üniversiteler atıl kapasite sorunu yaşıyor. Diğer taraftan yarı zamanlı çalışmada, ek ders, özel iş ve danışmanlık hızla artma eğilimi gösteriyor.
                    Bugün yaşanan birçok sorundan bizler de sorumluyuz. Bu ülkenin dinamiklerinin dışarıya endekslendiğini kabul ediyoruz, ancak kendi içimizde kendimizi yönetecek objektif ölçütler koyamıyoruz. Bazı mekanizmalar geliştirilerek doğru bilim adamı seçebiliriz. Doğru bilim adamları içinden doğru yönetici çıkarabiliriz. Eğer memnun değilsek ne aradığımız veya ne aramadığımızı bilerek bilimin bize verdiği yetkiyi kullanarak kendi kendimizi yönetecek yöntemler geliştirebiliriz. Ağlamak sorunu çözmüyor.
                    Nihayet Cumhurbaşkanı Sezer tarafından, 15 üniversiteye yapılan atamalarda, üniversitelerindeki seçimlerde en fazla oyu alarak ilk sırada yer alan 9 ismi rektörlüğe atarken, 6 üniversitede rektörlüğe ilk sırada yer alan adaylar değil ikinci, üçüncü, hatta dördüncü sıradaki adaylar atandı  (Milliyet 28 Kasım 2006).
                    Tabii ikinci üçüncü ve dördüncü sıradan atanan adaylar içinde de çok değerli rektörlerimiz bulunmaktadır. Daha önce de birinci sıradan olmayan ancak son derece başarılı rektörlük yapan rektörlerimiz bulunmaktadır. Muhakkak Cumhurbaşkanı ülkemiz üniversitelerinin yönetimine aday olan seçkinler arasında en uygun gördüğünü kamu yararına atamıştır. Ancak ataması yapılan rektörlerin sıralaması YÖK mü belirliyor veya YÖK yöneticileri Cumhurbaşkanına bilgi mi veriyor şimdilik bilmiyoruz. Ancak ÖLÇÜ NEDİR sorusu her zaman sorulacaktır. Şu ana kadar gerek YÖK'ün yaptığı mülakat ve de Cumhurbaşkanının atamalarda DİKKATE aldığı ölçütleri bilmiyoruz. 
                    Bugün Cumhurbaşkanının hukukçu olması ve titiz çalışma prensibi dolaysıyla kendisine üniversite ve toplum kesimlerinden büyük bir güven bulunmaktadır. Ancak, yarın ne olacaktır? Gelecek Cumhurbaşkanımız nasıl davranacak, Objektiflik ve sübjektiflik birbirinden nasıl ayırt edilecektir? Ancak hepimizin dileği üniversitelerimizi ölçütlere bağlı, kurumsal kültüre uygun demokratik tipteki akademik gayeleri ve projeleri ile bilimi ve bilgisi olan kişilerin yönetmesidir. Bu durum sağlanmadığı sürece bu tartışmalar daha yıllarca yapılacaktır. 
                    Böyle giderse yarın bugünden iyi olmayacak gibi gözüküyor. Yarın daha ciddi sorunlarla karşılaşabiliriz. Oysa bütün bunları düzeltmek hiç de zor değil. 

 

 

 

Sorun Yeni Üniversite Açılmasında Değil, Üniversite Anlayışının Oluşmamasında Yatıyor

 

 

                      

15 yeni üniversite kurulmasına ve kurulacak bu üniversitelere rektörlerin hükümet inisiyatifinde önerilmesine yönelik tartışmalar, bir kez daha üniversitenin ne olduğu konusundaki soruyu gündeme getirmiştir. YÖK, 4 yeni üniversitenin kurulabileceğini söylüyor, ancak hükümet yüksek öğretim kurumlarının görüşlerini yok sayarak 15 üniversite kurulmasına karar veriyor. Ayrıca pek çok kesim açılacak üniversitelere rektörlerin hükümetin önerisi ile atanmasının geçmişte yaşanan acı tecrübeleri dikkate alarak yaratacağı siyasi kadrolaşmanın kalıcı etkiler yaratacağı kaygısı taşıyor. Bu kaygıları daha önceki üniversite kuruluşlarında da dile getirilmişti. O günde uzun erimli bir planlama yapılmadan tabela üniversiteleri oluşturuldu, aradan geçen zaman içinde de pek tarihten ders almışa benzemiyoruz.

