“MUKADDES VATAN TOPRAĞINA KARIŞMAK”

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249



 

Biliyor musunuz Necmettin Sefercioğlu arkadaşımızın Ötüken Yayınları’ndan çıkan “Tanıdığım Türkçüler” kitabını dikkat ve hasretle okurken, her birinin doğum ve ölüm tarihleri arasındaki fark dikkatimi çekti. –Zaman zaman benzer gereksizliklerim olur- Oturup Türkçülerin yaş ortalamasını hesapladım. Sonuç ne mi oldu? Altmış yedi oldu. Siz buradan nasıl bir sonuç çıkarırsınız bilemem? İsterseniz, halk arasında “İyiler çabuk gider” sözüne itibar edin; isterseniz, idealist olmanın bedelini ödemişler; diye düşünün… Mazarratlıkları, millete çektirdikleri zulümlere rağmen bu ortalamanın çok üzerinde dünyada kalmayı başaranları ve geçmişte de başarmış olanları gördükçe, yorumu nasıl yaparsınız? (Allah bu sınırı aşan yaşıtlarıma ve ağabeylerime uzun ömürler versin…) Bu ölçüye göre birileri çıkar da “Sakın ‘Türkçü’ olmayın”; ömürleri uzun olmuyor” veya “Aman, bunlara kız vermeyin; dul kalır.” Derler mi bilemem.

            Geçenlerde Galip Erdem Ağabeyimle ilgili konuşmamda “Galip Ağabey deyip duruyorum ama ben şimdi Galip Ağabey’in ağabeyi oldum.” Demiştim. O da Ayvaz kardeşimiz gibi erken kaybettiklerimizdendi… (Oh be nihayet konuya girebildim.) 

En zor işlerden birisidir; sevdiği insanların arkasından yazabilmek... İşte o da Türkçülerin ortalama yaşına ulaşamadan, Hakk’a yürüdü. Kim bilir Kamil Turan için yazdığımda belirttiğim gibi “Öte”deki Ağabeylerinin çağrısına benim gibi direnemedi galiba…

Onunla ilk tanışmamız: 27 Mayıs 1960 harekâtından sonra, Demokrat Parti’nin Trabzon Milletvekili olan Türk Ocakları Reisimiz: Prof. Dr. Osman Turan Yassıada’ya gönderilince, Pof. Necati Akder yönetimindeki bir kısım Ocaklının “Devrimci” kesilip; “düşük kuyruk” diye bizi Türk Ocağından kovmaları sonucunda ekibimizi dağıtmamak için kurmuş olduğumuz “Üniversiteliler Kültür Kulübü”nde olmuştu. (O döneme ait maceralarımızı, Türkiye radyolarında ilan edilen kırk kişilik Vatan Cephesi istismarını ve benzerlerini Süleyman Hayri Bolay arkadaşımız, “Türk Ocaklıların Afyon Çıkarması” başğı altında, bendeniz de bir başka sayıda -kısmen de olsa- yazmıştık.)  27 Mayıs’tan Demokrasi’ye geçilince, artık faaliyeti maskeleme ihtiyacı kalmadığı düşüncesi ile bir kısım arkadaşlar “Hariciyun” sayıldıktan sonra kulübün adı, Üniversiteliler Kültür Derneği olmuştu. (Bu Derneğin faaliyetleri konusunda yazmak; Ocak Reisimiz Nuri Gürgür’e düşer. Her ne kadar bana “Hatıralarımızı birlikte yazalım” diye yarı şaka bir teklifte bulunmuşsa da tarafımdan “Ben yazıyorum; bak neler yazacağım” (!) cevabını alınca yan çizmişti/miydi? Ona da Allah, uzun ömür versin.)

        Şimdilerde bazı akıl danelerimizin bile..

1968 Yılında Fransa’da Öğrenci olayları tarzında “Kızıl Rudi” ile başlayan olayları; bizde, Sovyetlerin kaleyi içten fethetmesine dönüşünce, buna karşı durup, “Türkiye geçilmez!” ikazını yapan; sıcak denizlere inme şeklindeki üç asırlık projesine “Dur” ihtarını verip, bunu gerçekleştiren ülkücü kadroların yetişmesinde, büyük emeği olanlardan biriydin Ayvaz. Şimdilerde bazı akıl danelerimizin bile -hainler korosu propagandasından etkilenerek- “Kullanılmışız… Meğer Gladyo hareketinin bir parçasıymışız” diye düşünebildiği ve belki de cephe değiştirme ihtiyacının mazereti olarak bunu kullandığı bir dönemde yaşıyoruz.

