Bu Eğitim Kalitesiyle Nereye Kadar?

Ekim 2014 - Yıl 103 - Sayı 326



        Geçen ay okullar açıldı; yeni eğitim yılı başladı. Ana sınıflardan lise sona kadar çeşitli yaşlarda yaklaşık 18 milyona yakın öğrencimiz, 900 bine yakın öğretmenimiz var. Bu sayı orta büyüklükte bir Avrupa ülkesinin nüfusuna denk geliyor. Daha önemlisi, tablo Türkiye’nin en önemli gücünü teşkil eden genç nüfusumuzun varlığını işaret ediyor.

         

        Ancak Avrupa ülkelerinde bulunmayan “genç nüfus”faktörünü kaybetmemize az bir zaman kaldı. Nüfusumuz giderek yaşlanmaya başladı. 15-20 yıl sonra dengeler tamamen değişmiş olacak. Türkiye sahip olduğu beşeri zenginliğin bugüne kadar hakkını verebildi mi, bu muazzam imkânı değerlendirebildi mi? Bu sorunun cevabını ciddiyetle arayıp, gerçeklerden kaçmadan cesaretle değerlendirme yapabildiğimiz ölçüde kaybettiğimiz zamanı ve imkânları telafi edebilir, geleceğimizi kurtarabiliriz.

         

        Bir süre önce bir televizyon programında Dr. Necdet Özgelen isimli bir konuşmacı çok çarpıcı bir tespit yapmıştı: “Ben, biz Türklerin yurt edindiğimiz bu coğrafyada kalıcı olacağımızı zannetmiyorum. Çünkü bu cehaletle, bu bilgisizlikle bu topraklarda hüküm sürmemize izin vermezler.”Bu tespit içimize sinmese bile temel problemimizi işaret etmesi bakımından çok önemlidir. Bir anlamda milletimizin son üç yüz yıllık çilesinin, yaşadığımız kayıpların özetidir.

         

        Günümüzde sahip olduğumuz genç nüfusun varlığı aslında pek eskiye dayanmaz. Çünkü birinci büyük savaşta imparatorluk tasfiye edilirken, sadece milyonlarca kilometrekarelik topraklarımızı değil, genç nüfusumuzun önemli bir bölümünü de kaybetmiştik. Anadolu toprakları üzerinde kurulan millî devletimiz, savaşlardan ve salgın hastalıklardan arta kalan, 12 milyonu bulmayan, çoğu hasta, sakat ve yaşlı bir nüfusa sahipti. Özellikle cihan savaşında genç, idealist, eğitimli ve vatansever bir neslin büyük çapta kaybını telafi etmek kolay değildi. Bu boşluğun sancılarını uzun süre çektik. İkinci büyük savaşın sonuna kadar Türk halkı; yokluk, açlık, salgın hastalıklar başta olmak üzere her türlü imkânsızlıkla boğuşarak ayakta kaldı. Muhterem İdris Yamantürk ağabeyimin birkaç ay önce Ötüken Yayınlarından çıkan hatıralarında çocukluk ve gençlik yıllarını hangi şartlarda yaşadığı, çok çarpıcı şekilde anlatılır. İdris ağabey çoğu yaşıtları gibi ilk ayakkabısını 11 yaşında giyebilmiştir. Eskimemesi için kilometrelerce yolu yalınayak yürümüştür. Lise yıllarında eline geçen en büyük para hayırsever bir kadının bağışladığı 1 liradır. Liseyi bitirdikten sonra Çamlıhemşin’den Ankara’ya 8 buçuk günde gelebilmiştir.

         

