ILIMLI İSLAM

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242



 

        Sıfatlar, dilin imkânları içerisinde, önüne geldiği ismi veya soyut değerleri anlatan kavramları niteleyerek,  bu isim ya da kavramları adeta yeniden oluştururlar. Özellikle somut olmayan kavramlar (veya isimler) söz konusu olduğunda bu sonuç çok daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Mesela “zihin” dediğimizde hepimiz, zihin kavramının anlattıklarını anlarız; bu, zihin hakkında genel bilgilerimize bağlı olarak genel bir anlamadır. Ancak “berrak bir zihin” dediğimizde bu defa anladığımız, çok güçlü bir şekilde kavrayan ve kapsayan, teşrih ve tahlil yapan, kolay kaydeden ve kolay hatırlayan bir zihni ifade etmiş ya da anlamış oluruz. Ayrıca bazı durumlarda, herhangi bir kavramın önüne bir sıfat getirdiğimizde, onu daha anlaşılır kılmış olmakla kalmayız; aynı zamanda o kavramı kendi durumumuza, anlayışımıza ya da isteğimize uygun olarak yeniden tanımlamış da oluruz.

        İşte, İslam ismi önüne “ılımlı” sıfatını koyduğumuzda karşımıza çıkan sonuç da bu olmaktadır. Çünkü esasen İslam dediğimizde,  başkaca yardımcı niteleyici bir kelimeye ihtiyaç kalmadan bir dini anlatmış oluyoruz. Bu din, esasları, prensipleri emir ve talimatları, ödül ve cezaları belli bir dindir. Yani ismin anlamı konusunda esasen genel kabul görmüş bir anlam bütünlüğü vardır ve bu anlam bütünlüğü, genel geçer haliyle İslam adını taşıyan dinin kendisi olmaktadır. Ancak, İslam isminin önüne “ılımlı” sıfatını getirdiğimizde bu defa, genel geçer İslam’ın, ya sadece bir tarafını alarak onu sınırlı bir yoruma tabi tutuyoruz, ya dinin şu ana kadarki anlama biçiminden farklı yeni bir anlam yüklüyoruz (yani yorum yapıyoruz) ya da kendi durumumuza uygun manuplatif bir hamle yapıyoruzdur. Bunların hangisini yaparsak yapalım yapılan iş,  yapana nispetle yeni bir anlamlandırma, yeni bir konumlandırma ve yeni bir anlama biçimidir.  Ayrıca bu sonuçların ortaya çıkması için illa böyle bir maksadımızın olması da gerekmiyor; böyle bir niyetimiz olmasa dahi, kullandığımız sıfata bağlı olarak bu sonuç kendiliğinden çıkıyor. Bunların sonucu olarak, kullandığımız sıfatlarla aslında İslam’la ilgili kendi anlayışımızı da ortaya koymuş oluyoruz. Yine kullandığımız sıfatla birlikte, dini anlama biçimimiz, dinin kendisine ve başkalarının anladığına nispetle,  istesek de istemesek de az veya çok bir farklılığa tekabül ediyor demektir.

        İşte bu nedenlerden dolayı, “ılımlı İslam” dediğimizde oldukça netameli, müşkül ve mahzurlu bir alana giriyoruz demektir.

