Şehir ve Medeniyet

Kasım 2017 - Yıl 105 - Sayı 363



Kent ve kentlilik bireysel anlamda bilinç gerektirmektedir. Bu bilinç gerekliliği en güzel ve yalın biçimde Perikles’in (M.Ö.) bu pasajı ile ifade edilebilir. “İçimizde, evimiz ve kentimize duyduğumuz özeni birbirinden ayrılmaz duygular olarak taşırız. Kişiler ayrı çabalar içinde de olsalar, kent sorunları karşısında kimse umursamazlık edemez. Kent sorunlarına aldırmayan kişiye sessiz bir yurttaş değil, kötü bir yurttaş denir. Kentimizi ilgilendiren konulara bizler karar verir ya da bu konuda en doğruyu bizler düşünürüz. Çünkü eylemden önce girişilecek sözlü tartışmalar zararlı sonuç vermez, ama bu tür görüşmeler yapılmadan girişilen işler, olumsuz sonuçlar doğurabilir.” 

İnsanlık tarihi boyunca kent ticaret, sanayi, kültür, özgürlük ve uygarlık gibi yaşamsal önem taşıyan gelişmelerin mekânı olmuştur. Kent, insanlar arası ilişkilerin fiziksel mekâna yansımasında önemli bir boyut taşımaktadır. Kent ve kentleşme olgusunun gelişmesi her ülkenin sosyo-kültürel ve ekonomik şartlarına bağlı olarak farklılıklar gösterse de kent insanın davranış ve düşüncelerine tesir eden sosyal bir düzeni ifade eder. Bu sosyal düzen içerisinde yerleşiklik bilincinin inşası, kentteki gelişmelerin kentli birey ve kentsel topluluktan ayrı tutulamayacağının anlaşılması açısından önemli bir yer tutmaktadır.

Kentin insanlık tarihinin hangi döneminde ve hangi süreçlerin sonunda ortaya çıktığına ilişkin teoriler çok ve çeşitlidir. Önce kentsel yerleşmelerin ortaya çıktığını ardından kentte oturanların tüketim taleplerini karşılamak üzere tarımsal üretim birimleri olarak kırsal yerleşmelerin kurulduğunu iddia eden teorilerin yanı sıra tarım devrimi, tohum ıslahı ve karasabanın icadı ile kırsal yerleşmelerde başlayan tarımsal üretimdeki üretim fazlasının sevk ve idaresinin organizasyon mekânı olarak kentsel yerleşmeleri doğurduğunu ileri süren teoriler bu yelpazeyi genişletmektedir. Hatta kentin başlangıçta insanların dinsel amaçlarla bir araya gelmek için gittikleri geçici törensel toplanma yerleri olarak ortaya çıktığına yönelik teoriler de önemli arkeolojik buluntularla desteklenmektedir. Kentin kökenine ilişkin bu tartışmalar süredursun, üzerinde neredeyse mutabık olunan kent-uygarlık ilişkisi ve özellikle sanayi devriminden sonra insanoğlunun tarihin hiçbir döneminde rastlanmayan bir hızla kentleşmekte olduğu gerçeği, dikkatlerimizin uygarlığın yeniden üretildiği mekân olarak kente yönelmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Gerçekten Platon’dan Farabi’ye, Thomas More’dan İbn-i Haldun’a, Howard’dan günümüze ister Doğu ister Batı medeniyetinin temsilcileri olsun, daha iyi bir dünya tasavvuruna teşebbüs edenlerin başlangıç noktası “kent” olmuştur.