        Çok partili döneme geçildikten sonra, dünyada değişen ekonomik, sosyal ve politik dengelerin de ülkemizde önemli gelişmeleri yaşandı. İçine kapalı yaşamaya alışkın olan Türk toplumu, özellikle ilk serbest seçimlerin yapılıp DP’nin iktidara gelmesinden sonra kabuğunu kırdı. Nüfus köylerden kasabalara, şehirlere akmaya başladı. Ticareti keşfeden, bu alana yönelen, şehirleşen girişimci bir orta sınıf ortaya çıktı. Türk halkının geleneksel köylülük kalıplarından sıyrılarak çevreden merkeze yönelmesinin etkileri ekonomik ve sosyal alanlara olduğu gibi siyasi hayatımıza da yansıdı. 1923’de millî devletimizin kurulması döneminde 50 doların altında olan fert başına düşen milli gelirin 10.500 dolara yükselmesi, ihracatımızın 155 milyar dolara çıkması, yüzyıllarca toplumsal bir çile olarak yaşanan ulaşım sorununun önemli ölçüde çözülmesi, küçümsenmeyecek başarılardır. Ama bu olumlu göstergeler Türkiye’nin bu coğrafyada varlığını sürdürebilmesinin temel şartı anlamına gelen esas problemin çözümlendiği anlamına geliyor mu? Meseleye siyasi bir taraf olarak değil, objektif açılardan bakıldığında ne yazık ki soruya olumlu cevap vermek mümkün olamıyor. Tam tersine mevcut veriler sorunlar çözümlenmediğinden daha da büyüdüğünü gösteriyor. İktidarın 2023’te cumhuriyetin 100.yılında dünyanın en gelişmiş on ekonomisi arasına gireceğimiz, ihracatımızın 500 milyarı bulacağı söylemlerinin bu şartlarda gerçekleşmesi imkânsız hâle geliyor.

         

        Bu cümleden olarak, geçen ay yayımlanan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın insani gelişme endeksinde sunulan tablo, yerinde saydığımızı gösteriyor. Çünkü Türkiye bu tasniflerden belirleyici faktörlerin başında gelen eğitim ve istihdam verilerinde ya Arap ülkeleriyle yahut az gelişmiş ülkeler kategorisindeki ülkelerle eşleşebiliyor. En önemlisi eğitimdeki kalite sorunumuz. OECD’nin (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) her üç yılda bir,Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) kapsamında değişik ülke öğrencileri arasında yaptığı test sınavlarında ortaya çıkan tablo, ülkemiz adına endişe vericidir. 15 yaş grubundaki öğrenciler arasında yapılan ölçümlerde, öğrencilerimizin aldığı puanlarda 2003’den 2006’ya kadar nispi bir iyileşme görülse bile sonuçlar tatminkâr değil. Matematik puanı 423’den 448’e yükselmiş. Türkiye 64 ülke arasında 42.sırada yer alabiliyor. 2012 ölçümlerinde Çin 613 puanla birinci, Hollanda 523 puanla 10. sırada yer alırken, Türkiye 44. sırada bulunuyor, Fen’de ise 43.sıradayız.

         

        15 yaş grubundaki öğrencilerin yaratıcı problem çözme becerilerinin karşılaştırılmasında, Türkiye 44 ülke arasında 34.sırada yer alıyor. Yani her üç öğrenciden biri problem çözme yeterliliğinin ilk basamağına bile giremiyor. OECD ortalamalarında ise çocukların sadece “beşte biri”bir sorun çözmeyi bilemiyor. Çocuklarımızın % 2’si çok karmaşık problemleri çözme kapasitesine sahipken, OECD ortalamalarında bu rakam % 11. Teknolojik ve katma değeri yüksek mal üretimi çok yüksek olan Kore’nin, problem çözme becerisinde en yüksek ikinci ülke olması başarısının rastlantı olmadığını gösteriyor.

         

        Eğitim kalitemiz bu seviyede sürdüğü takdirde, 500 milyar dolar ihracat hedefine ulaşmamız hayal olur. Kalitesi bir yana, eğitim ortalamasında da gerideyiz. Bu oran bazı bölgelerde beş yılın bile altına düşüyor. Mevcut eğitim kalitesi ve ortalaması Türkiye’yi yarım yüzyıldır “orta düzey gelişmiş ülke”düzeyinde tuttu. Başbakan Davutoğlu’nun AKP kongresindeki “…. Şimdi ikinci sıçramanın eşiğindeyiz. Ekonomik restorasyon için en güçlü iki kaynağımız insanımız ve coğrafyamızdır. Öyle bir eğitim reformu sergilemeliyiz ki, Türk ekonomisi kat kat artabilsin.”ifadesi, problemin varlığının yetkililerce bilindiği anlamına geliyor. Fakat 13 yıllık iktidar döneminde yapılmayanların bundan sonra yapılacağını gösteren inandırıcı bir emare görülmüyor. Tam tersine Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınav sistemi dâhil hemen her kararı, reform iddiasıyla atılan her adımı sorunları çözmek yerine daha karmaşık hâle getiriyor.