        “Ilımlı İslam” denildiğinde genel olarak, “munis”, “barışçı”, “modern”, “demokratik”,”liberal”, “hoşgörülü” ve “diyalogcu” bir İslam anlayışı kastedilmektedir veya böyle anlaşılmaktadır. Bunu böyle belirtirken bu sıfatlara bir olumsuzluk yüklüyor değiliz. Demek istediğimiz, İslam’ın önüne bu sıfatları getirdiğinizde, en hafifinden fiili İslam’la bir yorum problemi olduğunu ima ediyorsunuz demektir. Biz istediğimiz kadar algılamaya bağlı olarak İslam ve Müslümanlarla ilgili bir “imaj” sorunu olduğunu iddia edelim, bir kere bu alana girdiğimizde; muhasımımızın diliyle konuşmaya başladığımızda bu tavır alışımızla,  şikayetçi olunan imajın düzeltilmesine yardımcı olmuyor;  tersine bu imajı yaratan algılamanın haklı gerekçelere dayandığı fikrine destek veriyoruz demektir. Bununla birlikte gayet tabii olarak “ılımlı İslam” derken, İslam’ın bütün çağları kavrayan ve kapsayan mucizesine binaen, içinde bulunduğumuz çağa uygun, ancak kendi sahihliğini bozmayacak ve geleneğini zedelemeyecek bir yorumunun olabileceğini de ifade ediyor olabiliriz. Ancak yine de bu durum, isimlendirmedeki sakatlığı ortadan kaldırmıyor. Çünkü İslam söz konusu olduğunda yine onun temel kaynağı içinden konuşmak gerekiyor ve oraya baktığımızda dini farklılaştıran en önemli inanma ve amel biçiminin “aşırılık” olduğunu görüyoruz. Bu nedenle Kuran’da “dinde aşırılıktan; aşırı gitmekten; Allah’ın dinde aşırılığı sevmediğinden” bahsedildiğini görüyoruz. Binbeşyüz senelik İslami Gelenekte de, “ılımlı İslam” ya da benzeri bir yaklaşım veya yoruma ya da isimlendirmeye rastlamıyoruz. Bu halde bu isimlendirmenin bu güne özgü olduğu sonucuna varıyoruz ki bu hal, konunun daha iyi anlaşılması bakımından çok önemli bir boyutu oluşturuyor.

        “Ilımlı İslam” konusunun ne anlama geldiğinin veya gelebileceğinin doğru anlaşılması açısından, tartışmanın tarafları olarak addedilebileceklerin görüşlerinin ele alınmasında yarar vardır.

        “Ilımlı İslam” tartışmasının üç tarafı bulunuyor. Bunlardan birincisi “diyalog” ve “hoşgörü” kavramlarıyla bilinen bir “cemaat”, diğeri şu ana kadar ortaya çıkan verilere göre kavramın patentinin sahibi olan ABD, üçüncüsü de “laik/ulusalcı” kesimlerdir.

        Mezkur cemaatin görüşlerini anlamak bakımından cemaatin önemli kalemlerinden birinin  yazdıklarına müracaat etmek yeterli olacaktır. Yazar “ılımlı İslam” konusunda şunları ifade ediyor:

        “Bir misal içinde; dünyanın inanç ekseninde kalın, kesin ve net bir çizgi ile inanan ve inanmayan olarak iki ayrı kutba ayrıldığı, inanmayanların Hıristiyan, Yahudi, müşrik ne olursa olsun inananlara fiilî düşmanlık yaptığı bir zaman diliminde hayatı, dini, vatanı, namusu, nesli korumanın yolu savaştan geçiyordu. Özellikle Ortaçağ'da ya işgal eden ya da edilen ülkeler arasında yer almak adeta zaruretti. Mevcut şartlar ve fiilî durum size üçüncü bir ihtimali tanımıyordu. Siz de ötekilerle olan ilişki şekillerinizi buna göre ayarlıyor, elinizin altındaki dinî temelleri bu zemin üzerinde yorumluyordunuz. Batı dünyasında da bu böyleydi, bizde de. Vatikan'ın başta Papa eliyle Haçlı Seferleri'ne öncülük yapmasında bunun örneğini görebilirsiniz. Ya da bizde, küfrün savaş sebebi olarak kabulünde yapılan yorumlarda. Bugün içinde yaşadığımız şartların farklılaşması, elbette ve hiç şüphesiz o günkü şartlar altında yapılan bu yorumların değişmesini öngörmektedir. Değişen sabit esaslar ya da dinin statik kuralları, emir ve yasakları değil, aksine bunlar ekseninde yapılan yorumlardır…

        …Gayrimüslimlerle münasebet şekli adına verdiğimiz bu ve benzeri örneklerden hareket ederek siyasi yorumlara girmek, bunları 'ABD'nin İslam dünyasındaki çıkarlarını garanti altına alacak ya da İslam dünyasındaki Batı karşıtlığı direnci kıracak' gibi çıkışların teorik temelleri olarak nitelendirmek ideolojik körlükten başka bir şey değildir”(Ahmet Kurucan, 8 Eylül 2007, Zaman)

