DİN, ZİHNİYET VE TOPLUMSAL DEĞİŞME

Ağustos 2007 - Yıl 96 - Sayı 240



         

        Kopernik’in (Copernicus), Batlamyus’un (Ptoleme) dünya merkezli evren anlayışını güneş merkezli evren anlayışına tahvili, sadece fiziksel bir “hakikat”ın doğru anlaşılmasını; doğru anlaşılmış olmasını sağlamakla kalmadı; fiziğin ve astronominin sınırlarını aştı, Ortaçağ Avrupa’sının din anlayışında ve felsefede köklü dönüşümlere neden oldu. Aslında ortaya konulan hakikat, ilk bakışta ve doğrudan asla din ve felsefe ile ilgili değildi. Peki ne olmuştu da Kilise Kopernik’in bu evren açıklamasına şiddetle itiraz etmişti. Evrenin dünya merkezli açıklanması yerine güneş merkezli açıklanması, Kiliseyi neden bu denli tedirgin etmişti?

        Kilise’nin bu salt bilimsel teşhislere karşı çıkışının kendi açısından haklı nedenleri olmalı. Mesela Kilise bu karşı çıkışlarını salt dünyevi otoritesini muhafaza etmek için mi yapıyordu?

        Kopernik’e gelinceye kadar insan düşüncesinde ve özellikle Kilise’nin din anlayışında kainatın merkezi dünya oluyordu. Ve dolayısıyla tüm kainata dünya merkezli ve dünyadan bakılıyordu. Dünya, Kitab-ı Mukaddes’e göre, seçilmişti; özel bir gezegendi ve tabii ki insan da öyleydi. Bu bakış açısı dünyayı ve onun içindekileri, başta insan olmak üzere mümtaz kılıyordu. Bir başka ifade ile tüm kainat dünyaya, dünyadakilere ve özellikle insan türüne nispetle anlam kazanıyordu. Hıristiyan Avrupa’da din, Kilise marifetiyle hayata geçirildiği için bu durum aynı zamanda Kiliseyi ve onun öğretilerini de besliyordu. Ayrıca Tevrat ve İncil metinlerinin lafzi okumaları da evrenin dünya merkezli olduğunu söylüyordu. Özet olarak, Kopernik’in güneş merkezli evren teorisi, bir yönüyle Tevrat ve İncil kaynaklı kozmik anlayışı kökünden sarsacak bir başka bakış açısını ileri sürüp dini öğretilerin itibarını sarsarken, öbür yandan dünyayı ve insanı müşerref ve mümtaz mevkiinden indirerek onu “sonsuz evrende” sıradan basit bir nesneye indirgiyordu

Oysa o güne kadar günahkâr da olsa insan (ve tüm günahları yüklenen ve kefaretini ödeyen İsa) evrenin merkezi oluyordu. İşte Kopernik fiziksel bir gerçeği teşhis etmekle bu kurulu düzeni bozuyordu. Doğruydu; sistemin unsurları yer değiştirmiyor, artmıyor veya eksilmiyordu. Aslında unsurlararası ilişkilerde de bir değişiklik meydana gelmiyordu. Çünkü güneş sisteminde güneşin, sistemin merkezi olması, Kopernik öyle dediği için değildi. Öyle olduğu içindi. Kopernik, bizim anlama ve okuma biçimimizi değiştirmişti. Çünkü hakikatte Batlamyus’un, dünyanın, evrenin ve güneş sisteminin merkezi olduğunu söylediğinde de aslında gerçek öyle değildi. Olan bu fiziksel gerçekliğe uymayan bir okuma biçimiydi. Ancak dini ve felsefi sonuçları çok büyük olmuş; uzunca bir süre Kilise ve Ortaçağ Avrupa’sı insanının zihni haritasını bu başlangıç noktası oluşturmuştu.