Çok genç yaşında yaptığın ve başarıyla yürüttüğün Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü döneminde, yetiştirilmesine vesile olduğun, onbinlerle ifade edilen; vatanına, milletine ve onun manevî değerlerine bağlı öğretmen nesli ile çıldırtmış oldukların; sana, “Komando Ayvaz” sıfatını layık görmüşlerdi. Seni görevinden alan ekip, bozduğun (!) dengeyi üç aylık eğitimle yetiştirdikleri öğretmen(!)ler ordusuyla dengelemeye çalışşlardı.

Seni, nasıl bertaraf etmesinlerdi ki? Sen onların, ideolojik sapkınlıklarına karşı çıkıyor, - günümüz de artık, bölücülük meselesi olan- tehlikelere, işaret ediyordun:

«Bundan daha elîm ve vahim» olanı şu ki vatan bir baştan öbür uca bir facia sahnesi hâline gelmiş olduğu halde, köşe başlarında kendi iğrenç komedilerini oy­namaya devam eden siyâset soytarıları görülüyor. Bir takım mesuliyet mevkile­rinde «gaflet ve dalâlet içinde» hıyanete omuz vermekte beis görmeyen «büyük baş» 1ar görülüyor. Her an yaşadığı huzursuzluğu, sıkıntıyı mânâlandırmaktan âciz kalabalıklar görülüyor.”…

“Münevver, tem­bel, uyuşuk ve münevver haysiyetinin se­viyesi çok düşük... Maruz ve muhatap bu­lunduğumuz iç ve dış tehlikeleri, en baş­ta münevverimiz anlamak istemiyor ve­ya anlamak iktidarında değil. 1911'de Türkiye, Kuzey Afrika'yı kaybetti. 1912' de Balkanları kaybetti. 1918'de bütünüyle vatanımız işgal edildi. 1922'den beri kur­tarabildiğimiz son topraklar üzerindeyiz. Tarihte bir kere olanın bir daha olmaya­cağına, Türk milletine eski vatanlarını çok görenlerin, son topraklarda da gözü olmadığına dâir bir senedimiz yok. Aksi­ne bin delil var. Dünyanın başka yerle­rinde ve kapı bir komşularımızda cereyan eden hâdiselerin, Türkiye'de de tatbik mevkiine konulmaması için ne sebep var? Türkiye İran değil, Afganistan değil, şu­rası burası değil, denilebilir. Elbette de­ğildir, ama Türkiye için de Türkiye'ye mahsus bir senaryo hazırlamak ve vizyo­na sokmak imkânsız ve akıl dışı mıdır? Türkiye için neler tasavvur ettiklerini, Türk milletinin başına hangi çorapları örmeye çalıştıklarını, yazıp çizerek, yı­karak, öldürerek, yakarak her an açıkça ilân edenler şaka mı yapıyorlar?

Günümüz siyasetçileri ve aydınlarını da uyarması gereken ve bundan otuz yıl önce DEVLET’de yaptığın bu uyarıları, aynen tazeliğini korumuyor mu?

Endülüs’ün son padişahının durumuna düşmemeleri, “kıyamette uyanmamaları” için bizi yönetenleri, bugün de uyaralım.

“Temenni etmeyiz ama eğer bir gün hıyanet, son darbeyi indirip, nihaî zafere ulaşırsa; bu onların gücünün değil, bizim aczimizin, meskenetimizin, hamiyetsizliği­mizin, kansızlığımızın, gaflet ve dalâleti­mizin zaferi olacaktır! Evimiz başımıza yıkılıp, hâne-harâb olduktan sonraki piş­manlıkların, âh ü vahların faydası olma­yacaktır. Kıyamette uyanıştır o. Zama­nında erkek gibi, adam gibi davranma­yanların nasibi, sonunda eğer sağ kalmış­sa. Endülüs'ün son padişahı gibi oturup karılar gibi gözyaşı dökmek veya İran Şahı gibi kaçmaktır. Gafletin sonu hicran ve hüsrandır. Öyleyse?

