37. KURULTAY AÇIŞ KONUŞMASI

Mayıs 2008 - Yıl 97 - Sayı 249



 

Aziz misafirler, Sevgili Türk Ocaklılar, basınımızın değerli mensupları…

Dünyamız, bugün belki de insanlık tarihinin en karmaşık sürecini yaşıyor. Bir taraftan dünyanın bütün dengelerini alt üst eden doğal felaketler dünyayı kaplamış bulunuyor. Küresel ısınmayla, ozon tabakasının delinmesiyle başlayan bu felaketler zinciri şu anda küresel alanda hüküm süren genel kuraklık sonucu, tarım ürünlerinde yaşanan ve belki de yakın gelecekte kıtlığa dönüşebilecek sıkıntılarla devam ediyor. Yaşanan bu olumsuz şartlar, iklim değişiklikleri milyonlarca insanı ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu doğal şartların yanı sıra soğuk savaşın bitmesinden sonra çöken küresel dengeler henüz yerine oturmuş değil.  ABD’nin bu yüzyıla kendi damgasını vurmak, küresel planda egemenlik kurmak ve titizlikle hazırladığı stratejik vizyon bağlamında 21.yüzyılı  “Yeni Amerikan yüzyılı” yapmaya yönelik girişimleri özellikle son birkaç yıllık süreçte gerçekleşmeyeceğini gösterdi.

Amerika evet, Dünya’nın hâlâ en büyük ekonomisi, en büyük silahlı gücü dolayısıyla en büyük potansiyele sahip bulunan ülkesi ama onun gücü bile Dünya’ya hükmetmeye yetmiyor. İşte geldi Afganistan’da Taliban’ı ezemedi ve Taliban her an Amerika’yı bu bölgede geriletecek kadar etkili bir pozisyon bulabiliyor. Üstelik El Kaide’yi de yok edemedi. El Kaide, Irak başta olmak üzere hâlâ Amerika’nın belli başlı problemlerinden birisi...

Turuncu devrimlerle başlatılmış bulunan Amerikan sempatizanı yönetimler inşa etme projeleri de yürümedi ve tökezledi.

Amerika şu sıralarda stratejik bir yerleşim alanı olarak işgal ettiği Irak’ta derin bir çıkmazla karşı karşıya.  Kolay bir zafer kazanacağını ümit ederek geldiği Irak’ta, şimdi karşılaşğı problemleri nasıl halledip çekileceğinin hesaplarını yapıyor.

Ancak bir gerçeği işaret etmek durumundayız. ABD bu yüzyılı “Amerikan yüzyılı” yapma konusunda yönetimi elinde bulunduran neo-conların hazırladıkları projeleri uygulamadan çekmek niyetinde görünmüyor. Yani yönetim değişse bile Irak başta olmak üzere stratejik öneme sahip bulunan bölgelerde varlığını sürdürerek ve özellikle dünyanın tayin edici faktörü haline gelen petrol ve doğalgaz zenginliklerini Irak ve çevresinde kontrolü altında tutarak bu yüzyılda yeniden birinci devlet, hükmeden devlet konumunu sürdürmek istiyor.

Dolayısıyla 1991’den itibaren Türkiye’nin fiilî komşusu haline gelmiş bulunan Amerika ile daha uzun süre bu bölgede bir emrivaki komşuluğu yaşamak zorunda kalacağız. İlk ırak operasyonuyla birlikte Türkiye’nin başına açılmış bulanan dertler, siyasal, ekonomik ve sosyal problemler önümüzdeki süreçte de devam edecek.

Amerika’nın siyasal ve ekonomik egemenlik kurmaya yönelik girişimleri cevapsız kalmıyor. Bir taraftan petrol gelirlerinin altı misli artmasıyla Rusya, ekonomik durumunu düzeltti ve yeniden emperyal politikalar izleyebilecek konuma geldi. Çin ise yıllardan beri devam edip gelen hızlı ilerlemesi ve yükselmesiyle birlikte, şu anda dünya ekonomisini bir ölçüde kontrolüne alabilecek önemli bir merkez durumundadır. Ekonomide bu kadar güçlenen bir ülkenin, bunu siyasal hedefleri olan politikalara yansıtmaması imkânsızdır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, özellikle Orta Asya’daki ilişkilerimiz nedeniyle ciddi ve etkili bir Çin faktörüyle karşı karşıyayız.