Peki, Kopernik’ten sonra ne oldu?  Kilise, takip eden yıllarda devamlı otorite kaybına uğradı. Hıristiyan Avrupa toplumunun dini anlama biçimine bağlı olarak Kilisenin gerilemesi, dindarlığın da gerilemesi anlamına geldi. İnsanlar imanlarını kaybettiler, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Pozitivizm derken Avrupalı insan “özgürlüğün” ve “ben”inin farkına vardı. Dinin zincirlerini kırdı “özgürleşti” ve bu günkü dünyamız oluştu. İnsan özgürleşti ancak dün “din” için yapılan savaşlar bu defa insanlığın kendini daha iyi anlama ve gerçekleştirme amacıyla “insanlığın gelişmesi(!)” için yapıldı. Tarihin daha önceki devrelerinde; dinlerin kuvvetli olduğunu söyleyebileceğimiz dönemlerinde yapılmamış savaşlar ve yıkımlar, insanların “insanlıklarını daha iyi idrak ettikleri(!)” bu gelişmeler sonucunda yapılabildi.  Dün “değer” uğruna yapılan savaşların ya da mücadelelerin yerini iktisadi/ticari maksatlı savaşlar ya da mücadeleler aldı. Batı uygarlığı, tüm bu defolarına rağmen herhangi bir inanç sisteminin, kültürünün ya da toplumsal değerlerinin ölçüldüğü “miyar” olma rüçhaniyetini de ne hikmetse hiç kaybetmedi. Çünkü insan, özgürleştikçe daha güçlü hale geliyordu. Demokrasi, insan hakları, refah, zorunlu olarak yegâne kriterlerimiz oldu. Bu ölçülere göre gelişmiş ülkeler “süper ligi”, geri kalanlar ise daha alt kümeleri oluşturdular. Şimdi artık tüm ülkelere bu kriterlere göre bakılıyor ve bu kriterlerden aldığınız puanlara göre yeriniz belirleniyor. Batı medeniyeti aslında gücü elde ettikçe insanlığından uzaklaşıyor. Sosyal organizasyonlarının başarısı, bir illüzyon meydana getiriyor ve biz “geri kalmışlar” bu illüzyonla olup bitenlere hayranlıkla bakıyor, hayıflanıyor, kendi değerlerimizden şüpheye düşüyoruz..

Gerçekçi olmak zorundayız. Kendimizi değerlendirirken “oryantalist” bakış açısından çoğu zaman biz milliyetçi aydınlar da kendimizi kurtaramıyoruz.

Nitekim milliyetçi bir aydınımız, Batı düşüncesinde Kopernik’le başlayan zihni dönüşümü, Kant’ın dilinden “kurulu düzeni ve onun unsurlarını altüst edici nitelikte olmayan, kendine özgü bir değiştirme işlemi;  “Kopernikvari devrim” olarak adlandırır ve kendisi de “bu devrimin varlıkları ve olayları değil sadece sistemin unsurlarının ilişkilerini, dolayısıyla düşüncenin kavrayışını ve işleyişini değiştirmekten ibaret” olduğunu ifade eder. Bu tarzı ile bir zihnî devrimin gerekli olduğunu tespit ettikten sonra tek tek, “ezber” olarak adlandırılabilecek toplumsal ve kültürel yapımızı dışarıdan bakıldığında oluşturmuş gibi görünen bir takım sosyal, siyasal, dini görüntülerimizi “veya sorunlu görünen toplumsallıkları” tedavi etmek için bir takım teşhislerde bulunur.

Mesela bu yazarımız din konusunda şunları belirtiyor; “Başka bir örnek de din kavrayışı sorunudur. Türk Milleti yüzyıllar önce İslamiyet’i seçti. Temel olarak din, özel olarak İslam insanlığın huzur ve kurtuluşunu hedefler. Fakat din kavrayışımız toplumsal trajedilerimizi engelleyemedi. Mesela Türk kadını günümüze doğru artan ivme ile ezilen kitle oldu. Ona bütün yükler din veya kültür adına yüklendi. Ayrıca din kavrayışımız hurafelerden arınamadığı gibi, adeta erkek egemen bir yorum ve kavrayış olmaktan kurtulamadı. Dolayısıyla din hem siyasal hem de sosyal anlamda bir sömürü aracı anlamına geldi. Halbuki asli yapısı itibariyle din, insanlığa ve topluma adalet ve huzur dağıtacak ilkelere dayanır ve özgürlükçü bir kavrayış gerektirir; yani din ulularının egemenliğinde yaşanan ibadet ve diğer ritüellerden ibaret bir din değil, hayatın içinde, orda adalet, merhamet ve sevgiyi önceleyen, bunlara kaynaklık eden özgürlükçü din yorumu…”

Bu bakış açısı “oryantalizm” ve “modernizm” kokmaktadır. Pek tabii ki bu teşhislerde birtakım isabet noktaları vardır. Lakin belirtilen hususlarda birinci sorumlu her ne kadar bizim yorumlama tarzımız olduğu ifade edilmekle beraber, yazının genel gidişinden, sanki aslında inandığımız dinin bu tür toplumsal, siyasal sorunları çözmede yetersiz kaldığı iması da sezilmektedir.

 Örneğin siz ne kadar bazı toplumsal sorun alanlarımızın dini anlama biçimimizden olduğunu söylerseniz söyleyin, “din kavrayışımız hurafelerden arınamadı, erkek egemen bir yorum ve kavrayış olmaktan kurtulamadı… din ulularının nezaretinde ibadet ve diğer ritüellerden ibaret bir din değil… hayatın içinde, orada adalet, merhamet ve sevgiyi önceleyen, bunlara kaynaklık eden özgürlükçü din yorumu… v.s.” dediğinizde; şunları söylemiş oluyorsunuz:

“Din hurafelerle doludur.”

