Yazı-Anlam İlişkisi ve Türkçede Ortak Alfabe

Aralık 2017 - Yıl 106 - Sayı 364



1. Yazı-Anlam İlişkisi

Yazı, dili oluşturan anlam yüklü ses veya sesleri işaret eden şekillerdir. Bu şekillerin her biri harf, bu harflerin bir dili yazmak için oluşturulmuş dizinine de alfabe denir. Yazı binlerce yıl, özel durumlar dışında sadece göze hitap etti ama artık görme engelliler için geliştirilen yazılar, parmak uçlarıyla da okumayı mümkün kılmaktadır. Yakın zamana kadar, “Kültürün korunmasını ve geliştirilerek gelecek kuşaklara aktarılmasını ancak yazı sağlar.” (Alkım, 1981: 3) yargısı geçerliydi. Ancak günümüzde, teknolojideki olağanüstü gelişmeler, okuma yazma bilinmese bile göze olan ihtiyacı ortadan kaldırarak sadece duyma yoluyla başkalarının oluşturduğu metne ulaşma imkânı sağlamaktadır. Burada, başkalarına duyma yoluyla ulaştırılacak metnin de yazı ile oluşturulma ihtimalinin çok yüksek olması, yazının önemini ortaya koymaktadır. Nitekim dilini yazabilen eski medeniyetler, yazıyı kutsallaştırmış ve onun Tanrı’nın bir lütfu olduğunu düşünmüşlerdir.[1]

Yazı, ilk örneklerinden günümüze kadar büyük bir gelişme göstermiş, genel olarak da resme dayalı yazıdan harfe dayalı yazıya doğru bir evrim geçirmiştir. Ama şunu da göz ardı etmemek gerekir. Mağara duvarlarına binlerce yıl önce çizilmiş, bütünüyle resimden oluşan yazılar ile mesela Türkiye Türkçesinin yazıldığı Latin harfleri arasında “saf yazı” kavramı düşünüldüğünde bir fark yoktur. Sonuçta ikisi de yazı, ikisi de okunur ve ikisi de anlamlı. Ama burada farklı olan bir şey var; o da sesleri, heceleri, kelimeleri hatta cümleleri karşılayan işaretlerin farklı olmasıdır. İşaretlerdeki aynılık ve farklılık, ister mağara duvarında olsun ister günümüzdeki herhangi bir alfabede olsun birbirine yakın diller veya bir dilin lehçeleri arasında okuma yazmadaki yakınlaşma ve uzaklaşmada etkili olmaktadır.

Eğer yazı; kavramı, anlamı resmediyorsa farklı diller onu farklı şekillerde seslendirir ama aynı anlamı çıkarır. Nitekim günümüzde cep telefonu vb. üzerinden yapılan yazışmalarda kullanılan “emoji”ler dünyadaki bütün telefonlarda büyük oranda aynı anlamı ifade eder: gülmek, beğenmek, üzülmek, ağlamak vb. Ama yeni üretilen veya herkesin bilmediği bir “emoji”nin anlamını, yabancı dildeki bir kelimeyi öğrenir gibi öğrenmek gerekiyor. Sonunda aynı işaret, farklı dilleri konuşan toplumlarda aynı anlamı ifade eder hâle geliyor. Böylece yazı vasıtasıyla farklı toplumlarda dil ve düşünce birliği ve ortaklığı sağlanması yolunda ciddi adımlar atılmış oluyor. Mesela ortadan kesilmiş bir avokado, başlangıçta bir anlam taşımaz ama cep telefonları üzerinden bunun “Irkçı değilim.”[2] anlamına geldiği yaygınlaşırsa “yazı-anlam ortaklığı” sağlanmış olacaktır. Yarım avokadonun niçin “Irkçı değilim.” anlamına geldiğinin bir hikâyesi olabilir ama onu öyle kullanan için artık bu hikâyenin bir önemi yoktur. “Masa” kelimesini kullanan da aynı şekilde bu kelimenin niçin bu seslerden meydana geldiğini ve onu bu harflerle yazdığını düşünmez; çünkü dilin tabiatı bunu engeller.   