        Bu satırlardan,  “ılımlı İslam” kavramlaştırmasıyla, İslam’ın çağa uygun bir yorumunun gerekli olduğu tespitinden hareket edildiğini anlıyoruz. Yazar, dünkü şartlarla bu günkü şartların  aynı olmadığını; artık savaşların yaşanmadığını, dolayısıyla savaş şartlarına uygun düşen yorumların bu gün için anlamını kaybettiğini ileri sürüyor. Lakin bunu yaparken Yazar’dan ,soğuk savaş sonrası ABD önderli konseptte, İslam dünyasına ve Müslümanlara biçilen rollerin ne anlama geldiğini, bu konseptin sonucu yaşananları nereye oturtmamız lazım geldiğini anlayamıyoruz. Bir başka şekilde, Irak’ta Filistin’de Lübnan’da Afganistan’da olup bitenleri nasıl tanımlamak gerektiği konusunda Yazar bize hiç yardımcı olmuyor.

        Konunun bir diğer tarafını hiç şüphesiz ABD oluşturmaktadır. Zaten konuyu tartışmalı yapan de her şeyden çok ABD’nin “ılımlı İslam” kavramının patentine sahip olması, bunu siyasal bir projeye çevirmiş olmasıdır.  Aksi halde bu isimlendirme ve tartışmalar, sadece Müslüman entelektüeller arasından çıkmış ve onlar tarafından akademik bir düzlemde yapılıyor olsaydı, belki de bir içtihat konusu haline gelecek, bütün müşkül ve netameli yanlarına rağmen –ki içtihat zaten bu konularda yapılır- anlaşılır ve hoşgörü ile karşılanır olacaktı. Her ne kadar,  bir konu içtihat konusu ise, bu konuyla başkalarının ilgilenmesi onu içtihat konusu olmaktan çıkarmaz ise de ABD’nin meseleyi sahiplenmesi, konuyu ve bu yaklaşımı, şüpheli hale getirmektedir.

        Acaba ABD ve Batı gerçekten “ılımlı İslam” derken, İslam’ın değişmezleri(sabiteleri) bakımından var olan sertliğini muhafaza etmesini kabul edip, yukarıda belirtilen savaş yerine barışı öne çıkartan ve “çağın değerleriyle buluşan bir din” anlayışını mı kastetmektedir “ılımlı İslam” konseptiyle?  Bir başka deyişle acaba “içtihadi olarak mümkün” olabilecek olan bir din anlayışını İslam coğrafyasında mümkün kılarak, hakikaten tüm insanlığın huzur ve refahını mı amaçlamaktadır? Yoksa bu yolla iddialarını kaybetmiş, tamamen folklorik unsurlara indirgenmiş;  sadece “terapik ritüellere” dönüşmüş, sosyal ve siyasal iddialarını kaybetmiş bir din anlayışını bölgede mümkün kılmak için akıllı bir strateji mi yürütmektedir?

        Görünen o ki ABD bu sonuncusunu gerçekleştirmek;  yani İslam’ı ve Müslümanları pasifleştirici bir stratejinin aracı olarak “ılımlı İslam” kavramını ortaya atmıştır.  Çünkü ABD ve genel olarak Batı, İslam dünyasındaki İslam anlayışını “antidemokratik”, “radikal” ve “fundamantalist” bulmaktadır. Buna bağlı olarak ABD, ortaya çıkan İslam dünyasındaki ABD ve Batı karşıtlığını ortadan kaldırmak istemektedir. İslam’ı tamamen devre dışı bırakmaya gücünün yetmeyeceğini anlayan ABD, İsrail ve Batı, İslam’ın tırnaklarını sökmek, onun savaşçı( veya siz buna direnişçi deyin) karakterini elimine etmek istemektedir. “Ilımlı İslam” anlayışı böyle bir düşüncenin ürünüdür.

