MEŞRUTİYET DÖNEMİ FİKİR HAREKETLERİNDEN “OSMANLICILIK”

Temmuz 2008 - Yıl 97 - Sayı 251



 

 

Kurulduğunda bir beylik olan, sınırları ve nüfusu arttıkça çok uluslu ve çok dinli bir yapı halini alan Osmanlı Devleti güçlü olduğu yıllarda kendi hallerinde yaşayan ve bütün haklarını muhafaza eden, kültürünü ve dinini hiç bir baskı görmeden yaşayan etnik azınlıklar, Osmanlı’nın güç kaybetmesiyle ve dünyada yayılmaya başlayan özgürlükçü hareketlerden ve Osmanlı’nın üzerinde değişik planları olan bazı devletlerden güç alarak ayrılıkçı ve bağımsızlık yanlısı tavırlar sergilemeye başlarlar.

Osmanlı Devleti’ni parçalanmanın eşiğine getiren milliyetçilik hareketlerinin etkisini ortadan kaldırmak ya da azaltmak amacıyla aydınların girişimiyle birtakım düzenlemeler yapılması kaçınılmaz olmuş ve 1839 yılında Tanzimat, 1904’de I. Meşrutiyet ve 1908’de II. Meşrutiyet ilân edilerek, içeriden ve dışarıdan gelen baskılar bir nebze hafifletilmek istenmiştir. Fakat günden güne artan talepler ve özgürlük girişimleri devleti idare edenleri ve vatanperver aydınları başka arayışlara sevk etmiştir. Böylece Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmaya yarayacak politikalar üretilmeye çalışılır. Gelişmeler Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük fikirlerinin tartışılmasını başlatır ve bu fikirlerden hangisinin devleti ayakta tutmaya yarayacağı devrin aydınlarınca hararetle tartışılır. Bu tartışmalarda Yusuf Akçura, 1904 yılında yazdığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eseriyle başı çeker.

Bu yazıda, tartışılan üç fikirden Osmanlıcılık üzerinde durulacaktır. Çünkü Osmanlıcılık diğer görüşler olan İslâmcılık ve Türkçülük fikirlerine göre daha kapsayıcı bir nitelik taşımaktadır. Osmanlıcılık, başlayan bağımsızlık hareketlerini ve üst üste kaybedilen savaşlarla beraber hızlanan toprak kaybı ve çözülmeyi önlemek, yeniden devlete sahip çıkarak eski gücüne ulaştırmak amacıyla yapılan son bir girişimdir.

Bu girişimle, ortak bir vatan kavramı etrafında Amerikan milleti gibi bir Osmanlı milleti oluşturulması düşünülür. Dönemin aydınlarınca Osmanlı milletini yaşatmanın tek yolu imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak, mevcut sınırları korumakla mümkündü.[1] Bir Osmanlılık hissinin yaratılması Türklerin azınlıkta bulundukları bazı sınır bölgelerinde hep bir elden düşmanın püskürtülmesini sağlayacaktı.[2]

Bütün bu düşüncelerle ortaya atılan Osmanlılık fikrinin tarihi Yusuf Akçura’ya göre daha eskiye dayanıyordu. Ona göre Osmanlılık fikri, II. Mahmut devrinde başlamış, Abdülmecid döneminde geliştirilmiş, Âli ve Fuad Paşalar zamanında en yüksek düzeye ulaşştır.[3] Abdülhamit zamanında da Osmanlılık fikrinin yerine Panislamizm fikrinin geçmeye başladığı görülmektedir.[4]

Jön Türkler tarafından da kabul gören bu fikrin ortaya çıkardığı sıkıntılardan birisi ortak bir kültür oluşumuydu. Çünkü böyle bir birlik sağlanması için ortak bir dil olmalıydı ve kabul edilecek ortak bir “Osmanlı” dili yoktu. Zorunlu olarak bu dil “Türkçe” olacaktı ve böylece Osmanlıcılık ideali derhal bir tek unsurun lehine yapılan faaliyet şeklini alıyordu. Bu millî kültür sorunu Jön Türklerin Şurâ-yı Ümmet dergisinde ciddi olarak ele alınıyordu.[5]

Şurâ-yı Ümmet’in Islahatçı Osmanlıların enerjilerini bazı belirli noktalara toplamayı düşündüğü görülür. İç sorun bakımından bu toplama noktaları çalışmak, iktisadı faaliyette etkili hale gelmek ve eğitim yoluyla bunları pekleştirmek gibi tekliflerden ibaretti. Dış ilişkiler bakımından bu toplama noktası “Osmanlılık” politikasıydı.[6]

Bunu yapmak için batılı milletlerin yaptığı gibi hareket edilecek, yeni okullar açılacak misyonerlerin faaliyetleri örnek alınarak dil ve kültür yayılmaya çalışılacaktı.[7] Son zamanda açılmaya başlayan okullar ve bu okullarda yetiştirilmek için azınlıklara ait öğrencilerin yetiştirilmesi bu tür bir düşünceyi teyit etmektedir.