Bu noktadan bakıldığında, mağara duvarlarındaki resimlerle günümüzdeki “emoji”ler arasında, bir resim ile birçok anlamı ifade etme bakımından bir fark yoktur. Bu kullanımda, insanlık geriye doğru gitmiyor; sadece ihtiyaç ve imkânlar örtüştüğünde aynı yönteme başvuruyor. İnsanlık, telefon vb. araçlardaki “emoji” kullanımı ile hızla aynı yazıyı okuyup anlayan dolayısıyla “okuma anlama” basamağında âdeta aynı dili kullanan bir topluma dönüşüyor; bu, yazının gücünü göstermektedir. “Konuşma” basamağında ise diller farklılıklarını sürdürüyor.

2. Yazının Çağdaş Türk Lehçeleri İçin Önemi

Eğer farklı diller arasında, geçmişte mağara duvarlarındaki resimler ve günümüzde “emoji”ler, bu kadar ortaklığı sağlayabiliyorsa Türkçe adı verilen ana dilin alt dalları olan lehçelerdeki birlik, ortaklık ve beraberlik aynı yazıyı kullanmakla çok daha kolay olacaktır. Türkçenin tarihinde aynı veya ortak alfabenin kullanımının farklı boylara mensup Türklerin arasında dil birliğini sağladığını açıkça görmek mümkündür.

Bilinen ilk hacimli eserlerin yazıldığı Göktürk Devleti’nde farklı boylar arasında birliği sağlayan Göktürk alfabesidir. Bunun yanında Göktürk alfabesi ile yazılmış metinler, çok daha geniş bir coğrafyayı ve dönemi içine alacak şekilde yaygın olarak kullanılmıştır. Bu alfabeyle yazılmış metinlerin hepsi Göktürklere ait değildir. “Bulgar Türklerinden, Avarlardan, Uygurlardan, Kırgızlardan, Türgişlerden, Oğuzlardan, Peçeneklerden ve Kıpçak-Kumanlardan da Köktürk harfli yazıtlar kalmıştır. Köktürk harfli anıt ve yazıtların bulunduğu alan Moğolistan ve Sibirya içlerinden Romanya, Macaristan ve Bulgaristan'a dek uzanmaktadır. Yazıtların Moğolistan'dan sonra en yaygın olarak bulundukları alan Güney Sibirya'da Yenisey ve kollarının suladığı alandır. (…) Moğolistan'da bulunan anıtlardan bir kısmı ise Uygurlardan kalmıştır.” (Ercilasun 2004: 137).

Türklerin Müslüman olduktan sonra yaygın olarak ve en uzun süreli kullandığı, hâlâ bazı Türk boylarının kullanmaya devam ettiği Arap alfabesi, bütün Türk dünyası için lehçe, devlet ve olağanüstü coğrafya farklılıklarına rağmen yüzlerce yıl birleştirici unsur olmuştur. Arap alfabesini kullanan Karahanlı Türkçesi, döneminin tek ve ortak yazı dilidir (Ercilasun 2004: 348). Daha sonra Osmanlı Türkçesi ve Çağatay Türkçesi, bu dil birliğin en önemli temsilcileridir.

Yirminci yüzyılın başı ile birlikte Türk dünyasında çeşitli sebeplerle farklı alfabe kullanımları başlamış ve birbirine çok yakın lehçeler, hatta ağızlar arasında derin ayrılıklar oluşmuştur. Aynı dönemde Kiril, Latin ve Arap alfabelerini kullanan Türkler, farklı devlet ve siyasi ortamlarda yaşamışlardır. Bu süreç içinde Türkçenin yirmiden fazla yazı dili meydana gelmiş ve bunların çoğu Sovyetler Birliği sınırları içinde yer almıştır. Sovyetler Birliği içindeki Türk boylarının kullandığı Kiril alfabesinde dahi birliğin olmaması, yazının dil üzerindeki etkisini açıkça göstermiş ve bugün yakın boylar arasındaki “ağız”a dayalı farklılıklar, lehçe boyutuna çıkmıştır.