Diyerek beyinlere kazınan soru işaretlerini koyuyordun. Bu çağrılarına kimileri “Kör olası Dünya’da evladüıyal (çoluk, çocuk) var! Düşüncesi ile yan çizerken Devlet’in Kasım 1978 Sayısı’nda “Bu Kervan Durmayacaktır” başlıklı yazın âdeta bir müneccimlik örneği idi:

 “On dört on beş ay kadar önce, ülkücü kadroları dağıtmayı, ülkücülere zulüm etmeyi başl­ıca ve hattâ yegâne iş sanarak icraata girişen nankör bir zavallıya ve bilâhare de onun efendilerine : «Çevrenizde ve salâhiyetiniz dâiresinde bir tek ülkücü bırakırsanız nâ­mertsiniz! Elinizden geleni ardınıza korsanız, aklınızdan geçen, gücünüz yeten en küçük bir kötülükten vazgeçerseniz yine nâmertsiniz! Türkiye'de ülkücüyü tüketmeyi, yok et­meyi hayal ediyorsanız, bunun için büyük bir kezzap kuyusu yaptırıp; her birimizi teker teker içine atmanız gerekir. Ülkücüleri başka türlü yok etmek imkânı yoktur.,Buna da ne sizin ne de :başkalarının gücü yeter!» demiş ve ilâve etmiştim : «Sonu hüsran olan yolunuzda başladığınız gibi devam ederseniz, pek kısa bir zaman sonra birilerinin kına yakacakları muhakkaktır, ama o noktada siz de bizimle birlikte ıstırap çekecek, âh vâh edeceksiniz! O gün gelince, bizden yine kötülük beklemeyiniz. Yine sizi himaye edeceğiz, kavgaya sizin adını­zı da devam edeceğiz!».”

Gerçekten de kehanette bulunduğun gibi oldu gelen 12 Eylül silindiri birilerine kına yaktırdı.

“Kaç zaman var ki vatanın bir bucağından öbürüne sadece şehitlerimizin cenaze törenleri için koşuyoruz. Bazen bir yere bir kaç defa git­mek talihsizliğine uğruyor, birçoğuna da yetişemiyoruz. Artık Türk milliyetçilerinin yaralı bağırlar, yaşlı gözler, paramparça yüreklerle bir birlerini tâbut altında ve arkasında, mezar başlarında görür olmaları, âdet hükmüne geçti.” Dediğin mücadele günlerinin parsalarını, her iki taraftan da toplayanlar oldu.

 Ülkücülüğün “Amentüsü” olabilecek şu sözlerin ibretle okunmalıdır:

“Kalıcı olan, fikirler, inançlar, ülkülerdir. Bu bakımdan ülkücüler, günübirlik iniş çıkışlar hangi seyri gösterirse göstersin, her de­virde ve her türlü şart içinde yalnız ülküleri­nin hizmetindedirler. Bütün yakınlıklarının, uzak durmalarının, buğz veya muhabbetleri­nin ölçüsü iman ve ülküleridir. Peşin bir hü­kümle veya bir takım hasis hesaplarla hangi güç ve iktidarın, hangi cazip imkânların sahi­bi olursa olsun herhangi bir şahsa veya gru­ba hizmetleri bahis konusu değildir. Ülkücü yalnız, ülküsünün ve ülküsüne hizmet eden­lerin emrinde ve hizmetindedir. Çıkarcılık ve yardakçılık, kuvvete râm olarak tabasbus, menfaat duygusuyla müdâhane, zorbalıktan çekinerek, müdârâ; ülkücülükle bir arada dü­şünülmeyecek şeylerdir. En hasbî bir dâvanın temsilcisi gibi ortaya çıkıp da korkudan ve hesâbîlikten dolayı düşmanına iltica eden, bununla da yetinmeyip sahip çıkar görün­düğü dâvanın gerçek şehit ve mücâhitleri­ne söven münafıkların, ülkücülerle birlikte mil­letimiz de ibret ve nefret gözüyle seyretmekte­dir. Bunlara bakarak bir takım tertip ve taz­yiklerle, gittikçe şiddeti artan zulümlerle ül­kücüleri de kendi kafalarına göre «yola geti­receklerini» umanlar varsa, fecî şekilde yanıl­maktadırlar. Ülkücü üç günlük dünya için kimseye baş eğmez. Sâdece Allah'a kulluk ve devletinin kanunlarına şuurla itaat eder.”