Osmanlılık fikri, batıda gelişen milliyetçilik hareketlerine alternatif çıktığından ılımlı, mutedil bir yol açmayı amaçlıyordu. Çünkü Osmanlı Devletinde Müslümanlardan başka gayrimüslimler yaşadığından İslamcılık ya da ümmetçilik fikri ya da Türkçülük fikri başka daha radikal akımlar ve safların daha net olmasını sağlayacak düşünceler olarak telakki edilmekteydi. Fakat şu da bir gerçektir ki Müslüman olan Arapların, Arnavutların, gayrimüslim olan Rumların, Bulgarların, Ermenilerin milliyetçilik fikirlerinin ağır basması sonucu Osmanlıcılık düşüncesi bir süre sonra kendini bu fikirlerin karşılığı olan Türkçülük fikrine tebdil etmiştir.

Bu değişimde azınlıkların tutumları önemli bir etken olmuştur. Arnavutların Latin harflerini almak için kongre toplamaları, 1881’de Mısır’daki mitinglerde “Yaşasın Araplar-Kahrolsun Türkler” şeklinde tamamen milliyet boyutunun ön plana çıkaran hareketler Osmanlıcılık yaklaşımının düşüşe başladığını bize göstermektedir.[8] 

Bu değişim Osmanlı aydınlarında da kendini göstermektedir. Osmanlıcılığın önemli düşünürlerin olan Tunalı Hilmi Bey, Osmanlı Devleti’nin tek kurtuluşunu bütün ulusal değerleri aşacak bir Osmanlı kimliğinin yaratılmasında görmekteyken yayınlamış olduğu “Hutbe” adlı broşürlerde Türkçülüğü benimseyerek değişik çalışmalarda bulunmuştur.[9]

Bu gelişmelerden sonra Osmanlıcılık siyaseti, Osmanlı yapısını muhafaza etmekle beraber Türk unsuruna ağırlık tanıma fikri haline gelmeye başlamıştır. Nitekim 1876 Kanun-ı Esasi metninde önemli tartışmaların sonucunda imparatorluğun resmi dilinin Türkçe olduğu yolunda bir ifadenin konulduğunu görüyoruz.

On sekizinci madde – Teba’a-i osmaniyyenin hidemât-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

Osmanlılık fikrinin sakıncalarından birisi de imparatorluk halklarının örgütlenip bir millet haline getirildiğinde devletin kurucuları ve yöneticisi olan Türkler eriyip gidecek, egemenlik Arap çoğunluğa geçecektir.[10]

Yusuf Akçura’ya göre, Osmanlı toplulukları birbirleriyle birleşmek istemeyecek hatta Rusya ve diğer Avrupa kamuoyu mezhepsel ve dinsel nedenlerden dolayı böyle bir oluşumu tasvip etmeyerek karşı çıkacaklardır. Çünkü Rusya ve diğer devletler Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkları aynı dine mensup olsalar bile mezhep ayrılıklarını bahane edip sık sık Osmanlı’nın iç işlerine karışıyorlar ve bu durumu kullanıyorlardı.

Bütün bu kanıtlara dayanarak Osmanlılık konusunda fikir değiştiren Yusuf Akçura, “Zannımca artık Osmanlı milleti meydana getirmekle uğraşmak boş bir yorgunluktur”[11] der. 

Osmanlı Devleti’nin yıkılışının geciktirilmesi amacıyla atılan fikirlerin içinde en geniş kapsamlı olarak görülen bu fikrin devletin güç kaybettiği bir dönemde fazla kabul görmeyişi tabiî bir sonuç olmuştur. Çünkü yıllarca beraber yaşasalar da devletin en önemli kademelerine kadar yükselseler de azınlıklar her zaman kendi milliyet ve dinlerinin tesiriyle hareket etmişlerdi. Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemlerde ayrılıkçı bir hareket göstermemeleri Osmanlılığı benimsediklerinden değil, böyle bir hareketin amaca ulaşamayacağındandı. Devletin güç kaybetmesi, milliyetçilik hareketleri ve dış güçlerin tesiri beklemeye bıraktıkları düşüncelerin filizlenmesine ivme kazandırmıştır.

Bunu Müslüman Arapların en zor zamanlarında Osmanlıdan her türlü desteklerini çekip İngilizler veya Fransızlarla işbirliği yapmalarında görürüz. Öyle ki Arapları Osmanlı’ya bağlı tutmada   “Ümmetçilik” veya “İslamcılık” fikirleri de etkili olamamıştır.   

Bu sebeple gayrimüslim azınlıkların ve dönmelerin son zamanında gösterdikleri Osmanlı düşmanlıkları, siyasi cinayetlere alet olmaları bu toplulukların bir Osmanlı milleti oluşturarak beraber yaşamak bir yana, ayrılmak için var güçleriyle mücadele ettiklerinin somut bir göstergesidir.