Sovyetleri Birliği, 1990’a gelindiğinde dağılınca Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını kazandı. 1917’den sonra yazının gücüyle aralarındaki dil ayrılıkları derinleştirilen Türk boyları, yine yazının gücüyle dillerini birbirine yakınlaştırabilirlerdi. Daha 1926 yılında Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresi’nde oluşturulması kararı alınan ve ne yazık ki uygulanamayan Latin alfabesi esaslı “Ortak Türk Alfabesi” için ortam uygundu.

İstanbul’da, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde, 18-20 Kasım 1991 tarihinde uluslararası “Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu” yapılmış ve şu kararlar alınmıştır:

1. Sempozyumda muhtelif Türk bölgelerinden gelen bilim adamlarının hemen bütünü Türk boylarında Latin harflerine dönme düşüncesinin ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Sempozyumumuzun iştirakçileri bu düşünceleri oy birliği ile tasvip ve kabul etmiştir.

2. Sempozyumda Azerbaycan Parlamentosunda görüşülen Latin asıllı Azerbaycan Türk alfabesinin biran önce Azerbaycan Parlamentosundan çıkmasını temenni etmişlerdir.

3. Sempozyuma katılan bilim adamları Latin alfabesindeki aynı harflerin aynı sesleri gösterme prensibinde anlaşmaya varmışlardır.

4. Sempozyumda diğer Türk boyları arasında Latin asıllı alfabenin kabulünün Türk boylarının birbirini anlamasında ve kültür birliğinin pekiştirilmesinde en önemli unsur olduğu görüşüne oybirliği ile varmışlardır.

5. Sempozyum Türk boyları için Latin asıllı aşağıda gösterilen alfabenin esas alınmasını tavsiye etmektedir:

a, b, c, ç, d, e, ä, f, g, ğ, h, x, ı, i, j, k, q, l, m, n, ñ, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, w, y, z

6. Bu Sempozyumda alınan ilmî kararların yetkili organlara duyurulması tavsiye edilmiştir.” (Devlet, 1992: 67).

Yukarıdaki kararlar, 21-23 Mart 1993 tarihinde Antalya’da toplanan I. TÜDEV Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı Sonuç Bildirisi’nde tekrarlanmıştır (1997: 8).

34 harfli “Ortak Türk Alfabesi”ne, Türkiye Türkçesi alfabesinden farklı olarak altı çizili harfler eklenmiştir. Bu alfabeyi kabul edecek olan Türk cumhuriyetlerinin, ihtiyaçlarına göre harfleri almalarına ama fazladan harf eklememelerine; Türkiye’nin, 29 harfli alfabeyi kullanmaya devam etmesine ama okullarda “Ortak Türk Alfabesi”nin öğretilmesine karar verildi.

Azerbaycan, bu karara uyarak bir değişiklik (“ä” yerine “ә) ve iki eksikle (ñ, w) 25.12.1991 tarihinde aşağıdaki Latin alfabesini kabul etti:

a, b, c, ç, d, e, ә, f, g, ğ, h, x, ı, i, j, k, q, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z

Türkmenistan, 12.04.1993 tarihinde aşağıdaki Latin alfabesini kabul etti:

a, b, ç, d, e/ýe, ä, f, g, h, i, j, ž, k, l, m, n, ñ, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, w, y, ý, z

Türkmenistan’ın alfabesinde “ýe, j (c), ž (j), y (ı), ý (y)” harfleri, “Ortak Türk Alfabesi”nden farklı olarak kullanılmıştır.

Özbekistan, 02.09.1993’te aşağıdaki Latin alfabesini kabul etti:

a, b, j, ch, d, e, f, g, g’, h, i, i’, j, k, l, m, n, ng, o, o’, p, r, s, sh, t, u, v, w, y, z

Özbekistan’ın alfabesinde “j (c), ch (ç), g’ (ğ), ng (ñ), o’ (ö), sh (ş)” harfleri, “Ortak Türk Alfabesi”nden farklı olarak kullanılmıştır.

Gagavuz Cumhuriyeti 1996 yılından beri Ortak Türk Alfabesini kullanmaktadır.