Kentsel mekâna dair olan; “başkası” ile uyum içinde bir düzen kurulması, iş bölümü ve uzmanlaşmanın yarattığı sinerji ile ortaya çıkan enerjinin üretim etkinliğini artırması, ortak bir kent hukuku oluşturulması gibi etkinlikler kent tarihinin aydınlık yüzüne karşılık geliyorken; tahakküm, iktidar mücadeleleri, savaşlar, toplumsal bölünme, sosyal dışlanma ve aşırı uzmanlaşma gibi etkinlikler de bu tarihin karanlık yüzüne aittir. Kentin bu iki yüzü neolitik kentte de Antik Yunan kent devletlerinde de Roma kentinde de modern kentte de yer almaktadır. Kentin kurucu öğesi ya da kentte, egemenin mekândaki somut tezahürü, ister tapınak ve kale olsun ister geniş meydanlar, fabrikalar ya da “uygarlığın ihtişamına işaret eden” gökdelenler olsun kent bu iki yüzü ile insanlığın önünde durmaktadır. Kentin aydınlık yüzüne ait çekicilikler insanoğlunu kırdan kente yönelmesine neden olurken kentin karanlık yüzü ise kentsel mekândaki çelişkilerin kronikleşmesine neden olmaktadır. Bu kronik sorunlar özellikle günümüz toplumlarında daha da belirginleşmeye başlayan toplumsal bölünme ve sosyal dışlanma olarak ortaya çıkmaktadır. Toplumsal eşitsizliklerin hukuki olarak kurumsallaştığı dönemlerde her sosyal tabakanın kendi “semtinde” ikamet etmesi şeklinde ortaya çıkan mekânsal bölünme, günümüzde farklı bir şekilde ancak aynen devam etmektedir. Her ne kadar hukuk önünde tüm insanların mutlak eşitliği en temel insan hakkı olsa da kentsel mekânın kullanımında gerek ikamet edilen semtlerin mukimlerinin belirlenmesi ve gerekse kamusal alanın kullanımında sosyal tabakalar arasındaki toplumsal bölünmenin kronikliği günümüz kentlerinin en önemli sorunlarının başında gelmektedir. Zira bu bölünmüşlüğün yeni “yabancı”lar ve “öteki”ler yaratma potansiyeli, kentlilerin bir arada ve uyum içinde yaşayabilme erdemine sahip olması yönündeki belirgin aydınlık yüzünü tehdit etmektedir.

Sanayileşme ile başlayan kentleşme sürecinin bugün ulaştığı noktaya gelmesi Batı toplumlarında yaklaşık iki yüz yılı aşan bir dönemde gerçekleşmiştir. Türk toplumu ise bu süreci yoğun olarak 1950’li yıllardan sonra yaşamaya başlamış ve kentleşme düzeyi günümüzde oransal olarak Batı toplumları ile aynı seviyeye ulaşmıştır. Batı’nın iki yüzyılı aşkın bir sürede yaşadığı deneyimin Türk toplumunda yarım yüzyıllık bir döneme sıkışmış olmasının birçok sorunu içerme potansiyeline sahip olduğu açıktır. Günümüz kentlerinde görülen başta trafik olmak üzere sosyal ve teknik altyapı sorunları, sosyal dışlanma, korunaklı sitelerin yaygınlaşmasının yarattığı toplumsal bölünme, kentlileşememe, sağlıksız kentleşme, çarpık kentleşme, gecekondulaşma, gettolaşma, kentin doğal ve tarihi dokusunun zarar görmesi vb. gibi sorunlar sadece Türk kentlerinde yaşanmamakla birlikte kentleşmesini yarım yüzyıla sıkıştırmış bir toplum olarak Türk kentlerinde –özellikle de metropollerinde- varlığını daha belirgin hissettirmektedir. Sorun alanlarının büyüklüğü ve derinliğinin kentli bireylere yönelttiği çok sayıda uyarıcıdan dolayı da ortaya çıkan olumsuz etkiler daha çok hissedilirken uyarıcıların çokluğu kentli bireyleri Simmel’in ifadesi ile bezginleştirmekte/tepkisizleştirmektedir.

Bu bağlamda entelektüel çabaların kente dair sorunlarla ilgilenmesi, bu sorunlar için çözüm önerileri geliştirmesi gerek kent bilimcilerin ve gerekse sosyologların hem akademik hem de etik sorumluluğuna işaret etmektedir. Bu gerçeklikten hareketle Türk Yurdu dergisinin bu sayısında kent  olgusunu farklı boyutları ile bir dosya konusu olarak ele almaya çalıştık.