Nihayet Anayasa Mahkemesi 10 Ağustos 2006 tarihinde yeni kurulacak üniversite rektörlerinin atanmasında 2 yıl için Milli Eğitim Bakanı ve Başbakanın önereceği 3 isim arasından Cumhurbaşkanıca atanmasını ön gören yaşa hükmünü iptal etmiştir. Gerekçeli kararda “Bu bağlamda, üniversite özerkliği, üniversitelerin yönetiminin siyasal iktidarlar sübjektif tercihlerinden olabildiğince etkilenmeyecek şekilde yapılandırılmasını gerektirmektedir” denmektedir.

Yasanın iptali ile boşlukta kalan üniversite rektörlüklerinin YÖK tarafından geçici yöntemle atanması sorunu ve kaygıları gidermediği görülmektedir. Hükümet yasayı yeninden TBMM’sinden geçirerek uygulanmasını istiyor. YÖK ve Cumhurbaşkanı süreci Anayasaya aykırı bularak karşı çıkıyor.

Açıkçası ülkemiz eğitim ve bilim konusunda hiçte hoş olmayan bir sınav vermekte olup bunun faturası bir bütün olarak geleceğimize biçilecektir. En açık ifadesi ile insani gelişmişlik yönünden 98 sırada olmamız gösterilebilir.

Yeni kurulan üniversitelere başvuracak öğrenciler ve çalışanlar açısından belirsizliklerin sürdüğü bir kurumda olmakta zor olsa gerek. Güven yaratmak, ileriye doğru isteklendirici çalışma yapmak için üniversitenin her türlü etkiden uzak bilimsel erki olan tarafından yönetilmesi ve üniversitelilik ortamının sağlanması gerekir. Ülkemizin bir anda kurulmuş 15 üniversitesinin daha önce kurulan ancak bir türlü arzulanan düzeye gelmemiş olan üniversiteler düzeyinde bir yaklaşıma bu ülkenin artık tahammülü olamaz. Mutlaka üniversite atmosferinin kazandırılması gerekir. Onun için başlangıç çok önemli

Hatırlayacağınız gibi,  1992 yılında hiçbir alt yapısı olmadan kurulan 22 üniversitenin ve atanan idari ve akademik kadrolarının bulundukları ortamı ne kadar üniversiteye dönüştürdükleri, bulundukları il’e bilimsel bilgi, kültür ve sosyal zenginlik kattıklarını kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Ancak şu kadarı açık ki bugün üniversitelerin Türkiye’nin sorunlarına herhangi bir çözüm getiremedikleri bir tıkanıklık içinde oldukları görülmektedir. Herkesi suçlamıyorum, ancak yapılan bütün anket ve kamuoyu yoklamaları Üniversite profilinin çok da iyi olmadığı ve topluma da çok şey kazandırmadığını göstermektedir. Yine yapılan araştırmalar üniversitelerin bazı bölgelerde şehre canlılık kazandıracağı yerde, yöresel kültürün etkisine girdiği yönündedir.

Bu durumu düzeltmek için yapılan girişimlerde beraberinde bazı dirençleri getirmekte, kamuoyundaki yansımaları üniversiteleri toplum nezdinde küçük düşürmektedir. Nihayet Van rektörü nezdinde yaşanan olay bunun bir sonucudur. Uzun zamandır eğitim sistemi üzerinde oynanan oyunlar, hepimizi tedirgin ediyor. Bugün var olan üniversitelerin içinde bulunduğu durum içler acısı. Kim ne derse desin birçok nedenden dolayı üniversiteler çalışamaz duruma gelmiştir. Mevcutları geliştirmeden yenilerini kurmak ve kendi içinde verimsiz, kavgalı durumda bırakmak toplumun bilime ve üniversiteye karşı olan güvenini sarsacaktır. Daha önce de belirttim, üniversiteler siyasetin içine çekilmeye ve halkın gözünde bilim ve bilim adamları güvenilmez kişiler olarak yansıtılmaya çalışılıyor. Alt yapısı oluşmadan, YÖK’ün izni ve fizibilite raporları olmadan yeni üniversiteler açılması, TÜBİTAK’a yasal olmayan yollarla atamalar yapılması, üniversitelerin araştırma bütçelerinin kısılması, araştırma görevlisi atamalarının durdurulması, üniversiteler üzerinde yapılan baskılar hep daha öncesi yaşadığımız değişik kaygıları aklımıza getiriyor. Son birkaç yıldır maalesef üniversiteler araştırma görevlisi bile alamamakta, bir akademik konuğuna yemek bile sunamayacak duruma düşmüş bulunmaktadır. Üniversitelerin bilim adamı yetiştirme kaynaklarının kısılması, ileride nitelikli bilim adamı bulunmasını çok daha zorlaştıracaktır.