Bunların yanı sıra Avrupalıların aslında Amerika ile ekonomik rekabetlerini sürdürebilmek amacıyla oluşturdukları birliğin yani Avrupa Birliği’nin küresel, ekonomik faktörlerden biri olduğunu vurgulamak durumundayız.  Türkiye AB ilişkileri nedeniyle bu gücün ülkemiz üzerindeki siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel baskılarını göz ardı edemeyiz.

Bu küresel tablo içerisinde Türkiye ne yazık ki kendi problemleriyle baş başa kalabilen bir ülke konumunda değil. Başka bir ifadeyle bizi kendi halimize, meselelerimizle baş başa bırakmıyorlar, böylece dışarıdan aktarılanlarla birlikte Türkiye’nin iç ve dış problemleri ağırlaşıyor, yoğunlaşıyor ve büyüyor.

 

        Etnomilliyetçi Bölücü Terör

 

Yaşadığımız bu ortamda ülkemizin çok çeşitli meselelerinin bulunduğunu hepimiz biliyoruz; ama bunların arasında öncelikler sıralaması açısından üçü çok büyük önem taşıyor. Türkiye’nin yakın geleceğini, huzurunu, bekasını, güvenliğini doğrudan ilgilendirecek bir anlam kazanıyor.

 Bunların başında PKK terörü ve bu teröre vücut veren etnomilliyetçi, bölücü hareket geliyor. Bu hareket aslında sadece Cumhuriyet döneminin değil Anadolu’daki bin yıllık tarihimizin de en büyük siyasal, sosyal ve kültürel problemidir. Neden? Çünkü biz Selçuklularla birlikte bu coğrafyayı vatanlaştırdığımız 11.yüzyıldan bu yana, iyi düzenlenen, kültürümüzü kâmil plânda yansıtan, toplumsal bir kabul ve destek gören istikrarlı ve sosyal nizam çerçevesinde Cumhuriyete kadar sürüp gelen ve yeni döneme aktarılan sosyal ve kültürel bir tarih yaşadık.  Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet birbirinin devamı olan uzun bir tarih sürecidir.  Bunların hepsinde ortak olan bir içtimai nizam var. Bu nizamın esası bu topraklarda yaşayan ve Müslüman olan bütün tebaanın Türk hakanlığı bünyesinde aynı hak ve yetkilerden eksiksiz faydalanması, aynı imkânlara sahip olması ve birlikte huzur içinde yaşamalarıdır. Dolayısıyla biz bu topraklarda bin yıl süresince çevredeki bütün olumsuz şartlara rağmen, herhangi bir huzursuzluk olmadan, toplumsal bir problem meydana gelmeden toplumsal huzur ve barış içerisinde yüzyıllarca bir arada yaşadık. Aynı kültür etrafında ihtilafsız bir araya geldik.

Türkiye’nin var olma ve yok olma noktasına geldiği Sakarya günlerinde, Ankara’yı bırakıp gidelim mi gitmeyelim mi diye tartışıldığı o gazi Mecliste, o birinci Mecliste, Tunceli’den gelen bir aşiret reisi olan Diyap Ağa’nın Mecliste yaptığı ilk ve son konuşmasındaki cümlesini, yüreğinden yükselen haykırışını, herkes yeniden ciddiyetle düşünmeli ve bunun ne anlama geldiğinin farkına varmalıdır. Diyap ağa demişti ki; “Efendiler biz buraya kaçmaya mı geldik? Yoksa kavga edip ölmeye mi geldik?

Sakarya boylarında dövüşüp ölmeyi göze alan Tuncelili bu aşiret reisinin o gün söyledikleri havada uçuşup toz halinde kaybolup gitti mi? Bunun bir kültürel ve siyasal birikimi ve o birikimi temsil eden bir aidiyet özelliği yok mu? Kısmi bir köken veya bir dil farklılığı ayrı bir millet olma anlamına gelir mi? Eğer öyle olsaydı bugün Birleşmiş Milletlerde 192 değil, 2000’den fazla devletin varlığının ortaya çıkması gerekirdi.

1984’te ilk terör olayları ortaya çıktığı zaman,  bunu sıradan bir asayiş problemi olarak algıladık. Olayın sosyal derinliğini fark edemedik. Konuyu Silahlı Kuvvetlere ve Güvenlik Güçlerine yani asayiş ve güvenliği korumakla yükümlü olan kurumlarımıza havale etmek suretiyle meselenin çözüme ulaşacağını varsaydık.