Kent ve medeniyet ilişkisi bilim insanlarının en önemli inceleme nesnelerinden birisi olmuştur. Dosya sayımızın ilk yazısında Doç. Dr. Aygün AKYOL, İslam filozoflarından İbn Haldun’un asabiyyet ve umran kavramlarını merkeze alarak kent ve medeniyet ilişkisini, medeniyetin teşekkül ve zevalini değerlendirmektedir. İbn-i Haldun’da şehrin kurucu unsuru, üretim ve tüketiminin dengelenmesinin yanı sıra eğitim ve öğretim imkânlarının varlığı/çokluğu ve erişilebilirliği olarak görülmektedir. “Bu iki husus merkeze alınarak şehir ve medeniyet kavramlarının iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Şehir, sanatlarda uzmanlaşmanın sağlandığı yerdir. Ancak her şehir, ilim ve sanatları elde etme bakımından eşit seviyede değildir. İbn Haldun’un kastettiği şehir esasında bir “medeniyet bilinci” olarak ifade edilebilir.  Burada şehirden kasıt, insan yığınlarının bir arada yaşadığı nüfus kalabalığından ziyade, bilgi ve değer üretiminin hâkim olduğu kültür ortamlarıdır. Bu kültür ve medeniyetin sağlanması ve geliştirilmesi noktasında en önemli yerlerden birisi de eğitim öğretim kurumları ve sağladığı imkânlardır. İbn Haldun’a göre, bazı yerleşim birimlerini şehir olarak ifade ediyor olsak da içinde tarih ve medeniyet bilinci ve bunun sonucu olan ilimler ve sanatlar yerleşmediği zaman bizlerin buraları “medeni” ya da “umran”a ulaşmış yerler olarak nitelememiz de mümkün olmamaktadır. Eğitim ve öğretim hayatının canlılığını koruduğu ve katkı sağladığı yerler, hem ilmi hem de kültürel anlamda hareketlilik sağlayacağından eğitim ve öğretim şehir ve medeniyet için kurucu bir unsurdur”. Akyol’un kentin ortadan kalkması sürecine ilişkin İbn-i Haldun’a atfen ortaya koyduğu şu değerlendirme konumuz açısından son derece önlemlidir: “Şehrin ömrü kısa olup siyasal hâkimiyet ortadan kalktığında şehrin imarı durur, yıkılmaya yüz tutar ve gitgide harap olur. Görüldüğü üzere asabiyyet duygusuyla kurulan şehir ve medeniyet, yine asabiyyet duygusunun ortadan kalkmasıyla ortadan kalkar. Bu nedenle toplumu bir arada tutan temel değerler, şehirleri ve ülkeleri de bir arada tutan temel değerlerdir. Bunlar üzerinde yapılan tahribat, toplum ve devlet üzerinde yapılan bir tahribat olarak değerlendirilmelidir”.

 

“Şehir ve Felsefe -Kimlik, Şehir ve Medeniyet İlişkisi Üzerine Bir Deneme” isimli yazıda Prof. Dr. Mevlüt UYANIK kent ve medeniyet ilişkisine kent ve felsefe ilişkisi penceresinden bakmaktadır. Uyanık’ın “Şehir tasavvurumuzu medeniyet tasavvurumuz dışında anlamak mümkün değildir” tespiti kentin sadece kentlilerle var ve anlamlı olduğu çıkarımını da temellendirmektedir. Çünkü “şehir nedir?” şeklindeki sorunun cevaplandırılmasında kentin sahip olduğu maddi imkânlar, içinde bulunduğu coğrafi konum, iklim şartları gibi unsurların yanı sıra kültürün ve medeniyetin oluşmasına zemin hazırlar. Bu açıdan kültür, bir şehri koruyup kollayan, gelişimini doğrudan belirleyen özelliği ifade eder. İşte bu nedenle felsefe şehir ilişkisinde hem sanat, din ve siyasette bir zenginleşme ortaya çıkar hem de felsefe bütün bu alanlar üzerine bir düşünme etkinliği olarak kendini şehirde ortaya koyar. Bu açıdan “felsefe şehrin çocuğudur.” denilebilir. Çünkü kültürün kendini ifade ettiği en iyi yer olan şehir, felsefenin de doğup şekillenmesine zemin oluşturmuştur. Bu nedenle şehir üzerine düşünmek, şehir ile felsefe ilişkisini ortaya koymak demektir.”

Yrd. Doç. Dr. Alper Mumyakmaz’ın “Kent, Özgürlük ve Kapitalizm” isimli yazısı ise dosya konumuza farklı bir bakış açısı kazandırma iddiasındadır. Havasının insanı özgür kıldığı bir yerleşme olarak “Batı Kentinin” Orta Çağ Kenti ile başlayan gelişim sürecini kapitalizmin gelişimi ile ilişkilendirerek özetleyen Mumyakmaz’ın şu tespiti, üzerinde muhakeme edilmesi gereken bir noktaya işaret etmektedir. “Sanayi Devrimi ile birlikte daha da güç kazanan ve bugün için hâkimiyetini yaşanan krizlere rağmen devam ettiren kapitalizmin siyasi, sosyal, kültürel, tarihi ve iktisadi yönleriyle geldiği noktada tüm bunların mekânı olan Batı Avrupa ve kentleri karşısında bu gelişmeleri yaşamayan/yaşayamayan Batı dışı toplumlarının pozisyonu ve kapitalizmle ilişkilerinin boyutları ve içselleştirilişi ise daha da çok anlamlandırılmaya ve tartışılmaya muhtaçtır”