         

        Başta yönetim sorumluluğunu taşıyan iktidar erkânı olmak üzere, ülkemizin geleceğini düşünen herkesin eğitim meselesinin, maarif davasının yüzyıllardır sürüp gelen temel sorunumuz olduğunu, bunu çözemediğimiz sürece politik, eğitim, sosyal ve kültürel sıkıntılarımızın daha da ağırlaşacağını görmeleri gerekiyor.

         

        En büyük gücümüz olan genç nüfusumuzu değerlendirip, geleceğimizi inşa edecek nesillere sahip olmak bir yana, eğitim sistemimizin yetersizliği nedeniyle problemli nesiller yetiştiriyoruz. Bir araştırma şirketinin bir süre önce 81 ilde yaptığı araştırmalarda ortaya çıkan sonuçlardan; gençliğin ciddi bir kimlik, güven ve değer krizi içinde olduğu görülüyor. Her şeyi bilir psikolojisinde olan, sorumluluk duymak yerine başkalarını sorumlu sayan, kendisi için yaşamayı benimseyen, bireyselci, maddiyatçı, kısa zamanda ve emeksiz bir kazanma tutkusu içerisinde sınırsız bir tüketim ve marka hırsına sahip gençlerin sayısı, hızla çoğalıyor. Aşırı bir sosyal medya saplantısı, internet ve cep telefonu tutkusu ön plâna çıkıyor.

         

        Bir başka önemli husus, dini ve ahlâki değerleri önemli görmeyen genç bir kitlenin giderek büyümesi, buna paralel olarak millî, manevi, ahlaki ve toplumsal değerlerin etkisinin azalması. Bu sonuçlara bakıldığında iktidarın İmam-Hatip okulları üzerinden kendi anlayışına uygun nesiller yetiştirme niyetinin tutmadığı görülüyor. Tam tersine bu okulları toplumsal talep ve ihtiyaçlara uygun olarak açmak yerine, siyasi ve ideolojik bir vasıta şeklinde kullanma eğilimi tepkilere neden oluyor. Öğrenciler ve veliler sadece bu okulları değil, bunların üzerinden empoze edilmeye çalışılan değerlere de soğuk bakmaya başlıyor.

         

        Milli Eğitim Bakanlığı’nın başarısızlığının son örneği orta öğretimde öğrenci yerleştirme (TEOK) uygulamasında yaşanıyor. Okullar açıldı, eğitim çoktan başladı ama hâlâ binlerce öğrenci hangi okula gideceğini bilemiyor. En büyük yanlış Bakanlığın maarif meselelerine vakıf, tecrübeli, bilgili isimleri bir kenara bırakarak biat ve sadakat kriterlerinin esas alındığı dar kadrocu bir anlayışla yönetilmeye çalışılmasıdır. Bu tutum maarifimizin, eğitimimizin hem öğretim (terbiye) hem de eğitim (talim) anlamında sorunlar karşısında çaresiz kalmasına yol açıyor. Bunun sonucu orta öğretimdeki çıkmaz olduğu gibi yüksek öğrenime yansıdığından, yeterli bilimsel niteliğe sahip olmayan üniversitelerimiz büsbütün tıkanıyorlar, işlevlerini yapamaz hâle geliyorlar. Sonuçta dünyanın en iyi 100 üniversitesi arasında bizden hiçbir üniversite yer alamıyor. İlk 500’e girenlerin sayısı ise 3’ü 5’i geçmiyor. (Geçen ay bir üniversitenin yaptığı araştırmada ODTÜ’nün ilk 100 üniversite içerisinde yer aldığına ilişkin bilgi sevindirici olmakla beraber bu tasnifin gerçeği ne derece yansıttığı konusundaki kuşkumuz maalesef devam ediyor.)Bilimsel makale ve bunlara verilen referanslar açısından tıp alanının dışında İran ve Yunanistan gibi ülkelerin gerisinde olmamız düşündürücü bir göstergedir. Ülkeyi yönetenlerin bu gerçekleri görmek yerine her ilde üniversitemiz oldu, sayıları 180’i buldu diyerek övünmeleri,meselenin ne kadar hafife alındığının somut örneğidir.

         

        Yıllardır yaşadığımız ve gün geçtikçe derinleşen eğitim çıkmazından kurtulamadığımız sürece bu günkünden daha güzel günler yaşamamız, daha huzurlu ve güvenli bir hayat sürdürmemiz, gelişmekte olan ülke çemberinden kurtulup gelişmiş ülke konumuna gelmemiz ütopik bir beklenti olarak kalacaktır.