 Silahlı kuvvetler bunu hakkıyla başardı. Kendisine havale edilen bu yükümlülüğü 1984’ten başlayarak bugüne kadar şanla şerefle devam ettirdi. Silahlı Kuvvetlerimizin bu konuda elde ettiği sonuçlar aslında kendi alanında dünya askerlik literatürüne geçecek, akademilerde ders olarak okutulacak kadar müthiş bir başarıdır. “Başa çıkamazsınız, Amerika da zaten bunu Vietnam’da başaramamıştı” diyenlerin yüzlerinin kızarması gerekirken, hâlâ Silahlı Kuvvetlerimizin sağladığı üstünlüğün ne anlama geldiğini fark etmiyorlar. Bu mücadele hem Silahlı Kuvvetlerimize, Güvenlik Güçlerimize ve polisimize hem Türkiye Devletine, milletimize ağır bedellere mal oldu.  Maddi kayıplar bir tarafa 6 binden fazla fidan gibi evladımızı topraklarımıza şehit olarak sunduk. Binlerce gazimiz malul duruma girdi. Ben bu vesileyle vatan topraklarını 25 seneden beri cansiperane korumaya azmetmiş bulunan Silahlı Kuvvetlerimizi, en yüksek rütbesinden erine kadar bütün kademelerindeki mensuplarını bir kere daha hürmetle, minnetle, muhabbetle selamlıyorum; var olsunlar. Hizmet veren bütün görevlilerimizi, polislerimizi, güvenlik gücü mensuplarımızı, korucularımızı aynı duygularla selamlıyorum. Şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Gazilerimize sevgilerimizi, saygılarımızı sunuyorum.

Ne var ki Türkiye Devleti’ne karşı hıyanet odaklarının içerisinde yer aldıkları tescil edilen insanlara milletvekili sıfatı taşımış olmaları nedeniyle hepimizin vermiş olduğu paralardan hâlâ maaş ödeniyor. Bunlar üzücü gerçeklerdir; ama bir şeyi daha vurgulamak durumundayız. Terör hadisesinin bu noktaya gelmesinde ve Türkiye’nin birinci öncelikli konusu ve tarihî problemi olmasında sadece bu bölücü hareket yani etnomilliyetçi Kürtçülük ve onun terör örgütü değil, onlara verilen iç ve dış destekler önemli bir rol oynadı. Eğer Türkiye dışındaki güçler bu konuda en azından tarafsız kalmış olsaydı, inanıyorum ki Türkiye bu meselenin çözümünde çok daha ileri mesafeler almış olurdu. Öte yandan bu etnik fitnenin bu günkü konumuna gelmesinde 40 yıla yakın bir süreden beri Türkiye’deki Marksist ve Komünist çevreler kışkırtıcı, destekleyici bir rol oynadılar.

 1965’lerden sonra Marksist bir partinin “Türkiye halkları” diye ortaya attığı slogan,  sol çevreler arasında geniş ölçüde benimsendi. O günlerden başlayarak Marksist, Komünist ve Kürtçü hareketler arasında kurulan işbirliği günümüzde de en sıkı şekilde devam ediyor. Bunun somut örnekleri her gün çeşitli alanlarda sergileniyor. Son seçimlerde zikre bile değmeyecek kadar küçük bir taraftar kitlesi bulabilen bir Marksist partinin başkanı, bölgesindeki bölücülerin yoğun desteği ile milletvekili seçildi, Meclise sokuldu. Bölücülerle komünistler arasındaki işbirliği ve dayanışma her alanda devam ediyor, sivil toplum örgütlerine yansıyor. Geçenlerde bu çizgideki bir memur sendikasının başkanı, şöyle diyor: “Sosyal güvenlik yasası Meclisten geçtiği takdirde Türkiye halkları bunu yapanlardan hesap soracaktır” Halklar tabirinin bölücü anlamını bilen ve bilinçli şekilde ısrarla kullanan sol çevreler, ülkemizdeki bu etnik fitnenin ortaya çıkmasının en önemli desteklerinden birini sağlamış oluyorlar.