“Erkek egemen bir yorum ve kavrayış biçimini din önleyememekte veya bu anlayışa din en hafifinden cevaz vermekte veya desteklemektedir.”

“Din hayatın dışında kalmıştır ve sadece ibadet ve ritüellerden ibaret bir faaliyete dönüşmüştür. Bu haliyle din adalet, merhamet ve sevgiyi önceleyen bir anlayışa ulaşamamakta; bu yüksek insani değerlere kaynaklık edememekte; insanı özgürleştirememektedir.”

İslam’ın ta başından beri mücadele ettiği alanların başında hurafeler gelmiştir. Kuranın birçok ayeti ve Hz. Peygamberin sünneti bu konuya dairdir. Türk topluluklarının İslam öncesi dinî anlayış ve geleneklerindeki çoğu zaman hurafeye bulanmış sosyal ve kültürel unsurlar, tarih boyunca Türklerin Müslümanlaşma sürecindeki en büyük direnç noktalarını oluşturmuşlardır. Sırf bu nedenle hâlâ Müslümanlaşma sürecinde bulunan Türk toplulukları bulunmaktadır. İslam la hurafe kavramlarının bir arada telaffuz edilmesi dahi düşünülemez. Buna karşılık sıradan okuyucu fazla bir zahmete girişmeden herhangi bir İncil metninin “vahiyler-esinlenmeler” bölümüne baktığında, hurafe bir dine veya dini metne nasıl girermiş, bunun çok tipik örnekleriyle karşılaşacaktır.

Erkek egemen bir toplumsal/kültürel yapıya sahip olmamızın müsebbibi İslam değil, biziz; bizim çok eskilerden buyana taşıdığımız, sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik temellere dayalı pratik yaklaşımlarımızdır. Bu olguya daha çok ülkenin belli yörelerinde rastlanmaktadır ki bu da sosyolojik olarak incelenmeye değer bir konudur. Buna karşılık Türklerin köklü kentli sosyal kesimlerinde, dışarıdan bakıldığında erkek egemen gibi görünen resmin bir gerçekliği pek yoktur. Örneğin başta İstanbul olmak üzere önemli kentlerimizdeki ailelerde, eve ve hayata hakim olan kadındır. Eğer erkek egemen bir toplumun göstergesi olarak kadınların dünkü sosyal ve gündelik hayatta; yani sokakta görünmemesini kastediyorsak, bu da başka bir bahse konu olabilecek bir münakaşa mevzuudur. Bu gün Batı dünyasında kadın hayatın her alanındadır ancak aile kalmamıştır. Bu ülkeler aileyi nasıl tekrar hayat getireceklerinin ve yaşatacaklarının çalışmalarını yapmaktadırlar.

Din, ibadet ve ritüeli sadece fiili davranışlar için değil, aynı zamanda ruh disiplini ve nefis terbiyesi aracı olarak emreder. Bu ibadet ve ritüeller şöyle ya da böyle insanlarımızı tanzim etmektedirler. Bu ibadetlerin toplu halde; cemaat biçiminde olabildiğince bir kişi önderliğinde (imam) yapılması, Peygamberin uygulamasıdır. Ritüellerin bu tarz birliktelikler içinde yapılması ise insan tabiatının ve ihtiyaçlarının bir sonucudur: Tarikat ya da cemaat konusuna gelince bu konular, insan ve onun ihtiyaçlarından bağımsız ele alınamaz. Batı’lı insan psikologa, psikiyatriye gider; bizim insanımız ise tekkeye, şeyhe, dedeye gider. Elde ettiği aynı şeydir. Gerçi olay bu kadardan ibaret değildir. Özellikle siyasal alanla oldukça ilgili bazı cemaat oluşumlarını görsek ve bunlardan hoşlanmasak dahi bunları “sivil toplum” olarak kabul etmek zorundayız; bizden farklı düşünen ve yaşayan sivil toplum.

Özgürlükçü din yorumuna gelince: Din insanı her haliyle disipline etmek ister. Ona sorumluluklar ve yükümlülükler yükler. Tabii ki bu anlamda özgürlük yoktur. Özgürlükçü din yorumundan kastedilen aklın, vahyin önünde olması ise, ölçünün vahiy olması durumunda hangisinin önde, hangisinin arkada olduğunun bir önemi yoktur.

Meseleyi şu şekilde toparlamak mümkün gibi görünüyor:

Bu coğrafyanın insanlarının zihni haritalarında bir an için İslam’ın hiç yer almadığını düşünelim ve yazıyı şu soruyla bitirelim: Eğer biz İslam’ı kabul etmemiş olsaydık veya bir başka şekilde mümkün olsa şimdi zihin haritamızdan İslam’ı ayıklayabilsek, elde edeceğimiz toplum nasıl bir toplum olurdu? Ayrıca belirtmek gerekir ki hepimizin bildiği gibi modernleşme tarihimiz de bu çabalarla dolu.