Yeni Üniversite Açılması Zorunlu, Ancak Acele Edilmemeli

Türkiye’de her yıl nüfusu  %1,5 oranında büyüdüğü gerçeği ile artan yüksek öğretim talebinin karşılanması için çok önceden önlemlerin alınması gerekirdi. 16 Milyon öğrencisi olan ve her yıl 1.5 milyon öğrencinin üniversite kapısına dayandığı ve 100 bin’inin nitelikli fakültelere girdiği bir ülkede 15 değil daha çok sayıda üniversiteye ihtiyaç bulunmaktadır. Bir taraftan alt yapısı ve akademik yeterliliği oluşmayan devlet üniversitesi açma talebi ve diğer yandan artan vakıf ve özel üniversite açma talebi eğiti ve bilim kalitesi sorununu gündeme getirmiştir. Ayrıca artan yüksek öğretim talebin kaşıklanması için yapılan siyasi baskılar ile üniversite oluşturma potansiyeli denkleşmediği için kaygılar gündemdedir. Türkiye'deki heterojen yapısı nedeniyle zor olan bu sürecin akılcılıkla yürütülmesi gerekir.

Ülkemizdeki genç nüfus sayısına göre okullaşma ve üniversite sayısı yönünden de yetersiz konumda bulunmaktadır. Ancak yeni üniversite açmakta acele tedip niteliksiz yapı kurmaktansa öncelikle üniversiteler planlı bir anlayış içerisinde öncelikle sayı bakımından değil, öğretim kalitesi, kütüphane, amfi, laboratuar ve yurt gibi imkânlar ve en önemlisi yeterli ve nitelikli öğretim üyesi bakımından geliştirilmelidir.

Üniversitelerin amacının bilim ve felsefe yapmaktır. Meslek Yüksek Okulu ülkemizde meslek okulları kavramının yeterince gelişmediği için üniversitelerin meslek edindirme kurumları gibi de algılanmaktadır. Bu anlayış üniversiteye zarar veriyor. Yeni üniversitelerin buna önem vermeleri gerekir. Ancak üniversite açmak için de devletin belirli bir plana göre dünya standartlarında akademisyen yetiştirmek için Bilim Adamı Okulları veya Bilim Akademileri oluşturması, bilim, felsefe tarih, strateji, pedagojik formasyon, insan kaynakları derslerini almış olarak her yönü ile gelişmiş, bir değil birden fazla dil bilen akademisyenler yetiştirmesi gerekir. Bilim yapma kapasitesi yüksek olan kişilerin üniversiteye alınmasını hedefleyen uzun süreçli bir yapılanmaya gidilmesi gerekir. Ayrıca bugün ülkemizin ihtiyacı üniversite değil tam tersine ara elaman yetiştirecek meslek okullarına ihtiyaç duyulmaktadır. Her alanda yardımcı teknik personel yok anacak çok sayıda işsiz diplomalı bulunmaktadır. Sağlık teknisyeni, ziraat teknisyeni ve diğer alanlarda yardımcı elamanın işini diplomalılar yapmaktadır. Milyonlarca insanı sosyal ve kültürel alt yapısı oluşmayan illerde yine alt yapısı oluşmamış ve gerçek anlamda üniversite ortamı olmayan üniversitelere göndermenin anlamı da yok. Burada yarım bilgi ile yetişecek insanında kimseye faydası yok tam tersine yarım bilgi ile ülkemize uzun sürede zararlıda olmaktadırlar.

