Bireyden Topluma

Kasım 2017 - Yıl 105 - Sayı 363



        İnsan birey olarak doğar. Bireyselliğini toplumsallaştırarak büyür. Yetişkin olmak bir toplumun üyesi olmak ve bunun bilincinde olmak demektir. İnsanlar toplumsal sorumluluk ve yükümlülüklerini üstlendikleri zaman yetişkin sayılır ve hesaba katılırlar. Yetişkin yükümlülüklerini üstlen(e)meyen kişilere toplumlar “çocuk” muamelesi yaparlar. Onlardan bir şey beklememeyi tercih ederler (veya öğrenirler).

        İnsanın toplumsallaşmasının dört hâli olduğu söylenebilir. Birinci hâl onun doğduğu anda edindiği birey hâlidir. Kişi dünyaya geldiği andan itibaren toplum onu kendisinin bir üyesi sayar. Hatta bir süre daha ileriye, doğumdan önceki zamana kadar geri götürülebilir. Yani çocuk varlığı tespit edildiği andan itibaren toplumun bir parçası olarak kabul edilir. Bunun en açık göstergesi de kürtajdır. Çocuğun varlığı bilindiği andan itibaren toplum onu bir birey olarak kabul eder ve kürtajı yasaklar. Toplumsal kurumlar henüz kendi haklarını savunacak durumda olmayan bebeğin yaşama hakkını savunur.

        Kadının bedeninin kime ait olduğu sorunu bu noktada ortaya çıkar. Kuşkusuz herkes kendi bedeninin sahibidir ve onun üzerinde tasarruf sahibidir. Kadınlar da bedenlerinin sahibidirler. Ancak bebeğin varlığı tespit edildiği andan itibaren kadın bedeni üzerindeki tasarrufunu toplumla paylaşır hâle gelir. Toplum bebeği koruyabilmek için kadın bedeni üzerinde tasarrufta bulunur. İstenmeyen hamilelik veya tecavüz sonrası hamile kalma durumlarında toplum bebeğin bir sorumluluğu olmadığı ve (ölüm cezası ile) cezalandırılamayacağı için kürtaja izin vermez. Kürtaja hangi hâllerde izin verilebileceği toplum adına doktorlar tarafından belirlenir.

        Kişinin birey hâli bireyin olgunlaşması ile birey tarafından üstlenilir. Kişi “ben” demeye başladığı zaman artık topluma karşı bireylik iddiasında bulunmaya başlamış demektir. Buradaki karşı kelimesi olumsuz anlamda (topluma muhalif olarak) değil, olumlu anlamdadır (toplumun önünde). Bu bağlamda Japoncada kullanılan “ben” teriminin toplumdan bana düşen pay”  anlamına geldiği hatırlanabilir. “Ben” demeye başlayan kişi toplumdan payını istemeye başlamış demektir.

        Kişinin toplumsallaşmasının ikinci hâli yığın halidir. Yığının temel özelliği bir arada bulunmaktır. Yığın belli bir mekânda bulunan bireylerden oluşur. Söz gelimi Kızılay’da bulunan insanlar yığındır, çünkü sadece bir aradadırlar. Yığın hâlinde insanlar birbirlerini algılar, ama gerekmedikçe tepki vermezler. Kızılay’da bulunan insanlar birbirlerini algılarlar, birbirlerine çarpmamaya çalışırlar, birbirlerini engellememeye çalışırlar, ama birbirleriyle bunun ötesinde bir etkileşimde bulunmazlar. Onlara birey olarak değil, yığının bir parçası olarak davranırlar.

        Yığınlar insanları fiziksel olarak bir araya getirirler, ama onlar topluluk sayılırlar, ama toplum sayılmazlar. Yığın hâlinde kaldıkları sürece onlar topluluktan öteye geçemezler. Bir arada oluşları sadece fizikseldir. Hatta sanal olarak bir araya gelen kişilerin yığın oluşturup oluşturmadıkları insanların zihinlerinde açıklığa kavuşmamıştır. Söz gelimi internette bir internet sitesini kullanan kişiler henüz bir yığın sayılmamaktadır. Bunun nedeni birbirlerini algılamıyor oluşlarıdır. Onlar birbirlerinin varlığından bile haberdar değillerdir. Ancak gelecekte birbirlerinden haberdar olabildikleri ortamlar üretildiğinde (bazı simülasyon oyunları bunu sağlayabilmektedir) onlar da yığın olarak kabul edilebilirler. Bazı sosyal paylaşım siteleri yığın oluşturma çabası içindedirler. Bunu da arkadaşınızın arkadaşını vb. size göstererek yapmaktadır. Size zaman zaman önerilerde bulunan siteler sizi yığın hâline sokmaya çalışıyordur. Bunu başardıklarında diğer aşamalara doğru yönlendireceklerdir. Yani yığın olmak fiziksel olduğu kadar sanal bir birlikteliği de içerebilir, temel şart kişilerin birbirlerinin varlığından haberdar olmaları, birbirlerini algılamalarıdır.

        Toplumun genel özelliği bireylerin kendilerini o topluma ait hissetmeleridir. Bu aidiyet hissi bireylere amaç birliği verir. Toplum belli bir amacı (bu amaç asgari hâliyle kendi varlığını sürdürmek ve kendini korumaktır) olan bireyler topluluğudur. Amaç birliği topluluğu grup hâline getirir. Grup hâlindeki bireyler bir amacı gerçekleştirme hedefine doğru yönelmişler demektir. Bu amacın bütün üyelerce farkında olunması ve benimsenmesi şarttır. Söz gelimi Kızılay’dan Sıhhiye’ye doğru yürüyen kişiler normal şartlarda belli bir amaca yönelik eylemlerde bulunuyorlardır, ama bunun farkında olunmadığı ve bu grubun parçası olduğunun benimsenmediği durumlarda onlar hâlâ yığındır. Ancak aynı kişiler bir durumu protesto etmek için yürüdüklerinde grubun bir parçası olmayı benimsemiş olurlar ve grup hâline gelirler.

        İnsanın doğal hâli grup hâlidir. İnsan bir grubun bir parçası olduğunu hissetmek ister. Hatta büyük bir grup (toplum) içinde bunu hissedemezlerse küçük ve marjinal gruplara yönelirler. Tarikatların ve örgütlerin sağladığı en büyük kazanç budur. Büyük toplumda kendilerine yer bulamayan (ve adam yerine konulduklarını hissedemeyen) kişiler bunu sağlamayı vaat eden küçük gruplara yönelirler. Özellikle Türk toplumunda hemşericiliğin ve hatta şehirlerde hemşeri derneklerinin varlığının ve yaygınlığının nedeni budur. Avrupa ve Amerika’da, sözgelimi “Kopenhag Bergenliler Derneği” diye bir dernek yoktur. Ama “Beşiktaşlılar Derneği” vardır. Veya İstanbul’da haritada yerini bulamayacağınız köy isimleri ile dernekler vardır. Bu durum şehirlerde kendinin yer bulamadığını düşünen kişilerin bir aidiyet duygusu yoluyla varlıklarının onaylanma ihtiyacından kaynaklanır. Bir anlamda büyük toplumun bu kişilere yönelik uyum tedbirlerini almamış olmasının bir sonucudur.