 

Saygıdeğer misafirler, aziz Türk Ocaklılar;

Bu konuda Batı’nın teröre bakış tarzı büyük önem taşıyor. Çünkü Batı teröre dürüst ve samimi bakmıyor, ikiyüzlü davranıyor. İslâm’la ilgilendirdiği terör olaylarını önemsiyor ve kabul ediyor; üzerine şiddetle gidiyor. Ancak etnik kökenli terör olaylarını doğrudan kendi siyasal ve stratejik çıkarlarına ilişkin bir çerçevede değerlendiriyor. Bakış tarzı böyle olunca Amerika Birleşik Devletleri’nin PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesi ve Türkiye ile ortak düşmanı sayması, bunlara karşı işbirliği yapıyoruz demesi altı boş sözlerden ibaret kalıyor. Eğer ABD samimiyetle istemiş ve arzu etmiş olsaydı PKK’nın bugün Kuzey Irak’taki varlığının sıfırlanması gerekirdi. Kimse kimseyi aldatmaya kalkmasın.

Neden böyle yapılıyor? Çünkü değerli dinleyenler, Amerika’nın bölgesel projeleri var. 1 Mart tezkeresinden sonra Kuzey Irak’taki Kürtleri kendisinin en güvenilir müttefiki olarak kabul etti ve onların siyasi varlığını tescil ettirmek konusunda hazırladığı projeleri yürürlüğe koydu. Bir başka ifadeyle Amerika Birleşik Devletleri ve onun stratejik müttefiki İsrail, ortaklaşa şekilde Kuzey Irak’ta bir devlet oluşturarak burada hem güvenliklerini sağlamak, hem de bölgesel ilişkilerinde dayanak oluşturmak, ekonomik çıkarlarına hizmet edeceğine inandıkları güvenli bir yandaş bulmak istiyorlar.

Konu bununla da sınırlı kalmıyor, esasen Türkiye’nin varlık ve güvenlik problemi burada düğümleniyor. Çünkü sadece Kuzey Irak ile sınırlı bir devletin yaşaması mümkün olmayacağından, bunun genişletilmesi İran’dan, Türkiye’den ve Suriye’den parçalar ilavesiyle denize açılabilen bir büyük Kürdistan’ın kurulması düşünülüyor.

 

Türkiye bu kritik konuda gerçekleri bilmek ve bir taraftan Amerika Birleşik Devletleri’yle fiili şekilde oluşan komşuluk ilişkilerini devam ettirirken diğer taraftan kendi millî çıkarlarını koruyacak tedbirleri özenle almak mecburiyetindedir.

Teröre ve teröristlere karşı ikiyüzlü davranış Avrupa Birliği tarafından da sergileniyor. Onlar da bir yandan PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu ifade ederken diğer yandan tam tersi tutumları sergilemekte sakınca görmüyorlar. Avrupa Adalet Divanı’nın son kararı bu açıdan sıradan bir usul meselesi değil, doğrudan bir zihniyetin yansımasıdır. Çünkü Avrupalılar bu olayı bölgedeki bir kitlenin kurtuluş hareketi şeklinde görüyorlar. Bu yüzden Türkiye’ye yönelik taleplerinde kültürel ve siyasal hakların verilmesi diye tekrarladıkları sözlerin arkasında aslında grup haklarının verilmesini sağlamak suretiyle, ülkemizde kimliğe dayalı bir siyasi hareket oluşturmak, bunların Türkiye Devleti ile masaya oturup siyasal pazarlık yapmalarını sağlamak niyeti açıkça ortaya çıkıyor. Sonuçta Türkiye iki kimlikli, iki gruba dayalı bir devlet oluşumuna doğru yönlendirilmek isteniyor.

Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerindeki bu yaklaşıma ilaveten bizim iç faktörlerimiz, konuyu algılama körlüğümüz, meseleye bakışta önemli yanlışlarımız var. Türkiye terör olaylarının ortaya çıktığı son 25 yıl içerisinde ülkeyi yönetenlerin, politikacıların popülist yaklaşımları sonucu problem gün be gün ağırlaştı. Ülke yönetiminin sorumluluğunu taşıyan insanların bu konuya ilişkin söylemlerinin, ifadelerinin büyük hassasiyet taşıdığını, yanlış söz ve tutumların kışkırtıcı etkiler doğurduğunu hesaba katmaları gerekir. Bazı Batılı çevreler maksatlı şekilde Türkiye’de bazen 46 bazen 48 etnik grubun olduğunu iddia ediyorlar. Hiçbir sosyolojik, tarihî ve kültürel gerçeğe dayanmayan bu safsatalar, ne hazindir ki ülkemizde bazı politikacılar tarafından önü arkası düş