Rektör Seçimi ve Ataması Belirlenmiş Kriterlere Göre Yapılmalıdır

Sorun bilim politikası eksikliğinden, sorun kriteri beli olmayan rektör atanmasından, sorun YÖK yasasından ve bilim adamı seçme yönteminin olmamasından kaynaklanıyor. Sağlıklı bilim politikalarının yanı sıra üniversite yöneticiliğinin de belirli bir kritere göre belirlenmesi önem arz etmektedir. Bugün üniversitelerimizin en ciddi sorunu yönetici belirlenmesinde hiçbir ciddi kriterin aranmıyor olmasıdır. Dünya bilim kuruluşlarının tersine ülkemizde Profesör olmanın dışında hiçbir kriterin aranmadığı bir ortamda yarı seçim yarı atama ile üniversite gibi ciddi bilim ve yönetim anlayışı gerektiren bir kurumu yönetici belirlemeye kalkmanın bedelini üniversite kamuoylarına bırakıyorum. Yeni kurulacak üniversitelerin alt yapı sorunu ve belirli bir bilimsel disiplinin yerleştirmesi için üst yönetiminin belirlenmesinde biraz daha dikkatli olunması gerekmektedir. Bu üniversitede rektör ve üst yönetimin asıl görevi inşaat ve kaldırımlardan çok üniversiteye yeni bir bilim politikası kazandırmak ve bilimsel anlamda üniversiteyi geleceğe taşımak olmalıdır. Üniversitenin inşaatı veya kaldırımları sonradan da yapılabilir, ancak üniversite geleneği başlangıçta yerleşmez ise bir daha düzeltilmesi belki mümkün olmayacaktır. Ülkemizin toplumsal kültürü maalesef bu şekildedir. Bütün bu nedenlerden dolayı yeni kurulacak olan üniversitelerde asıl zor olan bir bütün olarak dünyadaki bilimsel gelişmeleri de kavramış olarak üniversiteyi geleceğe taşıyacak irade ve bilincine sahip olmaktır. Bunun yapılabilmesi için de rektör adayının bilim kültürünün solunduğu bir ortamdan bilimsel çalışma geleneğini kazanmış olmak gerekir. Bugüne kadarki uygu lamlardan yola çıkarak yeni üniversitelere atanacak üst yöneticilerin hangi kritere göre atanacaklarının bilinmemesi hepimizi kaygılandırmaktadır. En azından üniversiteyi yönetecek rektörün olmasa olmaz bazı standartları olması gerekir. Daha öncede yazdım, rektör adayının “bilim politikası var mıdır? yabancı dil biliyor mu? ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel makale ve proje üretebilme, bilim insanı yetiştirme kapasitesi, yönetebilme becerisi, toplumsal etkinliklere önderlik etme gibi bazı niteliklerin aranıyor olması gerekir.

Ayrıca analitik düşünme kapasitesi gibi insana güven veren, duruşu olan, doğruya doğru, eğriye eğri diyen insanların seçilmesi öğretim üyesine, öğrenciye ve halka güven vermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde toplumun üniversiteye ve bilime olan güveni daha da sarsılacaktır. Çok da haksız sayılmazlar. Sanırım toplumun her kesiminden üniversiteye bakışında ve yönetim anlayışında belirli bir entelektüel ağırlık ve saygınlık beklemektedir. 

Bilim ve teknoloji gelişimini sağlayabilecek nitelikli aydın kuşakları yetiştirmek için ölçütleri belirlenmiş, gerçekten üniversite olmayı hak eden ve üniversiteliliği taşıyabilecek yeni üniversiteler oluşturalım. Bunun için öncelikle siyaset üstü bir anlayışla ülkemize yakışır özerk bir yüksek öğretim yasasının çıkarılmasıdır. Özerk üniversite kendi yöneticisini kendisi belirler ve yanlış yaptığı yerde de hesap sormasını bilir. Bunun için öncelikle ülkemizin pilim politikasına ve bilim adamı yetiştirme programına doğru çözümler bulalım. Doğru politikaları ve doğru bilim adamını seçersek, doğru yönetici de kendiliğinden oluşacaktır. Doğru yönetici kurumunu ileriye götürecektir. Bütün dünyanın tecrübesi ne aradığını veya ne aramadığını bilen, EVET veya HAYIR demesini bilen, etik değerleri olan, ilkeli, karalı ve çalışkan insanların yönettiği alanların farklılığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Artık bu ülkenin liyakate dayalı olarak bilgisi ve çalışkanlığı ile kendisini gerçekleştirmiş, öz güveni olan doğru yerde ve zamanda konuşlandırılmış yöneticiler ile yönetilmesi gerekir. Buna en çok eğitim kurumlarının ihtiyacı bulunmaktadır.

Özet olarak, ülkemizin yüksek öğretim görmek isteyen yüksek bir öğrenci potansiyeli bulunmaktadır. Ancak halen ülkemizin bir ciddi bilim ve eğitim politikasının olmamsı nedeniyle birçok sorun yaşanmaktadır. Yüksek öğretim kurumlarına olan talebe karşılık yeni üniversitelerin kurulması iki açıdan sorunlu görülüyor. 1. Üniversite kurulacak İllerin bir kısmında üniversitelilik bilinci ve ortamı henüz gelişmemiştir. 2. Rektörlerin atanma kriterleri belirgin değildir.