Ve şimdi senin yetişmelerinde büyük emeğinin geçtiği ülkücü öğretmenlerin yetiştirdiklerinden; kendine ülkücü sıfatını yakıştıranlardan, acaba kaçı senin ve benzerlerinin adını bilmektedirler? Bu kervana ne oldu; yolunu “Kırk Haramiler” mi kesti? Yoksa Anarşi ve Körlük” yazında belirttiğin sana Reha Oğuz Türkkan’ın anlattığı zenci-beyaz hikâyesindeki şatlar mı zuhur etti? Yoksa senin:

“Siyasetin de bir ev­liya oyunu olmadığı belli. Kaypak bir zeminde merhametsizce oynanıyor. Kazananlar ve kay­bedenler var. Kimsenin kaideye, centilmenli­ğe filân aldırdığı yok. Buna rağmen ve bunu bi­le bile, fazilet ehlini galip getirecek şartları temin etmek zorundayız. Türkiye, gevezelik ve ukalâlıkla değil, namuslu aksiyonla kurtulabilir. Bu aksiyonu yaratacak güç bulunmalıdır.” Tavsiyene mi uymadık?

        Armudu ham iken silkelemek

Acaba şu ikazından da ders çıkaracaklar olur mu?

«Devleti ebed-müddet»ten yola çıkarak «Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır.» derken en küçük bir tereddüt duymayanlar, maalesef bugün, bazı alâmetlere bakarak, ister istemez, «Acaba?» demektedirler.

Şahsî kanaatimce devletin kaderi açısından henüz nihâî safhada değiliz. Esasen görünen komünist stratejisi, akşamdan sabaha kat'î bir netice almak amacında değildir. Armudu ham iken silkelemek istememekte, fakat asgarî sü­rede olgunlaştırmak için Türkiye'yi daimî bir cehennem sıcağında tutmak için de elinden ge­leni esirgememektedir.

Şu anda nihâi bir hesaplaşma için Türk Ordusu, Türk milletinin ve devletinin en büyük teminatını teşkil etmektedir ve şâyân-i şükran­dır ki cemiyetin diğer müesseselerinde görülen bozulma ve çözülmelerden şimdilik masundur. Olup bitenler karşısındaki sükûtu ne gafletten, ne bîgâneliktendir; sadece meseleleri kabilse normal platformunda, tabiî mercilerinde ve kendi şartları içinde çözmek arzusundan ve son kozu olur olmaz heder etmemek hassasiyetindendir.

Ancak, yarın ne olur? Onu Allah bilir ve yarına, bugünkü teminattan da mahrum olarak çıkıp çıkmamanın mesuliyet ve vebali hepimi­zindir.”

Bugün ülkenin başına bela olan, ABD ve AB’nin kurulmasını isteyip, iktidara baskı yaptıkları Ortadoğu’nun ve bizim püsküllümüz olacak devlet ve onun, içimizdeki uzantıları konusunda “Allah’tan ümit kesilmez…” tavsiyene bizler de uyuyor; iktidarını sürdürme aşkına yabanlara her türlü tavizleri verenlerin de bir gün uyanacaklarını, aksi takdirde milletimizin uyanışına sebep olacaklarını, o da olmaz ise Allah’ın gazabına uğrayıp yerle bir olacaklarını düşünüp; ümidimizi muhafaza ediyoruz!

Her şarlatan bir mürşit

“Münevver haysiyetinin bu derece düşük ol­duğu bir vasatta, her şarlatan bir mürşit, her gözü kara haris, bir kurtarıcı muamelesi gö­rür. Adam, kitabı, istediği yerinden okuyor. Hem yüzünü, hem tersini söylüyor. Söylediği ile yaptığı ve yaşadığı, vaat ettiği ile gerçek­leştirdiği birbirine zıt. Adam, topluluğun sura­tına kelimeler fırlatıyor sâdece. Topluluk tas­vibe, tasdike müvekkel, alkışa memur, minnet arzına müsaadeli. Adamda gam yok, tasa yok; çünkü ne yaparsa yapsın umut olmuş bir kere, kurtarıcı olmuş. Her ciddî işin âcizi, her haki­katin yalancısı, her hakkın zâlimi ama «kul taifesinin» sihirbazı, ilâhı! Adam elbette gam yemez.

Gam benim ekmeğim. Kederi ben yutkunu­rum. Çile benim kaderimdir. Âciz olan benim dilim. Söyleyemem, işittiremem, anlatamam... Eski, yani asil ve köklü fakat günün aydın sosyetesinde itibarsız kelimelerle kem küm eden ben, evet, bugün âcizim. Çünkü hâlâ «kelâm»  kıdemine, kudsiyetine inanıyorum. Ağ