Kazakistan, Kasım 2017’de aşağıdaki Latin alfabesini kabul etti ve 2025 yılına kadar bütün eserlerin bu alfabeye aktarılmasını planladıklarını ilan etti:

a, a’, b, d, e, f, g, g’, h, x, i, j, k, l, m, n, n’, o, o’, p, q, r, s, s’, c’, t, u, u’, v, y, y’, z

Kazakistan’ın alfabesinde bulunan “a’ (e), f (f), g’ (ġ), n’ (ñ), o’(ö), s’ (ş), c’ (ç), u’ (ü), y (ı), y’ (y)” harfleri, bu alfabenin “Ortak Türk Alfabesi”nden çok uzaklaştığını göstermektedir.

3. Sonuç

1. Özellikle Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’ın kabul ettikleri Latin alfabesinde bulunan ve yukarıda işaret edilen harfler, 1991’de belirlenen “Ortak Türk Alfabesi”nin kullanılmasını ve Türk dünyasında yazı birliğinin oluşturulmasını imkânsız hâle getirmiştir.

2. “Ortak Türk Alfabesi”nin kullanımı; Türk devletleri, boyları ve lehçeleri arasında herhangi bir ast-üst, ağabey-kardeş vb. ilişki kurulması anlamına gelmemektedir.

3. Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’ın kabul edip kullanmaya başladıkları alfabeler internet, bilgisayar, telefon vb. araçlarla yazmaya uygun değildir. Çünkü bu alfabelerde iki uygulama dikkat çekicidir. Birincisi, bazı harflerin “bir ses için bir işaretin kullanılması” kuralına aykırı olmasıdır. İkincisi ise bir harfin birden fazla ses için kullanılmasıdır. Bu yönleriyle kullanışlı değildir.

4. Dili, yazı yönlendirmektedir. Türkçenin başka dillerin etkisiyle değişmiş, hatta bozulmuş seslerinin, kendi ağızlarında da bulunan aslına, doğru telaffuza uygun hâle gelmesi, “Ortak Türk Alfabesi”nin kullanılmasıyla mümkün olacaktır.

5. Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’ın kabul ettikleri alfabeler, Sovyetler Birliği zamanında uygulanan, Kiril alfabesine dayanan ama her lehçe için ayrıca düzenlenmiş Kiril alfabesinin kullanılma yönteminden farklı değildir.

6. Dilde alışkanlıklar çok etkili ve önemlidir. Kabul edilmiş alfabelerdeki yanlışlıklar, aykırılıklar ve zorluklar alışkanlık yarattığında olumlu gibi algılanacaktır. Türkmenistan ve Özbekistan’da bu alışkanlık meydana gelmiş gibi görünüyor ama hâlâ gerekli düzeltmeler yapılabilir. Kazakistan’da ise henüz alışkanlık meydana gelmemiştir. Gerekli düzenleme yapılıp “Ortak Türk Alfabesi”ne uygun Kazak Türkçesi Alfabesi oluşturulabilir.

7. Türk dünyası basın-yayın organlarında “Ortak Türk Alfabesi”nin kullanımı, Türkçenin lehçeleri arasındaki kelime alış verişini hızlandıracak ve birbirini anlama oranını yükseltecektir.

4. Kaynaklar

ALKIM, Bahadır, 1981, “Yazının Başlangıcı”, Harf Devrimi’nin 50. Yılı Sempozyumu, TTK Yay., Ankara.

DEVLET, Nadir (Haz.), 1992, Milletlerarası Çağdaş Türk Lehçeleri Sempozyumu 18-20 Kasım 1991, Marmara Üniversitesi Yay., İstanbul.

ERCİLASUN, Ahmet Bican, 2004, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yay., Ankara.

TÜDEV, 1997, Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayları, Komisyon Rapor ve Sonuç Bildirileri, İlaveli 2. Baskı, Ankara.


         

[1] Yazıyı; Mısırlılar Tanrı Thot’un, İskandinavyalılar Tanrı Odin’in, Çinliler İmparator Fu-hi’nin, İsrailliler Enoch, İbrahim ve Musa’nın, Meksika ve Perulular tanrıların bulduğuna inanırlardı (Alkım 1981: 3).