Kentin medeniyet üretme potansiyeli, kentleşme sürecini yaşayan toplumlarda mevcut kültürün değişim yönünü de etkilemiştir. Kente dair ya da kente has kültürel “değerler”, kentleşme sürecine daha geç giren toplumlar açısından, küreselleşme ve modernleşmenin de etkisi ile Batı kentleşmesinin kurumları ve değerlerinin ithalini de içerecek şekilde değişmesi sonucunu doğurmuştur. Bu değişim sürecinin yeni kentsel mekânlar, kültür ve kentliler bağlamında ortaya koyduğu sonuçları “Türkiye’de Kültürel Değişme Kentleşme ve Kentlileşme” isimli yazısında Yrd. Doç. Dr. Kamil ŞAHİN ele almaktadır.

Doç. Dr. Hasan YAYLI “Küresel Dünyada Kentlerin Yeni Rolü ve Küresel Kent Üzerine Bir Not “ başlıklı yazısı ile dosya sayımıza katkı sağlamaktadır. Küreselleşme ile ortaya çıkan küresel kültürün kentsel mekânı ve dolayısı ile kent kültürünü benzeştirme potansiyelini ortaya koyan YAYLI, modern kentin kurucu unsuru hâline gelen hizmet sektörü merkezinde gelişen yeni kentsel mekânların “gökdelenler” ortak paydasında benzeşmekte olduğunu ifade etmektedir. Hızlı kentleşme ile kentlere yönelen göç, kentsel toprak taleplerinin karşılanamaması neticesinde yatay büyüme yerine dikey büyüme/çok katlı yapılaşma esasına dayanan bir mekân kullanımı tercihi ortaya çıkarmaktadır. Kentsel toprak (arsa) arzında yaşanan kıtlığın konut fiyatları üzerinde yarattığı baskı da konut birimlerinin daha küçük ölçülerde imal edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Türk toplumu için sadece barınma ihtiyacının karşılandığı mekân olmanın çok ötesinde, sosyalleşme, bireyin kendisini yeniden üretim mekânı olma işlevine sahip olan konut, 1+1, 2+1 gibi daha küçük üniteler olarak imal edilmeye başlayınca bu küçük konutların içindeki yaşam biçiminin de aynı oranda küçültülmesi gerekmiştir. Bu da “mesken”in kullanımına dair geleneksel kültürü dönüştüren önemli bir etken olarak ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan kentsel mekânda yaşayan kentliler arasında var olan sosyal, siyasi, ekonomik vb. farklılıkların yarattığı çelişkiler, kentsel mekânda önemli bir toplumsal bölünmeye de neden olmakta/olabilmektedir. Kentli orta tabaka, “ötekiler”in olumsuz dışsallıklarından kendilerini korumak için! korunaklı siteler inşa etmeye başlamışlardır. Bu korunaklı siteler büyük çoğunluğu kent yoksullarından oluşan “ötekiler” için önemli bir sorun olan sosyal dışlanmayı doğurmakta/derinleştirerek kronikleştirmektedir. Bu durum kentte yaşayanlar arasındaki ortak kentlilik bilincinin üretilmesi, kente aidiyet duygusunun (hemşehri hukukunun) geliştirilmesinin önündeki en önemli engeldir. Bu noktada ortaya koyulabilecek en temel çözüm önerisi ise kadim geleneğimizin en önemli toplumsal birimi olan mahallelerin yeniden inşası olabilir. Zira Türk kent geleneğinde mahalle bir idari birim olmaktan daha çok bir komşuluk birimi olarak tanımlanır.  Mahallenin kentleşme sürecinin yarattığı yeni formlara ayak uyduramayıp “semt”e dönüşmesi ile toplumsal dayanışma ve bir arada yaşama kültürünün pratiği olma işlevi kaybolmuş ve mahallenin yerine ikame edilen bu yeni form toplumsal bölünmenin mekânı hâline gelmiştir.

Şehir ve medeniyet ilişkisinin farklı boyutları ile ele alındığı dosya sayısının düşünce dünyamıza olumlu katkılar sağlayacağını umuyor, sayının tekâmül etmesinde emeği geçen başta yazıların müellifleri olmak üzere tüm Türk Yurdu çalışanlarına teşekkürlerimi sunuyorum.