        ABD, İsrail ve Batı’nın, gerek bölgede gerekse tüm dünyada yürüttükleri operasyonlara ve tavır alışlara baktığımızda, asıl dertlerinin İslam’ın kendisi olduğu anlaşılıyor. Çünkü dün bazıları ABD’nin müttefiki olan bu coğrafyanın insanları,  soğuk savaş sonrasında ABD ve İsrail’in hedeflerini çok doğru anlamış görünüyorlar. Bu da onları direnişe ve savaşa sevk ediyor.  Çünkü Hıristiyan ve Yahudi dünyasından gelen cari veriler, asla İslam’ın kendi özgün varlığıyla tebliğe devam eden mevcudiyetini mümkün kılacak olan bir dünya tasavvurunu işaret etmiyor. Ayrıca bizim düşündükçe heyecanlandığımız “İbrahimi Gelenek”te insanların ve dinlerin buluşması,  biz bir kısım Müslümanların anladığı şekilde muhataplarımızda, anlamlı bir karşılığa sahip değil.

        “Ilımlı İslam” kavramının bir diğer tarafını da içeride “laikler” oluşturuyor. Bunlara göre bir ABD projesi olan “ılımlı İslam”, Türkiye’yi şeriata götürmek için yararlanılan taktik bir adımdan ibarettir. Bu yolla bunlara göre ABD, bir halife yönetiminde ılımlılaştırılmış bir İslam’la Türkiye’yi ve tüm bölgeyi din devletine dönüştürmeyi amaçlamaktadır.

                        Bu değerlendirmeyi kabul etmek ve mümkün görmek makul gelmiyor. Çünkü bir kere hilafet konusu Müslüman coğrafyanın kadim ve radikal konularından birisini oluşturuyor. Siz hem dini ılımlılaştırmak isteyeceksiniz ve hem de bunu, dini geleneğin en netameli konularından birisi olan hilafet yoluyla yapacaksınız. Akla ziyan bu analiz, bölgenin sosyokültürel yorum geleneğiyle ve siyasal vaziyetiyle uyuşmuyor. Çünkü ABD ve diğerleri, hem dine dair tüm “radikal” yorum ve tavır alışları ılımlılaştırmak isteyecek, hem de radikalizmin esasen hası anlamına gelebilecek olan şeriat devletini, hem Türkiye’de hem de tüm bölgede hakim kılacak:  Yani ABD ve İsrail, bir yandan yumuşatılmış bir İslam isteyecek ama son aşamada radikalizmin kaynağı olan şeriat devletini kuracak; yani ABD ve diğerleri kendi devlerini kendi elleriyle yaratacak. Diğer birçok konuda olduğu gibi “laiklerimiz”, yine meseleye gerçek ötesinden bakıyor ve yanlış sonuçlara varıyorlar.

        Konuyu önümüzdeki günlerde daha çok tartışacak gibi görünüyoruz. Ancak bu merhalede şu tespitleri yapmak bir görev olarak ortaya çıkıyor:

        İslam İslam’dır. Çağın genel geçer özelliklerine ve kabullerine uymuyor diye, İslam’ı çağa uydurmaya çalışmak, yorum sınırlarını aşar; tahrif anlamına gelir. İçinden geçmekte olduğumuz sürecin getirmiş olduğu zorlamalar, seküler zihniyetlerle istihsal edilmiş yaşama biçimlerinin sunmuş dayatmalar ve cari verilerin hatıra getirdiği gelecek tasavvurları, olsa olsa “İslami Öğreti”deki “ahir zaman” perspektifine işaret eder ki bu zaman kesiti İslami Gelenek tarafından asla olumlanan bir zaman kesiti değildir. Dolayısıyla “ılımlı İslam” ya da benzeri kavramlaştırmalara çok dikkatli yaklaşmamız gerekmektedir.

        Peki bu halde nasıl pozisyon almak gerekir? Sorusunun cevabı da -doğrusunu mutlaka Allah bilir- şu olabilir: Girmiş olduğumuz tüneli “Ahir zaman” olarak görmek, buradan hareketle olabildiği kadar sahih bir pozisyonda kalarak “kınayanın kınamasına aldırmadan”, “emr-i maruf, nehy-i münker yapmaktır.” Yorumlarla ya da ümitlerle haddi aşmak değil.