Üç Tarz-ı Siyaset makalesinin sahibi Yusuf Akçura, “Osmanlı milleti” oluşturulmasının yararlı olabileceğini belirtmekle beraber olanaksız görmektedir. Akçura, XVIII. Yüzyıl sonlarında yoğunlaşmaya başlayan batı fikir akımlarını yakından izlemiştir. Bu fikirler arasında milliyet fikri yeni yeni nitelik kazanmaya başlamıştır. Bu gelişmeleri de göz önünde tutan Yusuf Akçura, Osmanlı milleti oluşturmanın engellerini üç fikir etrafında topluyordu: Osmanlı halkları tarihi, fiziksel bir tarihti. Ruhsal değildi. Aynı halkları hâlde ve gelecekte bağlayacak ortak bir ülke yoktu ve olamazdı. Fakat bunlardan başka ne Türkler ne Müslümanlar ne de Türk ve Müslüman olmayan halklar bir Osmanlı milleti içinde eriyip yok olmayı istemiyorlardı. Beraber ve birlikte yaşamak isteği de olmayınca Osmanlı milliyeti oluşturmak veya Osmanlılık siyaseti izlemek de boş bir hayaldi.[12] 

Aynı dönemde Ali Kemal ve Ferit Tek de Osmanlı milleti oluşturulamayacağı düşüncesine karşıdır. Ferit Tek, “Siyaset eylemdir, hayattır, ben de kesin yetkinlik aranmaz” dedikten sonra Osmanlı fikrini savunmuş Tanzimat’tan bu yana Osmanlılık siyaseti izlenmiş olduğunu bu siyasetle çeşitli halkları temsil ederek bir Osmanlı milleti meydana getirilmesinde yarar görüyordu.[13]   

Bu düşüncelerin muhafazasında yıllardır hüküm süren devletin yapısını idarî ve adlî olarak bu bütünlüğü hep korumaya çalışması ve Müslüman olanı olmayandan ayırt etmeden hepsini bir görmesiydi. Osmanlı Devleti’nin kurucuları ve hanedan Türk ise de devlet, bir imparatorluk da değildi. Osmanlıların kendileri için son zamanlara kadar asla kullanmadıkları bu “imparatorluk” yakıştırması batının ona taktığı bir isimdi. Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’de Britanya İmparatorluğu’nda olduğu gibi hâkim bir ırkın diğer milletleri yönetmesi veya onlar üzerinde maddi ve manevi hâkimiyet kurması söz konusu değildi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti bünyesinde barındırdığı bütün din ve ırk mensuplarını “devlet” kavramı altında bütünleştirmişti.[14]

Bu sağlam yapı Fransız İhtilali ile yayılan ve XIX. Asırda artan milliyetçilik hareketlerine fazla dayanmamıştı. Daha sonra da bitmez tükenmez “Şark Meselesi” adıyla gündeme geldikçe Osmanlı aydınları da İttihad-ı İslâm ve Türklük fikirlerini savunuyorlardı[15]

Tanzimatçı Osmanlı yazarlarında imparatorluğun ayakta kalması ve yükselmesinin başlıca sebebi olarak Avrupa ilim ve fenni görülüyor, bu esaslara göre memleketin gelişebilmesi için de siyasi reform ön planda tutuluyordu. Onlar için İttihad-ı İslâm’dan önce “İttihad-ı anâsır” veya “imtizac-ı akvâm” davası vardı. İmparatorluk içindeki çeşitli din ve mezhepten çeşitli sayılardan olan toplulukları birbiriyle kaynaştırarak bunları aynı devletin eşit ve sadık tebaası haline getirmek.[16]

1876 Kanun-ı Esasi’sinin ilanı Tanzimat ricalinin ve Mithat Paşa’nın Osmanlılık siyasetlerini verdiği en üst noktadır. II. Abdülhamit döneminde bu siyasetin ikinci plana geçtiği görülmektedir.[17] II. Abdülhamit döneminde İslâmcı cereyan kabul gördüğü bunun için hilafet makamının eski nüfuzunu kazanması yolunda siyasetler izlediği görülür. Bu dönemde İslâmcı fikirleriyle Cemaleddin Efgani ön plandadır.

II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun süratle toprak ve güç kaybetmeye başlamasıyla İslâm aydınlarında da bu fikir etkisini yitirmeye başlamıştı. Bu arada yönetimi ellerinde bulunduran İttihatçılar imparatorluktaki birliği sağlama meselesinde prensip olarak I. Abdülhamit’ten önceki Tanzimat politikasına dönmeyi düşünüyorlardı. Abdülhamid’e karşı mücadelelerinde Türkler ve Müslümanlar kadar gayrimüslim unsurları da etraflarında topladıklarına bakılınca bunların kuvvet toplamak için geniş cephe stratejisi uyguladıkları akla gelmektedir. Fakat Osmanlılık fikrine samimiyetle inandıkları ve Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet sayesinde bütün bu unsurların barış içinde bir arada yaşayacaklarını düşündükleri anlaşılıyor. Ancak ittihatçılar kısa zaman içinde Meşrutiyet’le birlikte Osmanlıcılık fikrini de bir tarafa bıraktılar. İttihatçılar’ın esas kuvvetini teşkil eden genç subay ve aydın kitlesi esas itibariyle Türkçü fikirlerle yetişmişti. Bununla birlikte savaşa girilince İttihatçılar elden gelen her ş